"Enter"a basıp içeriğe geçin

Aklın Derin Süzgeci ve Gönül

İnsan olma özelliklerimizden biridir akıl, diğer başka özelliklerimizin yanında. ‘İnsan akıldan ibarettir’ diyenler bile olmuştur. Var olmuş olmayı akıldan önce sayanlara elbette önce var olmuş olmak gelir/gerekir deyip sonrasına doğru yöneldiğimizde ‘insanı insan yapan’ ana ve asal öğelerle beraber bazı detayların da büyük önemini ifade etmek gerek. Mesela ’insan gönüldür, gönülden ibarettir’’ diyen ve işin bir başka yönüne parmak basan bir durum mesela.

Salim bir akıl, selim bir kalp, ince, zarif bir zevk sahibi olmak bir yapının görünmeyen ama her şeyini etkileyen ve belki de her şeyi yerli yerinde tutan bir şey ki üstat Necip Fazıl’ın ‘’ şey, her şeyi tutan bir şey’’ dediği durum. Madem akıldan konuşuyoruz akıllı uslu söz etmek gerek burada, hep öyle olmak zorunda da değil miyiz ki zaten. ‘değiliz’! diyesim gelmiyor desem yalan olur. Hani yazının başlığın başı ağrımayacak olsa onu da demek lazım zaman zaman. Görüldüğü gibi çok afilli, iddialı, tabir caizse kerli ferli bir başlık var elimizde. Başlıktaki kelimelerden biri olan ‘akıl’ diğeri de ‘gönül’, derin bir süzgeç olunca daha bir dikkatli ve özenli bir o kadar da dişe dokunur söz etmek durumu net bir şekilde ortada. Yerli yerine oturmuş, siyak ve sibakı tam her söz ve deyimden çok daha fazla bir dikkat ve çaba gerektirir aklı seli olmak durumu.

Kelimeler tek tek ele alındıklarında bile her biri zaten yeterince bir ağırlık taşıyan bu iki sözcük yan yana gelince ve hele ki birbiriyle iç içe olunca artık önünde durulmaz bir ikiliyi meydan getirmiş olur ki o zaman çok daha fazla dikkat etmek durumuyla karşı karşıyayız demektir.  Gerçekten bu iki kelime ile ilgili söz etmek öyle kolay ve sıradan bir iş değil birçok durum ve kelime gibi ki en azından onlar kadar ve elbet onlardan çok daha fazla mesuliyet gerektiren bir durum. Söz etmenin ya da sadece söz bile desek ki bizatihi ağırdır, sarf edilmesinin kolaylığının aksine yükümlülük getirir söyleyene. Her zaman her durumda dikkatli, özenli ve ‘us’ lu hareket etmek durumunda insan. Sadece akıl olsa neyse yanında bir de ‘selim’i var. Bir sözün ve tabii her sözün imbikten geçip/geçirilip tedavüle sürülmesi gibi bir durum var burada. Nargileyi bilirsiniz, başı korateşli tütün yapraklarının yanarken saldığı duman ağıza gelmeden önce nargile düzeneğinin alt kısmına iner, içi su dolu şişenin suyuyla bi güzel yıkanır (!) – bu aklanıp paklanır, zararsız hale gelir filan demek değil tabi –  oradan tekrar yukarı süzülür ve marpucun ucundan ağza, oradan ciğer nahiyesine doğru intikal eder.

Söz de ağızdan çıkıp oradan gönül süzgecine gider/gitmeli aksi halde düşünüp taşınmadan öyle kolayca söyleniverme durumu hasıl olur ki kıvamsız, demlenmemiş, olgunlaşmamış bir dizi kelime ile muhatap olunmuş olunur.

Boş ve kolay sarf edilmiş olanlarından bahsediyor değilim elbet. Zira boş söz sahipleri konunun neliğine, niceliğine bakmadan, kolayca laf etmede hiç zorlanmazlar, sözü tartmadan, nereye nasıl sarf edilmesi gerektiğini düşünmeden savururlar kelamı, söylenen söz, işe yararmış, yaramazmış önemli değil, söylenmiş olsun yeter! Onlar için. Oysa söz gerçekten söz ise yukarıdaki cümlelerin mefhumu muhalifi olacak şekilde ve tabi aynı zamanda dikkatli ve özenli bir çalışma ve çabanın ürünü olmak durumundadır. Yalap şalap, paldır küldür, ulu orta arzı endam eden bir durum olmaz, olmamalı da zaten. Yunus Emre’nin o meşhur sözüne bir göndermede bulunmak yetmez mi?

Söz ki; başı kestiren, söz ki; savaşı kesen ve yağ ile bal eden ağulu aşı bir söz.

Söz konusu söz olunca belki her konuda ama ve özellikle bu konuda öyle çok iddialı söz etmek doğru olmayacak bir tutumdur ve başlı başına dikkat isteyen bir durumdur. Allah insanı iddiasıyla mağlup edermiş. Burada da iddia sahibi iddiasıyla mağlubiyetin ağır yenilgisini yaşayabilir. Onun için söz önemli, onun nasıl sarf edileceği / edilmesi gerektiği bir o kadar önemli. Zarf da mazruf da önem bakımından birbirinin hakkını gasp etmemeli.

 

 Akıl, Us…

‘Akıl’ ve onunla özdeş ‘düşünme’ özelliği insanı diğer varlıklardan ayıran en temel özellik olarak öne çıkmıştır. Hatta bu özelliği insanın varoluşuyla da irtibatlandıran anlayışlar oluşmuş, bu da çokça bilinen ‘düşünüyorum öyleyse varım’ cümlesi gibi cümlelerle ifade edilmiş.

İnsan oluş, sadece bununla yetinilmeyip başka özellikleri de ihtiva etmesiyle mümkün olabilecektir. Deyip geçelim burada.

En sıradan, basit işler için bile akla olan ihtiyaç yadsınamaz.

Aklın insanı insan yapan bu temel özelliği yanında, bazen başına bela olabilecek denli de tehlike olabilirliği söz konusu olmakta/olabilmekte.

Şişede durduğu gibi durmayan bazı nesneler gibi akıl da yerinde duramayan bir özelliğe sahiptir. Oluru olmazı zorlar, ölçer biçer ve hesap yapar. Hemen her akıl bu özelliği içerir, sıradan denebilecek akıl bile bunu yapar ve bundan vazgeçemez. Aklın ve insanın genel özellikleri yanında ona yüklenen anlamları daha özel ve bir çerçevede görmek gerekir ki farklı bir boyut kazanılabilinmiş olsun.

 

Salim Akıl / Akl-ı Selim

Aklın bu özellikleri yanında asıl olması, ulaşılması gereken hedefi, yani asıl yazı konusu yapacağımız kısmı akl-ı selim olanıdır. Aklın bu mertebeye ulaşması için öncelikle bir süzgeçten, bir denetimden geçmesi gerekir. Bu süzgeç ya da denetim onu bir adım öteye taşıyacak olan durumdur. O da işin gönül kısmıdır. Arı, duru, bulanmamış bir gönül. Söylendiği kadar sahip olunması çok zor ama ‘O’ olmadan olmaz da bir durum.

Bir akıl, gönül süzgecinden geçmeden akl-ı selime ulaşamaz. Bu önemli geçit, süzgeç onu farklı bir mecraya taşır. Böyle bir denetçinin gözetiminde bambaşka bir boyut kazanır. Bu işlem olmaksızın o özelliği kazanması oldukça güçtür.

Burada öncelik bir gönle sahip olmakla başlayacaktır.  Onu kazanmak da çok kolay ve hemen olabilecek bir durum olmasa gerek. Çalışarak emek ve çaba ile kazanılabilecek bir durum gibi durmuyor. Farklı ve gözden uzak bir alanın, manevi bir boyutun olmuş olması gerekir. Hemen çoğu durumun, işin bir görünen bir görünmeyen yüzünün varlığı gerçeğinden hareketle diyebileceğimiz bir cümle olsa gerek.

Burada akıl tek başına kalırsa durum iç açıcı olmayabiliyor. Halk arasında çokça kullanılan ‘’Allah insanı aklıyla baş başa koymasın’’, hatta akıl ‘tek başına denetimsiz uyuz bir eşek gibidir insanı oradan oraya sürükler, sonunda yarı yolda bırakır vb. ifade edişler durumu izah eder gibi.

İ. Fethi Gemuhluoğlu ‘dostluk’ üzerine konuşmasında ‘akl’ın değil ‘aşk’ın seçimini önermesi bu açıdan önemli bir durum, ve ‘’Akıl akılsıza lazım, aklı olan aşkı seçsin’’ der. Bir başka bakış açısıyla.

Vel hasıl akıl, salim bir gönül ile buluşunca, kalb-i selim ile iç içe, yan yana olunca kişiyi sahili selamete çıkaran bir araç olur.

Öncelikle bir sağlam sahih bir gönle sahip olmaya bakmalı… bu nasıl olur o apayrı bir seyir…

 

Zevk-i Selim

İsim olarak bile bir hüsnü hateme / güzel son gibi duran enfes bir ikili. Her şeyin en güzel olanına ve en estetik olanına sahip olmak. Burada ve tabi yine her şey ve her yerde ince, zarif bir zevke sahip olmak en azından olmaya çalışmak ve bu konuda da gayret sarf etmek. Ana ve asal olandan aşağı kalmadan onu en iyi ve en güzel şekilde tamamlamak. Sürekliliği sağladığı gibi en iyi sonla da bitirmek, bitirmeye çalışmak gerek. Aslında işin çabası bile çok değer taşır. Gayret içinde olmak. O iyi niyeti taşımak. Güzeli arzu etmek, o temennide bulunmak. Sonucu belirlemede değerli bir çabadır. Sonrasında olur olmaz artık o bizi çok fazla bağlamaz elbet ki iyi sonuçlanması istenmeyecek bir durum değil. Ama sorumluluk açısından önceki süreçtir asıl olan.

Netice itibariyle neyi, nerden, nasıl almalı, sahip olmalı süreçleri ayrı birer bahis konusu yeri gelince, durumu öğrenince onlarla da ilgili karalamalar yapabiliriz belki. Sözü fazla uzatmadan susmalı, sükuta bırakmalı ki belki düşüp taşınırız biraz; varlık, yokluk… gönül, akıl nerden nasıl sahip olduk… bedel olarak ne ödedik. Sorular, sorular… Vesselam.

 

 

Latest posts by Necmeddin Atlıhan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.