"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hiç

Etrafındakiler şöyle dursun ailesini dahi gözü görmüyordu. Güzel eşi, bakılmaya doyulamayan evlatları… Kendini işine vermişti Ali Bey. İşinden başkası onun için kocaman bir hiçti. Ayak bağı olmamalıydı kendisine hiçbir şey ve de hiç kimse.

Ali Bey az zamanda çok iş yapması, çok yol kat etmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu münasebetle gecesini gündüzüne katıp çalıştı. İyi de kazandı. Küçük bir mahalle dükkânında başlayan esnaflık serüveni fabrikatörlük ile zirveye erişti. Çıkılacak dağ, aşılacak yol kalmadı. Dalgalar dindi, fırtınalar kesildi.

Hiçbir şeyden mutlu olamayan Ali Bey’in içini kemiren kazanma hırsının vermiş olduğu huzursuzluk onu oradan oraya sürükledi. Gezdi, dolaştı; yedi, içti… Yine de yüzü gülmedi.

Yeni arayışlar içine girdi. Baktığı hiçbir yerde kayda değer bir şeylere rastlamadı. Kendisini karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir yol bulamadı. Ne aradığını da bilmiyordu aslında. Sadece arıyordu işte.

Bu hal içinde dolaşırken yolu küçük ve mütevazı bir mahalle parkına düştü. Öylece etrafına bakındığı sırada parkta oturan kendi halinde bir aile gözüne ilişti. Her ne kadar sıradan görünseler de onlarda kendinde eksik olan bir şeyler sezdi. Daha dikkatli baktıkça da bundan emin oldu.

Çok varlıklı bir aile gibi görünmeseler de etrafa hissettirdikleri farklı bir huzur vardı sanki. Bir kenardan daha dikkatli izleme ihtiyacı duydu. Baba, elinde kitabı çocuklara doğru bir şeyler okurken çocuklar ise büyük bir ilgiyle onu dinliyorlardı. Annenin duruşu ise anlatılanları onaylar cinstendi. Bu durum Ali Bey’i ziyadesiyle etkiledi. Ailesiyle böyle bir ânı hiç paylaşmadığını iç burukluğuyla fark etti.

Ali Bey, aklının bir kenarına yerleşen bu sahnenin etkisiyle yol üstündeki bir kitapçıda buldu kendini. Etraf rengârenk kitaplarla doluydu. Alışık olmadığı bir koku… Ne esrarengiz bir kokudur o ki kimisi ona hiç yaklaşmaz, kimisi ise onu asla bırakamaz. Öyle efsunlu, öyle farklı…

Kitapları sevmezdi oysa Ali Bey. Farklı bir dünyaydı burası. Her konuda binlerce kitap, dergi… Bilim, tarih, gezi, deneme, hikâye, roman…

Gösterişli, albenisi yüksek bir dükkân… Hemen her ayrıntı ustalıkla düşünülmüş görünüyordu. Arayan aradığını bulmadan çıkmıyor ve hatta hiçbir şey aramayan dahi bir şeyler bulup alıyordu. Yaşlı, genç hemen her yaştan kitapsever büyük bir dikkatle raflar arasında dolaşıyordu.

Ali Bey de kalabalığa uydu, dolaşmaya başladı. Kitapları karıştırdı zaman zaman. Bir yerde durdu sonra. Bir kitap çekti dikkatini. Aldı eline, çevirdi sayfaları. Şimdiye kadar hiç duymadığı ifadelerle doluydu satırlar… Kasaya yöneldi. Fiyatını sordu, ödemeyi yapıp kitapçı dükkânından ayrıldı. Çocukça bir heyecanla evin yolunu tuttu.

Kapıyı hanımı açtı. Uzun zamandır ilk defa eşine tebessümle baktı. Çocukların yanına uğradı sonra. Birer öpücük kondurdu yanaklarına. Oturma odasında her zamanki yerine oturdu. Televizyonu açmadı bu sefer, kitabı açtı…

“Hiç” başlığı atılan bölüm dikkatini çekmişti kitapçıda, ilkin oradan başladı okumaya.

“Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Kalburu da samanı da bilmeyen bir neslimiz var artık. Hiç olmaya adayız bu halimizle.

Gelecek tasavvurumuz var mı? O da yok.‘Kökü mazide ola ati’ değiliz yani ki… Bunu yapmak için çalışıyor muyuz? Maalesef hayır. İşte yeni bir hiç daha…

Eğitim, kültür, sanat, edebiyat, bilim, sanayi, ekonomi, ticaret… Ve hepsini birden kapsayan ilahi nizam… Hiçlikten kurtulmak için bin bir çeşit yol… Bu yolda yürüyecek var mı? O da yok. Hep hazırı tüketiyoruz. Yeni bir şeyler üretebiliyor muyuz? Hayır?

Bu kadar hayırdan da kocaman bir hiç çıkar.

İlk insandan son insana, yaratılıştan ölüme, bebeklikten ihtiyarlığa her şey belli bir nizam ile halk edilmiştir. Ve her vaka hakikatin birer yansımasıdır.

Dünya kocaman bir han, yaratılanlar misafir. Gün akşamlı, ömür bitimli… Gelen gider, konan göçer… Güzel günler çabuk biter, hüzün her daim bâki kalır. Gönül yaralı, gözler ıslak…

Saçlara düşen aklar, nasırlaşan eller, tutmayan dizler, feri sönen gözler… Yavaş yavaş yaklaşan acı hakikatin ayak sesleri… Hiç olma ihtimali…

Dünyanın bir hiçten ibaret olduğunun o kadar çok kanıtı var ki. Mezarlıklarlıklar mesela. Her ne kadar şehir merkezlerinden dışarılara taşınsalar da hakikat aynı… Ölülerden dirilere ilahi mesaj: “Her nefis ölümü tadacaktır.” Toprağın altındakilere ibret nazarıyla bakılırsa hiçliğin sırrına erilir aslında. Ama bakan nerede? Gören kim?”

Âdem’e yasak meyveyi yediren güç hiç boş durur mu sandınız. Sağdan, soldan; önden, arkadan… Bir de bakmışsınız esiri olmuşsunuz. Yazık.
Ruh ölürse beden ne işe yarar ki! Ruhumuzu yeniden diriltmemiz lazım. Derinden bir ‘Bismillah!’ gerek. Ruh ve bedeni barıştırmak şart… Aynı vücudun içinde iki düşman kime, ne fayda sağlar?

‘Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayanlar’, ‘oyun ve eğlenceye dalanlar’, ‘mal ve evlat biriktirme yarışı’na girenler, ‘iyiliği emredip kötülükten nehyetmeyenler’, ‘salih amel’i unutanlar…

Ey insan, gel ömrünü bir hiç uğruna heba etme. Hakk’ı gör, hakikate dön ki hiç olmaktan kurtulabilesin.’

‘Akıl etmez misiniz?’, ‘Düşünmez misiniz?’

‘Nereye bu gidiş?’

Cümleler beynine bir balyoz gibi iniyordu. Neden sonra okumayı bıraktı. Zira kelimelerin bütün acımasızlığı üstündeydi. Ve hakikat ki dost acı söylerdi.

Ne olduysa oldu kitabı bir kenara fırlattı sonra. Her şeyin bir hiçten ibaret olduğunu ilk defa fark ediyor gibiydi. Başını iki elinin arasına alıp bütün okuduklarını düşünmeye başladı. İçinden gelen bir ses satırlardaki ifadeleri devam ettiriyordu sanki.

Ey Zavallı Ali Bey!

Hayat böyle bir şeydi işte. Şunun şurasında üç günlük ömür… Ne zaman nihayete ereceği bilinmez. Bugün varsın yarın yoksun. ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret’ mevzusunda hep birinci kısmı ciddiye alır, ikinci kısmı ise hiç umursamazsın.

Uğraşır, didinir, emek harcar zamanını verirsin boş şeylere… Hepsi de bir hiçten öteye geçmez aslında. Mühim şeyleri ise ertelersin hep. Bu durum bir ömür boyu aynı minval üzere sürer gider. Bir de bakmışsın olan olmuş, giden gitmiş.

Peşine koşmakla yetişilmez, ah edip inlemekte geri dönülmez. Beş para etmez elinde kalanlar. Heba olmuştur onca güzel vakitler.

Eyvah, vah, ah…

Güneşler doğar, aylar parlar, yıldızlar göz kırpar… Dereler, ırmaklar, denizler hiç durmadan akar sonsuzluğa doğru…

Ekinler başak verir tarlalarda, yamaçlarda çiçekler açar… Güller kokar, yemişler olgunlaşır.

Ziller çalar çocuklar evlerinin yolunu tutar, yalnız kalır okullar, sınıflar sessiz…

Çaylar semaverde demlenir, muhabbetler koyu.

Şiirler okunur, türküler söylenir uzun kış gecelerinde. Hafızlar Kur’an-ı Kerim okur camilerde, minarelerden ezan sesleri yükselir. Çocuklar oyuna dalar akşamları. Anneler yemek yapar, babalar yorgun döner evlere. Dedeler hüzünlü, ninelerin gözü yaşlı…

Ve sen toprak damlı evlerde büyüyen adam… Dünün Ali Efendi’si bugünün Ali Bey’i. Hiç fark etmiyorsundur bu güzellikleri artık. Zavallısındır aslında… Hiçlik çukuruna düşmüş bir zavallı… Zavallı Ali!

Öyle daraldı, öyle daraldı ki anında bir hiç olup dünyayı terk edeceğinden korktu. Nefesi tıkandı, gözleri irileşti. Kapıyı açtı, sokağa fırladı hızla. Merakla peşinden gelen eşi seslendi, “Bu saatte nereye beyim?”

Sesinin çıkmayacağını sanıyordu ya nasıl çıktığına o da inanamadı. Ancak nefes alabilmişti ki sedece “Hiç!” diyebildi. Gecenin alaca karanlığında kayboldu.

Latest posts by İbrahim Kaya (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.