"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hüseyin Akın’ın ‘Yan Tesir’i

 

    Geçtiğimiz günlerde, son beş yıldır çeşitli dergilerde yayımladığınız şiirlerinizden oluşan “Yan Tesir” adlı kitabınızı Şule Yayınlarından çıkardınız. Kitabınızın adı oldukça dikkat çekici. Doğrusunu söylemek gerekirse etkileyici kitap isimleri bulmakta oldukça mahirsiniz. Kitabınızı büyük bir zevkle okudum. Hem de prospektüsüne bakmadan. Okurken yan etkisi ile ilgilenmedim. Beni ilgilendiren daha çok direk olarak etkisiydi. Sorum şu: neden direk etkisine değil de yan etkisine vurgu yapma gereği duydunuz ve neden “etki” değil de “tesir”?

Şiir insana direkt olarak sirayet etmez. Şayet doğrudan insana etki eden bir şey olmuş olsaydı şiir, insan hayata adapte olamazdı. Yeryüzünde sarhoş gibi yürür ve rüyada imiş gibi sersem bir şekilde dolaşır dururdu. İnsanı hayat karşısında duyarlı kılan şiirin dolaylı etkisi, yani yan tesiridir. Etki ile tesir aynı dozajda ve yakınlıkta şeyler değildir. Etkilenen insan etkilendiği şey yüzünden bir şeyler yapıp eder. Geçici bir süre için etkilendiği şeyin alanına girmiş olur. Hâlbuki tesir sımsıkı sarıp sarmalayan bir şeydir. Şiirin insana yan tesiri geçici bir esaret durumudur. Büsbütün derinlikli bir durumdur.
Kitabınız iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, ‘Hüseyni Şiirler”, ikinci bölüm ise “Türkçe Sözlü Hafif Şiir” adını taşıyor. Her iki bölümde de (yani kitabınızın bütününde) not bırakıyorsunuz aslında dünyanın şikayet kutusuna. Ama bir taraftan da dünya bir plastik top, onunla oynuyorsunuz. İnsan, bir hal üzerine değildir elbet. Bu durum şair için bir çıkmaz mı? Bundan dolayı mı şiir yazıyorsunuz? Hayatla uzaktan akraba olmak dediğiniz nedir?
Hayatı ve dünyayı daha net görebilmek için ona geriye doğru açılarak bakmak lazımdır. İnsan bir şeyin içerisinde iken onu göremez. Zira içerisine dahil olduğu şeyin bir parçası haline gelmiştir. Dünyanın insanlık halleri ile insanın dünya halleri benim şiirimin yoğunluklu konularıdır. Konu derken tematik bir şeyden bahsetmiyorum elbette. Ekmekten de sudan da, kadın da bahsetsem aslında diyeceğim dünyaya ve hayata dair bir şey söylemektir. Dünyanın şikayet kutusuna not bırakıyorum her şiirle. Umutla yaşamak için bu şart. Zaten umudu olmayanın şiiri de yoktur. Orada kapı altında bir ışık huzmesi sızıyor ve siz onu görüyorsanız hayatı yaşamak için hâlâ yeterli bir gerekçeniz var demektir.

    Hüseyin Akın benim için daima söylenmesi gerekeni söyleyen ama bunu söylerken kör göze parmak şeklinde söylemeyen, buzlu camın ardından gösteren hatta işaret eden bir şairdir. Bu kitabınız da bu yönüyle oldukça başarılı bence. Sosyal meselelere değinirken şiiriyet kurban edilmiyor. “Gece Nöbetinde Bir Oğulun Babasına Söylediğidir” şiiri buna iyi bir örnek. Ama bu kitapta bir şiirinizde “Süper(sin)” şiirinde bütün sözcüklerin “sin” harfiyle başladığını özellikle göstermişsiniz gibi geldi bana. Şiirin isminde bir kelime oyunu yapıyorsunuz ki bu tip oyunlar sizin şiirinize çok yakışıyor. Hem muhatabınızın süper olduğunu söylüyor hem de şiirin “s” harfi üzerine kurulduğunu belirtmiş oluyorsunuz. Hatta bir de Arapça “sin” harfini de başlığa eklemeyi unutmuyorsunuz. Deneysel bir şiir olmuş ve güzel de bir şiir… “Kripto” şiirinizde de aynı şeyi “k” ünsüzü ile denemişsiniz. Ama bu şiirde yaptığınız şeyi ifşa etmemişsiniz. Bu kitabınızda gördüğüm tek kusur mu yoksa bir şeyleri gözden mi kaçırıyorum? Örneğin sin harfini Arapça yazılışı ile koyarak eski yazıya gönderme mi yapıyorsunuz?

Sesin söze etkisini denemek istedim bu şiirlerle. Sesin şiirde insana fısıldadığı çok derin anlamlar olabiliyor. ‘Önce söz vardı’ doğrudur; ama sözden önce de ses vardı kanımca. Ben şiirde şarkı söylemeyi seviyorum. Kimi zaman saz çalmayı, ney üflemeyi deniyorum şiirde. Yeni ile eskiyi buluşturma, uzlaştırma ve de barıştırma çabası mı desek buna, bilmiyorum. Şiir yazarken kelimelerin dizelerdeki yerlerinden memnun olması gerekiyor. Eğer sözcükler bulundukları yerden memnun iseler şiir kendi ağırlığını rahatça taşıyor. Bahsettiğiniz şiirler de böyle bir serüvene sahip.
Hüseyin Akın şiiri tok sesli bir şiir değil. Bağırmıyor, ima ediyor; küfretmiyor, iğneliyor gibi. İçe dönük bir şiir, zarif, dokunaklı. Bazen tok sesli bir söyleyişle karşılaştığımızda hemen arkasındaki mısra, sesin tonunu düşürüyor ve ince bir söyleyişe eviriyor şiiri. “Ne ulufe isterim ne kervandan ganimet/ Allah’ın pastasından yalnızca bir tek dilim” mısralarını örnek olarak gösterebilirim. İlk mısra yüksek bir sese sahip ama ikinci mısra dingin bir dervişin sükûnetini barındırıyor adeta. Bu dizeler aynı zamanda politik bir tavrı da ortaya koymakta. Ve genellikle politik şiirler gür seslidir. Ama siz anlamı daha da derinleştirirken söyleme bir huzur katıyorsunuz. Niye? Ve bunu nasıl başarıyorsunuz?

    Karakterim nasılsa şiirim de odur. Zira şiirimde sadece kendim varım. Onun için ‘Hüseynî Şiirler’ dedim. Şiirde yalan söylemeyi sevmem. Ne isem o’yum. İstesem yüksekçe bir yere çıkar bas bas bağırırım. Ama bunu yaptığım zaman yazdıklarım benim şiirlerim olmaz. Ölüm baskın duygudur bende. Bütün cümlelerin son kelimesi gibi. Bana haddimi bildirir hep. Bu yüzden susmak yerine konuşur, bağırmak yerine söylerim. Şiir şairin mizacı ile şekillenir, fakat mizaç şiire baskın gelmemelidir. O zaman marazi bir metin ortaya çıkar.

Kitabınız genel anlamda ilgi uyandırdı. Bu güzel. Ama “Sevgili babacığım ne çok şiir yazmadın/ Uyanmasın acılar, düşler ürkmesin diye/ Ben ki hayattan düştüm kime çektimse böyle/ Gelmeseydim dünyaya o kadar kırılmazdım/ Bu yüzden seviyorum her şeyi ölesiye.” mısraları oldukça ilgi topladı. Herkes kendinden bir şeyler bulmuş olmalı. Siz neye bağlıyorsunuz bu ilgiyi?
Herkesin babası birbirinin aynısı ve herkesin babasının ortak yönü, şiir yazmamak. Benim babam ilkokuldan beri başkasının babası liseden ya da üniversiteden beri şiir yazmıyordur. Biz yazalım diye şiir yazmadı babalarımız. Her birinin şiir gibi bir hayat serüveni olmasına rağmen bu hayatın ameleliğini yaptılar. Kelimelere mesafeli durup, söz orucu tuttular. Benim şiirlerim ince sızılar gibidir. Hem çalışır işinizi yaparsınız hem de bir yandan bu acıya katlanırsınız. Çalışırken unutulabilecek acılardır bunlar. Ne zaman dinlenmeye çekilir, kendinizle baş başa kalırsınız, sızılar sizi kendisiyle ilgilenmeye zorlar. Tek derdiniz o olur. Acılarımız hâlâ birbirleriyle kardeş. Bu yüzden aynı dizelerden vuruluyoruz. Hep aynı yerden vuruyorlar bizleri.

    Verili dile başkaldırıdır şiir. Bu tavrı sizin şiirlerinizde çok belirgin olarak görüyoruz. Bu, bir şair için büyük bir başarıdır bence. Verili dile isyan etmek, hayata alışamamak dediğiniz tavır ile ilgili olmalı ne dersiniz? Hayattan çok bir şey de beklemiyor gibisiniz ama bir taraftan da alışamıyorsunuz bir türlü. Siz şairlerin derdi ne Allah aşkına? (Bak, aşk ile bitirdim son sorumu; hem Allah hem aşk ile. Başka nasıl olabilir ki zaten? / aşk olsun.)

Sen de bir şairsin, önce bu soruyu kendine sor ve sonra beni sükûtunla anla. Günlük dil yetersizdir. Alışveriş yapmaya, sokak ortasında karşılaştığımız bir ahbabımızla laflaşmaya yarar. Oysa insanın derin dertleri hiç söze konu etmediklerinde gizlidir. Bu birbirine girmiş sözcükleri içimizden çekip çıkarır ve onları anlam dünyasına katarak ilk kez söylenmiş ifadelere dönüştürürüz. Hayata alışanın şiiri olmaz. Çünkü her şey olağan ve sıradandır, şaşırıp hayret edecek bir durum yoktur. Şairin derdi, herkesin derdidir. Fakat insanların çoğu oyuna, işe ve uykuya dalıp derdini unutmuştur. Şair insanlara bu derdi hatırlatmak için uğraşır. Şairin işi yoktur, uykusu dağılmıştır, oyundan çıkmıştır. Bu sebepten herkesin üzerinden zıplayarak geçtiği şeyleri kendisine mesele yapar. Gördüklerinden çok fazla şeyler olduğunu fark eder eşya, nesne, ses ve yansımaların. Elma elma olmaktan çok daha fazla elmadır. Gökyüzü gördüğümüz kadar değildir. Daha fazlası vardır gökyüzünün, bu sadece şairlere görünür. Hayattan ne bekliyorum? Bizi bekletmesin ve bizden aldıklarını geri versin. Bizi kendisine şiir yazmak zorunda bırakmasın. Şarkıya, türküye, şiire, öyküye mecbur etmesin. Asıl olanın şiir yazmamak olduğunu biliyorum. Şiire ihtiyaç hissettirmeyen bir hayata kavuşma arzusu taşıyorum. Düzyazı yaşamayı kastetmiyorum elbette. Sessizliğin gramerini kavramaktan bahsediyorum. Hayatla bir alıp veremediğim yok; tam tersi, verip alamadığım var. Mesele budur.

    Birnokta olarak bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz Hüseyin Bey.

 

Latest posts by Sıddık Ertaş (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.