"Enter"a basıp içeriğe geçin

Almanya Mektupları

“Bakar mısın! Allah, tayyib bir kelimeye nasıl bir misal getiriyor/veriyor;

Tayyib bir ağaç  gibidir  O; Aslı sabit (asîl), dalları semâda.

Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verir. İşte Allah insanlara

böyle misaller getiriyor/veriyor ki belki onlar hatırlarlar ( ders/ibret alırlar)”

(İbrahim, 24-25)

 

Napolyon´a dair şöyle bir hikâye anlatılır; Ekâbirin toplandığı bir mecliste, konuklardan  kimisi  kendini ´filan kontun oğlu` , kimisi ´falan dükün torunu´ … olarak takdim ederken, sıra kendisine gelen   Napolyon ; ´Ben Napolyon. Asâlet benimle başladı.” demiş.

Günümüzde daha çok ırsî ve kan bağı  anlamında kullanılan asâlet, aslında statik değil dinamiktir. Dilimize Arapça’dan aldığımız kelimenin kök anlamı;”Bir nesnenin, ortadan kalktığında  kendisiyle birlikte geriye kalanların da ortadan kalkacağı temeli, aslı.” Misalli Büyük Türkçe Sözlük de ise şu açıklamalar yapılmış;1. Asillik, soyluluk. Asil bir soya mensub olmak, necâbet. 2. Ruh ve mânâ bakımından üstün ve kibar olmak, saygıdeğer davranmak. 3. Aslına sadık kalmak, safiyetini korumak.

Roma´da asâlet ırsîdir, Yunan´da da öyle. Avrupa´da bugün hâlâ ırsiyet bağlamında asalet bağı devam etmektedir. Çinlilerde ise durum bunun tam tersi. Yani asâlet babadan/atadan oğula değil oğuldan babaya doğrudur. Evlat gösterdiği üstün gayret, çaba ve emek ile hem kendisini hem selefini,  soyunu asaletli kılar.

İnsan asıl itibariyle yani yaratılış olarak asîl bir varlıktır.Allah ona kendi ruhundan üflemiş, onu eşref-i mahlukât kılmıştır. Sefilleşen kendisidir. Asil, asli varlığına, kökenine bağlı olan, kökeninden gelen mümeyyiz vasıflara sahip çıkan seçkin kişi. İnsan bu mümeyyiz vasıflara ırsî olarak veya kan bağıyla sahip olamaz. İnsanı insan kılan, yüce Yaratan´ın bahşettiği seçkin vasıflara sahip olmak,  büyük gayret, ciddi çaba ve sürekli emek gerektirir. Dolayısıyla aslında asîl, ırsîyyetten ve kan bağından önce insanı asîl kılan değerlere sahip olmak için  sürekli gayret gösteren, çaba harcayan, emek veren, alın teri döken seçkin ve mükkemmel insandır. Veraseten asâleti alan biri eğer kendi asîl değilse o asâlet bir yüktür. O nedenle veraseten asîl olan, varis olduğu mirası tüketir. Değer bilmek için emek vermek şarttır.  Selef-i Salihîn´in varisleri olarak bizler, mirasyediler olarak yaşıyoruz. Enbiyanın, Evliyanın, Asfiyanın, Şühedanın, Sülehanın… destansı mücadele ve gayretle bizlere miras bıraktığı inancın,sanatın, edebiyatın, kültür ve medeniyetin, yani yegane insani değerlerin değerini bilmiyor ve yalnızca tüketiyoruz. Çünkü asîllere has olan çaba, gayret ve emeği ortaya koymuyor, alın teri dökmüyoruz. Bedel ödemekten ziyade bedavadan konmak istiyoruz. İşte tam bu nedenden dolayı bugün sefil bir hayat yaşıyoruz. Coğrafyamızda fitne fesat kol geziyor, kan gövdeyi götürüyor. Öyle sefil mirasyedileriz ki üzerine konduğumuz mirası korumak ve muhafaza etmekten bile aciziz.

Asâlet „öte“ye adanmakla alakalıdır. Adanmak, yüce ve âli idealler uğruna gayret, çaba ve yorulmadan,usanmadan,bıkmadan çalışmayı, gerekirse serden geçmeyi gerektirir. Asâletin karşısında atâlet yer alır. Asîl, hayat boyu sürecek bir mücadele içindeyken sefil, atâlet içinde tüketim kölesidir. Asîl, hayatı sürekli çalışma ve kendini eğitme, kemâle erme alanı olarak görürken, sefîl ot gelir saman gider. Kendini mükemmel sanar ama buna kendi de inanmaz. Uydurma, hayâli, boş bir sanıdır onunki. Çünkü yerinden kımıldamamış, parmağını oynatmamış, emek vermemiştir. Çaba, gayret göstermediğinden dolayı kendinden emin değildir, hep başkalarının desteğine ve onayına muhtaçtır. Tembel ve miskin olduğundan rahattır. Üstüne üstlük öyle bir gurur ve kibir abidesidir ki burnundan kıl aldırmaz.  Asîl insan hiç bir zaman tam ve mükkemmel iddiasında bulunmaz. O nedenle mağrur değil mütevazidir. Ahmaklığa, aptallığa yani sefilliğe düşmemek için kılı kırk yaran bir titizlik, uyanıklık, gayret, basiret ve mücadele  içindedir. Sefil, emek nedir bilmediği için, alelâdeliği, önyargıları, peşin hükümleri, kopyala-kes-yapıştır beylik lafları  düşünce/fikir olarak kabul ederek kafasına amaçsızca doldurduğu yığınlarca boş ve anlamsız kelimelerin içinde bocalar durur, kafasının tası atınca da karşısındakinin üzerine kusar. En müsait yer sanal bataklıkdır. Hakikat nedir? Doğru nedir?…gibi bir endişesi yoktur. Bunun için hiç bir zaman halis-muhlis bir fikre sahip olamaz. Hakikatin adamı değil hep ´ birilerinin adamı´dır. Yanaşmadır, çanakçıdır, asalaktır. Fikre ve tefekküre yabancı olduğundan kuvvet ve şiddete râmdır. Onun için şiddet ve kuvvet nihai çâre değil ilk çâre dahası tek çâredir. Sefil, hakikati/doğruyu sadece ve sadece fikrin ve tefekkürün ortaya çıkaracağını nerden bilsin? Onda, fikir sahibi olmak için tefekkürün kaidelerine teslim olmanın şart olduğunu anlayacak ne akıl vardır ne izan. Hele hele ilimden hiç nasibi yoktur. İlmin olmadığı yerde ne kaide vardır ne fikir. Orada sadece barbarlık yani kaos vardır. 

Latest posts by Özay Aslan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.