"Enter"a basıp içeriğe geçin

Âşığın Su ile İmtihanı

Âşık odur ki; kılar cânın fedâ canânına

Meyli canân etmesin her kim ki kıymaz canânına

Cânını, canâna vermektir kemâli âşıkın

Vermeden can îtiraf etmek gerek noksanına

Fuzûli

 

Ateş, hava, toprak ile birlikte “anasır-ı erbaa”ımızdan biri olan su, bütün kültürlerde olduğu gibi Türk kültüründe de çok önemli bir yer tutar. Yaradılış destanımızdan itibaren kutsal olarak algılanan su, bu özelliğiyle edebiyat eserlerinde de sıkça kullanılan bir imge halini almış, suyun tema olarak işlendiği çok sayıda eser yazılmıştır.

Su, klasik edebiyatımızda daha çok hayat verici, güzelleştirici, süsleyici, bedeni tazeleyici özellikleriyle ele alınır. Su, ayrıca bazı benzetmelerin de konusudur. Meselâ akıcılığı ile ömre; kesintisizliği ve dalgalı hali ile sevgilinin saçlarına; parlaklığı ve berraklığıyla maşukun yüzüne benzetilmiştir. Deyimlerimize de konu olan yüz üstü sürünmek, taşlarla dövünüp yürümek, karar kılamamak, ağaç diplerinde dolaşmak gibi özellikleriyle de sevgiliye vuslat arzusundaki âşığın bu arzusunu, arayışlarını, bu uğurda çektiği çileleri anlatmak için son derece uygun bir özelliktedir. Su, gözyaşı itibariyle de işlenir ve gönüldeki ateşi söndürücü bir benzetme unsuru olarak kullanılır.

Durum, tekke edebiyatında da aynıdır. Meselâ deniz vuslatı, vahdet âlemini; ârif kişi de bir dalgıç gibi denize dalarak o denizin içindeki inciyi (hakikati) bulacak olanı temsil eder. Başka bir tanımlamayla Hakk’ta fani olmayı ifade eden tevâcüd, vecd, vücûd makamlarından tevacüd deniz kıyısına varmak; vecd, denize girmek, vücûd da denizde boğulmak anlamlarına gelir. Denize doğru akan ırmak suyu ise vahdete ulaşma çabasındaki dervişi ifade eder. Bu yüzden ırmakların çağıldayışı hep bir hasretin sesidir.

Kimi zaman ab-ı hayattır. Su, aynı zamanda aynadır. Maddi aşkta sevgilinin kendi güzelliğini temaşa ettiği yerken, bir sufi için tecelligah manasına gelir. Kısaca su; aşk, âşık ve maşuk kavramlarının anlatımında çok önemli bir imgedir.

Su, pek çok şiirde motif olarak kullanıldığı gibi kimi zaman da müstakil olarak bir şiirin baştan sona asıl konusu olmuştur. Meselâ Fuzuli’nin Su Kasidesi Hz. Peygamber’e duyulan aşkın eşsiz bir anlatımı olarak karşımızda duran en meşhur örnektir. Baştan sona su redifi ile okuru gerçekten de bir su ikliminde yaşatır. Su, bu şiirde şüphesiz ki ister gözyaşı, ister susamış dudaklara can verici bir unsur, ister ilahi şarap vb. şekillerde kullanılsın sonuçta aşkı ve aşığın hallerini ifade için seçilen, şiirin çok değişik anlatımlarına imkân sağlayan çok önemli bir imgedir.

Sözü buradan Faruk Nafiz’in Çoban Çeşmesi şiirine ve o şiirde telmih edilen üç aşk hikâyesinden birine, Ferhat ile Şirin hikâyesine, getirmek istiyorum. Fakat hikâyeye geçmeden bu şiirin konu ile ilgili bölümünü okuyalım:

 

“Derinden derine ırmaklar ağlar,

Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.

Ey suyun sesinden anlayan bağlar,

Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?

 

Gönlünü Şirin’in aşkı sarınca

Yol almış hayatın ufuklarınca,

O hızla dağları Ferhat yarınca

Başlamış akmağa çoban çeşmesi…”

 

Su imgesi, bu şiirde de Su Kasidesi’ndekine benzer bir içerikte ele alınmıştır. Irmak ve çeşmeye yüklenen “ağlamak” hali, aşığın durumunu anlatır. Suyun sesinden bağların anlaması ise su ile gül arasındaki münasebeti belirtir. Önemli bir fark, Su Kasidesi’nde su âşığı ifade için kullanılırken Ferhat İle Şirin’de vuslatın şartına dönüşmesidir. Zira âşık (Ferhat), sevgilisine (Şirin) ulaşabilmesi için kayaları yarıp şehre suyu getirmek durumundadır.

Meseleyi aşk ve su bağlamında ele alabilmek için hikâyenin asıl kahramanlarına bakmamız gerekiyor. Hikâyenin önemli üç kahramanı vardır: Ferhat, Şirin ve Mehmene Banu… Ferhat, nakkaştır. Benzersiz nakışlarıyla ünlüdür. Şirin’e yapılacak olan sarayın nakışlarını da o yapar. Bunlar o kadar benzersiz güzelliktedir ki her gören hayran olur. Bir gün Mehmene Banu ve Şirin, sarayı görmeye gelirler. Her ikisinin yüreği de aşka teşnedir. Fakat nakışlara değil nakkaşa (Ferhat’a) hayran, dolayısıyla âşık olurlar. Fakat Ferhat’ın gönlü Mehmene Banu’ya değil Şirin’e akar ve Mehmene Banu bunu fark eder. Trajedi işte burada başlar. Çünkü Mehmene Banu Şirin’i de çok sevmektedir. Üstelik daha önce onun iyileşmesi için koşulan şartı tereddütsüz kabul ederek yüz güzelliğini feda etmeyi bile göze almış ve bunu yapmıştır.

Şirin, bir saray kızıdır. Dolayısıyla Ferhat, kendi ifadesiyle “Bir sabah yıldızı”na yani imkânsız olana âşık olmuştur. Ama bu durum bir engel oluşturmaz. Zira Ferhat’ın aşkı karşılıksız değildir. Şirin de onu sevmektedir. Engel ise Mehmene Banu’dur. Daha doğrusu Mehmene Banu, aşk karşısında Ferhat’ı sınayan kişidir.

Bir engel de Ferhat’ın içindedir. O da Şirin tarafından sevilmeyi aşk bağlamında ele aldığında hak ettiği bir şey olarak görmemektedir. Şöyle der kendi kendine: “Sen ne kolay ulaştın Şirin’e Ferhad. Karlı dağlar aşmalıydın. Çölleri geçmeliydin. Zindanlara düşmeliydin. Turnalardan haberini sormalıydın. Düşün ki Şirin, sana ulaşmak için benden bir şey istenmedi.”

Çok geçmez bu imtihanla yüz yüze gelir Ferhat. Mehmene Banu ile görüşmesi esnasında şehir halkının susuzluktan ölen yakınlarına ağlamaları duyulur. Bunun üzerine Mehmenu Banu Ferhat’a “Ölülerine ağlayan insanlar senin umurunda değil. Sen şimdi Şirin’den gayrı bir şey düşünmezsin.” der ve ardından ekler. “Şirin’i vereceğiz sana. Onu almaya hazır mısın? Sen ne vereceksin? Demirdağ’ı delebilir, şehre akıtabilir misin?”

Mehmene Banu bunu sadece şehre su getirilmesi için istemez şüphesiz. Hedeflediği şey daha yüksektir: Sevgiliyi hak etmek… Bunu şöyle belirtir: “Çeşmelerden su yerine irin akıyor diye söylemiyorum bunu sana. Su akmış irin akmış umurumda değil… Sen Şirin’e sahip olmak için Demirdağ’ı delebilir misin? Benim şartım bu…”

Ferhad’ın Şirin’i hak etmesi, böylece imtihana tabi tutulanla imtihanı şart koşan kişi aynı noktada birleşirler. Ferhat, sınavdan geçecektir. Kaç yıl sürerse sürsün hatta sonu ölümle bile bitse Ferhat bu şartı kabul eder. Ve bu sınav, su ile olacaktır. Böylece aşığın su ile imtihanı başlamış olur. Engel, kayalardır ama engeli aşınca ulaşılacak olan sudur. Ferhat, aşkı uğruna hiç tereddüt etmeden bu zorlu işe girişir.

Peki, bunu başarır ve sevdiğine kavuşur mu? Hikâyenin sonu her anlatımda farklıdır. Kimine göre külüngünü son kez vurup suyu akıtmayı başaracağı sırada bir cadının “Şirin öldü, boşuna uğraşma” haberi üzerine külüngünü havaya fırlatır, külünk başına düşer ve oracıkta ölür. Kimi anlatımlarda ise iş ilerledikçe kayaları oyup suyu şehre getirmek meselesi, Şirin’e kavuşmak arzusunun ötesine geçer. Ferhat bu işi, susuzluk çeken şehir halkı için yapmayı hedef haline getirir. Mehmene Banu, şartını Ferhat ile Şirin’in aradan geçen on yıla rağmen hâlâ birbirlerini seviyor olmalarına saygı duyarak kaldırır ve Ferhat’la Şirin’i evlendireceği haberini gönderir. Ama bir şartı vardır. Ferhat, işini hemen bırakıp dönmezse şartını sözünü geri almayacaktır. Ferhat bu durum karşısında aşk ve su imtihanında artık aşkı suyun yerine kaim kılar ve “Bu kayayı deleceğim ve su akacak şehre, çeşmelerden artık irin değil, tertemiz ışıl ışıl su akacak” şeklindeki cevabıyla bir anlamda aşkının boyutunu kişiden topluma çevirir. Ferhat, aşkın içinde açılan bu yeni pencereden sonra kalbî bir arınmayı da yaşar ve dağla, taşla, ayvayla, narla konuşur. Artık sevginin üst derecesindedir.

Bilmekteyiz ki âşıklığın üst derecesi ârifliktir. Böylece doğu bilgeliğine dair “seni sevmekle yüceliyorum’ yerine “sevmekle yüceliyorum” noktasına gelinmiştir. Yol artık menzilin ta kendisidir. Gözle (bakış) başlayan uyarılma, kalb odaklı bir uyarılmaya çevrilir. Böylece “aşk yeni bir açılım kazanır.”

Bu durum, tıpkı diğer aşk hikâyelerinde olduğu gibi Ferhat ile Şirin’de de böyle gerçekleşir. Şirin’e ulaşmaktan öte bu uğurda çekilen zahmet ve bu esnada hissedilen ve gittikçe yoğunlaşan, kendinden başka her şeyi iptal ettiren duygu yani aşkın kendisi önemli olmuştur. Asaf Halet’in “dağın içinde ne var ki/güm güm öter/ya senin içinde ne var/Ferhat” derken anlatmak istediği belki de budur. Dağın içindeki ses, Ferhat’ı kendi iklimine çeken aşkın sesi, Ferhat’ın yüreğindeki de bu sese gidiş arzusudur. Yine çok ilginçtir bu şiirde, “ejderha bakışlı he’nin/iki gözü iki çeşme/ve ayaklar altında yamyassı/kasrında şirin de böyle ağlıyor/ferhaaat” ifadeleriyle de çeşme-gözyaşı (su) motifi Şirin’in iç dünyasını anlatmada birer imkâna dönüşmektedir. Yani Şirin de bir bakıma su (gözyaşı) ile imtihan edilmektedir.

Bu tür hikâyelerde vuslat somut bağlamda zaten söz konusu değildir. Bu yüzden asıl vurgu, aşığın vuslat önündeki engelle mücadelesidir. Ferhat Şirin’e maddi olarak kavuşamamıştır ama bütün zerreleriyle aşkın kendisi haline gelmiştir. Ferhad’ınki engelleri aşma zahmeti, Şirin’inki beklemenin zahmeti… Birleştikleri nokta ise hasrettir. Ama aşk, öylesine madde üstü bir zenginliktir ki bir ateş misali ısınmaya geldiğinizi sanırsınız ama o yakar, içine alır. Böylece varlık kalmaz. Çünkü aşkta “ Yokluk var, varlık yoktur. Vermek var, almak yoktur. Korumak var, korunmak yoktur. Fedakârlık var, karşılık beklemek yoktur. Ağlamak var, gülmek yoktur. Hüzün var, sevinç yoktur. Ayrılık var, kavuşmak yoktur. Teslimiyet var, itiraz yoktur. Dert var, derman yoktur. Ölmek var, dönmek yoktur.”

Yok olmayı göze alan, başka bir ülküde, düzlemde asıl olanla birleşir ve öyle var olur. Ferhat ile Şirin’inde de öyle olmuştur. Zaten kimi anlatımlarda Ferhat’ın ölüm haberini alıp yanına gelen Şirin’in de hemen oracıkta can vermesi, toprağa birlikte gömülmeleri ve mezarları üzerinde bir gül fidanının büyümesi ve bu tek fidanda biri kırmızı diğeri beyaz iki gülün açması da vuslatın sembolik olarak bu dünyada değil asıl olarak öteler âleminde gerçekleştiğini göstermektedir. Sonuç olarak su, bu hikâyede aşığın/âşıkların imtihanı olmuş ve her iki âşık da bu imtihanı başarıyla vererek maddi varlıktan geçip, ebedi varlığa kavuşmuşlardır. Onların hâlâ anılıyor olmaları, bir çeşme başında su içerken, bir ırmağın çağıltısını dinlerken hatırlanmaları da bu imtihanı başardıklarının bir göstergesidir.

Latest posts by Mustafa Özçelik (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.