"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kazak

İlkbaharın ilk demleriydi. Urfa’da havalar sıcak geçtiğinden, kış pek yaşanmazdı. Soğuk, kar, fırtına yaşanmaz. Nadiren on-on beş yılda bir bazen yoklarmış.

Ali ve Şeyhmus ayrılmaz ikili olmuştular. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Adeta ayrılma ikizlerdi. Nadiren tek görünürlerdi, çarşıda pazarda. O günde yine ikisi birbirine takılmış, Urfa caddelerini arşınlıyorlardı. Çarşıda seyyar satıcıda kazaklara takıldılar. Ellediler yokladılar, evirip çevirip iyice incelediler.

Zaten ikilinin en çok yaptığı işlerden biriydi mağaza vitrinlerini incelemek. Bazen incelemekle yetinmeyip harareti tartışmaya da tutuşurlardı. Şeyhmus’un elinin içiyle burnuna aşağıdan yukarıya bir hareketi vardı ki artık herkesin ezberindeydi. Konuşmaya başlamadan önce mutlaka bu hareketi yapardı. Tartışmaya başlayacağı da yine bu hareketinden anlaşılırdı. Hele hemen hemen her gün uğradıkları Filiz çayevindeki gazeteleri didikler, köşe yazılarını sonuna kadar okur, yorumlardı. Her tartışmada ve konuşma aralarında esinlediği yazılardan pasajlar sunardı.

Kazak üzerinde de gerekli yorumları yapmıştı. Ali’den de olur alınca kazağı satın almıştı.

Günler birbirini kovalaya dursun Ali ile Şeyhmus’un yolu bir hafta sonra yine aynı seyyar satıcıya düşer.

Şeyhmus, seyyar satıcıya üzerindeki kazağı göstererek:

– Bu kazağı geçen hafta senden almıştım
– Evet, hatırladım.

– Bu kazak bana büyük geldi, bir beden küçüğü ile değişebilir misin?

Şeyhmus’un bu teklifi karşısında şaşkına dönen seyyar satıcı, Şeyhmus ve Ali’yi iyice süzdükten sonra:

– Tabi abi, neden olmasın.

Şeyhmus seyyar satıcının bu cevabı üzerine, hemen davranır. Kazağı oracıkta soymaya kalkışır. Şeymus’un kafasında şimşekler çakmaya başlar. Umutlanır. Böyle anlayışlı bir satıcıyla karşılaştığı için ayrıca keyiflenir. Hem ne olmuştu ki sadece bir hafta giymişti kazağı. Yenisi ile değiştirir. Hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ederdi. Vitrinlere bakmaya devam edecek, belki Filiz Çayevi’ne tekrar uğra bir çay içerlerdi. Biraz laflar, gazeteleri okur sonra eve giderlerdi. Vizeleri vardı, ders çalışması lazımdı.

Zaman akmaz olmuştu. Karanlık dünyanın dönmeyen yüzü karabataklıkta yeni bir avın peşindeydi. Ahtapotvari kollarını avına doğru açmıştı. Yakaladı yakalayacak. Kararsızlık çukurunda debelenen avın kurtulmak için çabaladığı çaba görmeye değerdi. Kör talih hiç yüzüne gülmemişti. Neden gülsündü ki!.. Ne yapmıştı bugüne kadar kurtulmak için. Kimlere başvurmuştu kimlerle konuşmuştu konuyu. İçindeki sıkıntıyı paylaşabilmiş miydi?

Devingendi zaman her haneyi yoklayışında bir şeyler alıp götürmüştü hep. Hiçbir zaman bir şey getirmemişti. Heybenin ağır tarafı hep gitti zamana denk gelirdi. Kader miydi? Kadere kötü düşünceleri yüklemek ne kadar doğru olabilirdi ki!..

Hayaller ile gerçekler arasında gelgitleri yaşadığı o demde seyyar satıcının hiddetli sözleriyle kendine gelir Şeyhmus:

– Siz dalga mı geçiyorsunuz. Hatta istersen biraz daha giy, öyle getir, değiştireyim.

Şeyhmus, durumun vahametini anlar. Seyyar satıcının kendisi ile dalga geçtiğini idrak eder ve o da hiddetlenir.

– Ne olmuş yani, bu kazağı senden almadık mı? Değiştirsen ne olur sanki?

– Nasıl ne olur? Bir haftadır giyiyorsun. Daha ne olsun.

– Biz öğrenciyiz, yardımcı olsan ne olacak sanki?
– Nerelisin?
– Diyarbakır

– Zaten, Diyarbakırlıların hepsi komünist fikirlidirler. Sen de onlardan birisin. Ne beklenir sizden!

“Ne demek Diyarbakırlıların hepsi komünist, kaç tanesini tanıyorsun ki”, diyen Şeyhmus çok kızmıştı. Nerdeyse oracıkta adamın boğazına sarılacaktı. Seyyar satıcı kazak konusunda haklıydı. Konuyu başka yöne çekerek kendisini haksız duruma düşürmüştü.

Ali kalın çerçeveli ve bir o kadarda kalın camlı gözlüğünün altından seyyar satıcıyı tarttı. Ekti biçti. Şeyhmus’a baktı. Olayı kafasında bitirmek istediği yüz haline yansıyan görüntüsünden az çok anlaşılabiliyordu. Ali aynı zamanda Urfalıydı da. İki arada bir derede kalmıştı. Seyyar satıcı haklıydı. Arkadaşı haksız.

Dumanlı dağlar arasında köşesine çekilmiş bir ruh hali vardı üstünde. Sakindi. Bir o kadar da vakar. Ağırlığı ağırlığına katıldığında hiçte
küçümsenecek gibi değildi. Yuvarlandıkça büyürdü kartopu. “Durağan olanda hayır gelmez” denirdi. “Hareketlilikte bereket olduğu” hep
söylenirdi. Bir de “İki günü bir olanın hüsranda olduğu” gerçeği vardı karşımızda. Hep aynı yeknesak düzlemde cereyan eden olayların insan
hayatına katacağı bir şeyin olmadığı kesin. Çiğ köfte yoğurmaya benzemiyordu an itibari ile yaşadıkları. Kısmetine düşen cevizi evire
çevire incelemesi de. Hele fıstık torbalarından avuç avuç fıstık araklamaya hiç benzemiyordu. Ne yapılmalıydı bu durumda. Durup seyretmek
mi lazımdı. Yoksa arayı bulmak mı?

Mecburen araya girerek, ikiliyi ayırdı. Şeyhmus’un koluna girerek onu oradan uzaklaştırdı.

Latest posts by Bedran Yoldaş (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.