"Enter"a basıp içeriğe geçin

Adı Dostluk Olan Aşk Olan Bir Destan: Fethi Gemuhluoğlu

Bayram ikindisinde Üsküdar kıyılarından karşıya, gerilerden efsunkâr bakışlarıyla bakan Eyüp’e, manevi yoğunluğu başında halelenmiş Fatih’e, ihtişamlı Süleymaniye’ye, bir tarihi tek başına imleyebilecek yeterlilikteki Topkapı Sarayı’na, muhtedi Ayasofya’ya, zerafet timsali Sultanahmet’e bakıyorum.

 

Bu zenginliğin albenisi içimi titretirken, oturduğum yerdeki insanların bayram neşesi, her yaştan insanın coşkulu birlikteliği ve rengarenk görünümleri de içimdeki kabarmayı artırıyor. Hüzünlü ama aynı zamanda sevinçli, kimi durumlardan dolayı umutsuz ama aynı zamanda “İnsan varsa umut vardır” diyerek, umutlu bir hal ile geçmiş ve şimdi harman oluyor içimde. Cıvıl cıvıl yüzlerdeki gülücükler, güneşin kapalı havalardan sonra gelmesine karşılık veriyor gibiler. Sanki güneş de katılıyor bayram şenliğine. Sımsıcak bir insan sevgisi buğusu yükselirken, birden aklıma “insancığım” deyişiyle Nuri Pakdil geliyor ve hemeninde onunla bir Fethi Gemuhluoğlu tulu’ ediyor.

 

İnsanı savunan, insanı umutla onaran bu iki isimden ikincisi, aynı zamanda birincisinin ruh mimarlarındandır. Birincinin kapısından girmiştim ilk gençliğimde ikincinin sarayına. “Girmiştim” demek bir iddia ama deyiverdim işte. Bu iddia manasına gelebilecek sözü dua olarak kabul etsin Sahib. Fethi Gemuhluoğlu’nun dostlarından birisinin dediği gibi “La ilahe illallah demek, iddia değil duadır, senden başka tanrım olmasın demektir.” Bu da böyle ama geçelim biz bunları da, bir şehre varalım.

 

“Çalabım bir şar yaratmış iki cihan aresinde / Bakıcak didar görünür ol şârın kenâresinde” diyor Hacı Bayram Veli. Bu cihan arasında yaratılan insandır, der irfan ehli. İnsan ise kemale erdiğinde ilahi hilafete müstahak ve layık olur. Peygamberler seçilmişlikleri ile bu menzilin sahibidir. Peygamberlerin Peygamberi ise hepsinin kökü ve kaynağıdır. Ve salt anlamda “rahmet olsun” diye gönderilmiştir. O peygamberlerin imamının rahmetinin yansıması olarak da tarihin her döneminde veliler gelmiş ve insanı “adam” etme ameliyesi içinde bulunmuşlardır. Vâris-i sırr-ı nebi olanlar, rahmeti insanlığın tüm katmanlarına ulaştırmışlar ve insanlık yeryüzünde hayatını sürdürebileceği fiziki ve ruhsal sermayeye, güce ve ilahi desteğe sahip olmuştur. Bu insan-ı kamillerin olgun kişiliklerin çevresinde yetişen, onlarla aynı ruh iklimini olabildiğince soluyup onların salt insanlara değil bitkiye, hayvana, nesneye sevgiyle bakışlarının talimini yaşayanlar merkezden çevreye yayılan mutluluk ağacı dalları gibi dal budak salmışlardır. Yeryüzünün varoluş, varediliş amacı olan insanın hakikatinin bilincinde olarak “Hakk’ın ayali olan halka hizmet”le sıfatlanmışlar, katı ve küt köşeleriyle insanı yaralayan ve “bizatihi” zor olan hayatın akışını yumuşatmışlardır. Yeryüzünün her tarafında böylesi insan örnekleri vardır. Her kültür dip kodları ile böylesi insanları içerisinden çıkarma istidadına sahiptir. Çünkü kökeni, “mutlak bir hakikati”ne dayanmaktadır. Mistik insanlardır bunlar, ruh penceresini açma ya da aralama çabasındadırlar. Bunların Muhammedî olanları ise mistik olanı daha da ileri taşıyarak, hayatın somut yönlerine de nüfuz ederek kâmil olmanın kemalini göstermiş ve yaşamışlardır. Diğerlerindeki nakısa ise dayandıklarını söyledikleri kaynakların dayandığı kaynağı görememelerinden kaynaklanmaktadır ki uzun ve ayrı bir konu. Evet, Yaratıcı, insanlara yeryüzünde gerekli olan hayatî gereksinimlerini lutfederken en hayati olanı yani doğru yaşama biçim ve üslubunu da peygamberler ve onların varisleri yoluyla lutfetmiştir. Bu karanlıkta yol gösterici ışık olan insanlar çölleşmeye yüz tutmuş insanlığımızı vahalarla süslemişler, hayata saf sevgiden “yaratandan ötürü” bu sevginin hacmini sonsuz, sınırsız kılan bir sevme iradesinden bakarak “yaşanılası” kılma çabalarını sürdüregelmişlerdir.

 

İşte Fethi Gemuhluoğlu da böylesi bir ruh ikliminin, kaba inancın da, inkarın da kavrayamayacağı bir bilgelik çağlayanının içinde yetişmiş ve çağımızda (ve bize ne mutlu ki ülkemizde) kendisinin elinden tutabileceğimiz bir düşünce ve duyarlık imgesi olmuştur. Bu topraklara duyduğu som sevda ve her şeyi ve her hali kuşatan insan sevgisiyle bir başına bir mektep olarak “iki cihan aresinde” yine Hacı Bayram Veli’nin nutuklarıyla “Kasdım budur şehre varam / Faryâd ü figan koparam” ifadesine hakkıyla uygun olarak feryad koparmıştır. Bu feryad, gittikçe yalnızlaşan, kuruyan, nesneleşen, “sıksanız bir damla gözyaşı bile çıkmaz” hale gelen insana, kendi özünü gösteren bir işaret fişeği olmuştur. Göçeli kırk yıl bitmiş olmasına rağmen Yunus Emre’nin “Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası” diye tanımladığı bir tazeliği sürdürmüştür. Ne bilim adamı, ne sanatkâr, ne mütefekkir, ne siyasî bir kişilik olmamasına rağmen hepsinin maverasında ve hepsi olarak hakikati icmali olarak beyan etmiş ve günümüze de ilham kaynağı olmayı sürdürmektedir. “Dostluk üzerine” başlıklı konuşması bu çağa, çağın insanına ve bu ülkeye özlü bir yol haritası olmayı sürdürmektedir. Ne ki, bu açıldıkça açılan ve idrak düzeyinin artmasına başat olarak idrak ettireceği şeyler artan ana metin ve hatta manifesto yeteri denli anlaşılamamıştır.

 

Bireyi “Ağlamayan gözün baktığından hayır gelmez” diye iç aygıtlarını bakıma çağıran, toplumu “evliya tarlası” dediği Anadolu toprağına dikkat kesilip “yetmişbin evliyanın dölü” diye niteleyerek köklerine yöneltme çabası içinde olan, “Tarihe dost değiliz” diye de uyarıp tarihimizdeki mevcudun geleceğimizin mevcudiyeti için önemini belirten ve anlamını berkiten Fethi Gemuhluoğlu; çağın ideolojik açmazlarının kökenini irdelerken de “Toprakta malikiyet olmaz” diyerek, mülkiyet meselesine dair esas ittihaz edilebilecek bir vurgu yapmış, yine emperyal niyetlere ve saldırganlığa karşı da Asya’da, Afrika’da gerçekleşen özgürlük çabalarını gönlü ve kalemiyle desteklemiştir. Karşılaştığı Nuri Pakdil’e “Bugün Ortadoğu nasıl?” diye sorması da bu kalemdendir. Mazlum milletlerin acılarını içselleştirirken hiç şaşmayan ve hiçbir şeyi kaçırmayan dikkati, yerel olanı da kapsama alanı içinde tutmuştur. Kıbrıs meselesi onun için bir sevdadır. Aynı zamanda ülkedeki “eyyamperestler” de nazarlarından dışarıda değildir. “Toprak kısırlaştı, küstü mü dersiniz? Mübarek toprak çürüdü ve ufalandı da onu yeniden pişirmek mi lazım dersiniz? Kan ve alınteri mi ister? Kurban mı dersiniz? Yoksa sahipsiz mi kaldık? Kabirler boşaldı mı? Hakk’ın ve halkın dostları bir uzak sefere mi çıktılar? Aklı erenleri, aklı yetenleri, tecrübeli aksakallıları da alarak bizi bıraktılar mı dersiniz?” Böylesi bir umut ve hal sorgulaması yaparken akabinde “Gelecek bir mübarek vakte hazır olunuz” diyerek umudun bayrağını yükseltir, bu bayrağın direği ise hiç kuşku yok ki emektir ve “hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir.” Yüce ilkesi ortadadır.

 

Bir yandan toplumsal konularda medeniyetimizin kök doğrularından hareketle doğruları dile getirirken, diğer yandan iyinin ve güzelin yol alması için en etkin eylem alanlarına, daha doğrusu edebiyata ve sanata dikkat çeker. “Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa” der. Buna inancından dolayı da ulaşabildiği sanatçıları yüreklendirir, onlara yol açar. Sanatçıdan zuhur edenin özgürlüğü yeni bir tecelli olarak algıladığı için heyecanlandırır onu. Bir bakıma yazılanları bir dua gibi görür. Sanat en yalın haliyle insanla hakikat arasında bir köprü oluşturmaktadır. Bu yönüyle de hakikate dayalı medeniyetimizin dirilişinde hayati öneme haizdir. Sanatsal üretimlerde de umudu baş köşeye oturtur ve zaten sıkboğaz edilmiş ve darda kalmış insanın önünün açılabilmesi için “Güneşin batışını değil, doğuşunu yazın” diye önerilerde bulunur sanatçı dostlarına. Bu öneriler ya da doğrusu yönlendirip eğitmeler yetkin bir sanat irdeleyicisi kişiliğini ortaya çıkarır. Klasik metinler dilinde dolaşırken modern anlayış ve akımlara da yabancı değildir. Bahattin Karakoç’a gönderdiği bir mektupta, şairler için baş köşede ilke olarak tutulması gereken şu sözleri yazar: “Şiirinizi çok emziriniz. Bizim oralarda erkek çocukları, çağaları çok emzirir cins, soylu ve iyi döllü analar.”

 

Dinî düşünce ve algılayış için de özgün alanlar açar. “Her şey söylenmiştir. Kur’an-ı Mecid’de söylenmiştir, Kelam-ı Kadim’de söylenmiştir. Peygamber-i Ekber, hadis-i şeriflerde söylemişlerdir; tefhim edilmiştir, teklimi Peygamber-i Ekber’dendir: tefhimi ilahîdir, teklimi de ilahîdir; tefhimi Rabb’dandır, teklimi Peygamber-i Ekber’dendir, Levlake sırrının mazharındandır.” Bu mesele uzmanlarına düşer ama ortada din anlayışının esasa taalluk eden yalın gerçeğine dair net bir saptayımdır. Ve sorunu “fikre dost olmamak” olarak ortaya koyar, eğer fikre dost olunsa ve tenkid ile vakit geçirileceğine tebliğe yönelinse o zaman işin doğasına uygun ya da özüne sadık kalınmış olacaktır. Anadolu insanının mayasını oluşturan “Muhammedî muhabbet”i kendisinde bir alâmet-i farika olarak taşıdığı gibi doğal olarak da dinî anlayışta esas olarak kabul eder. Ve ana konusu insan olan Fethi Gemuhluoğlu’nun mümin tanımı da çağdaş insanın kafa ve gönül karışıklığına ışık tutarak yol açar: “Mümin kişi sevinmenin ve yerinmenin ötesindedir. Mümin kişi sevinmez ve yerinmez. Çünkü gerçekçidir. Sarih Kur’an-ı Kerim, Kur’an-ı Mecid, Kelam-ı Hakiki. Mümin kişi zan üzere değildir.” Böyle söyler o unutulmaz konuşmasında. İnsanın iç düzenini kurmasının aşikâr şifrelerini koyar ortaya.

 

Kendisine hasımlık ve düşmanlık besleyenlere dua etmekten geri kalmayan bu yüce gönüllü, bu kimilerinin “Türkiye’nin muhtarı”, kimilerinin “çağdaş bir alperen”, kimilerinin “kendini gizleyen bir velî” dediği kişi kendini vakfettiği topluma hizmette Hakk’a ibadet neşvesi duyar tüm ömrünce. İstisnasız tanıyan herkese mutlaka bir şeyler veren ve “Çeşme ahlâkı ile ahlâklanınız” diyen “vakıf çeşme” kişiliğin bir de manevî yönü var ki, o da ehlince anlaşılabilecek bir yön. “Dostluk üzerine” konuşmasında tasavvufun en girift meselelerini öylesine bir nizam içinde hem söyleyip hem de verdiği “es”lerle söylemeyerek izah eder ki, bu sahanın araştırmacıları için dinamik ve yetkin bir metin olma vasfını haizdir.

 

Nuri Pakdil “Bağlanma” adlı eserini ona adamış, onu yazmıştır. Büyük ruh mimarlarınca yetiştirilerek insanlığa armağan olarak “feryâd ü figan” göreviyle görevlendirilen Gemuhluoğlu, bu “bağlanma”nın içinde alıntılanan cümleleriyle bir umut sütunu dikmektedir. Pakdil’in tanımlamasıyla bu “Fizik ötesi bilinci sunucusu” insanı irdeliyor, her bir şeyde insan sıcaklığı arıyordu. Basit kategorilendirmelerden uzak, küçük ayrılıklara itibar etmeden, “İri olalım, diri olalım, bir olalım” ilkesinden hareketle birliğin beraberliğin türküsünü söylüyordu. Bu birliği ve diriliği ise “İnsan sevgisi, Peygamber sevgisiyle başlar” diyerek ana ve asal bir kaideyle oturtuyordu. “Peygamber-i Ekber’e bağlanmadan yürünmez, aşılmaz hiçbir engel.” deyişi, varoluş dizgesinin temelini ve belki de sırrını açıklıyordu. Sahip bulunduğu ilk ismi de olan “irfan”, yani hakikat aşinalığı söyletiyordu bunu ona. Çünkü Peygamber bu dizgede tümüyle varlığın sebebi ve mayası idi. Bu hakikate bağlanma, tıpkı Mevlana’nın söylediği gibi “Kul oldum, kul oldum, kul oldum. Sana kul oldum özgürlüğe kavuştum” bağlanması ve özgürleşmesiydi.

 

“Konu aşka geldi mi kalem kırıldı gitti” diyor Mevlânâ. Bir aşk adamına gelince de öyle oluyor ve yazı başını alıp gidiyor. Fethi Gemuhluoğlu’nun menkıbevî bir kişiliği var bir de, ki bu bahiste de o kadar çok söylenecek söz var. Biz de söyleyelim o zaman: Yer bitti.

 

“İçimi gam bastı, takvime bakın hele yoksa Muharrem ayı mı gelmiş?” dermiş bir yakın zaman velisi. Benzer bir duyguyla, Ekim ayı başlarında bu hali yaşarım. 5 Ekim 1977 tarihinde Hakk’a yürümüştür, tam tabiriyle. Yıl içindeki sohbetlerimizin üzerine gri bulutlar ağar. Bir bayram günü insan cıvıltıları içinde ve İstanbul’un sıcacık sonbahar güneşinin huzmeleri ortasında bulur beni, işte böyle o hüznün “üveysî” bulutları. Önden giden ahbaba selam olsun erenler”, “Ölüm müminin tuhfe-i canıdır” ve o canını hediye edip gitmiştir. “Gerçek olan aşktır” der ve aşk ezelden ebede derin ve sarsıcı müziğini icraya devam eder.

Latest posts by Mürsel Sönmez (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.