"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ateş Priştina Kimdir?

Ateş Priştina. Adana. 1975. Hurdacı, sahtekar ve puşt. En nihayetinde senin benim gibi insanoğlu.

 

Göçmen iki ailenin çocuklarının kurduğu yuvanın ilk gözağrısı olarak doğdu. Annesi Nazife Hanım Boşnak eşrafından Mirelem Bey’in ortanca kızıydı. Mirelem Bey, Türkiye’ye göçmeden evvel Saraybosna’da saygın bir tüccardı. Zahire alım satımı yapardı. Babası Adem Bey ise çiftçi bir ailenin oğluydu. Çiftçilik pek kayda değer bir şey olmadığından burayı hızlıca geçiyoruz. Nazife hanım, dünyaya anne olmaya gelmiş gibi bir kadındı. Doğduğu günden beri anaçtı. Ev hanımıydı. Uzun boyluydu Balkan kadınlarının birçoğu gibi. Zengin sayılabilecek bir ailenin kızı olduğuna kimseyi inandıramayacak kadar, o tiplerde pek görünmeyen bir safiyet ve samimiyete sahipti.

 

Ateş Priştina’nın babası Adem Bey de Balkan göçmeniydi. Kosova, Priştina’dan göçmüşlerdi. Çarıkçı bir babanın oğluydu Adem Bey. Orta hallilikle fukaralık arasında mekik dokuyan bir ailenin ferdiydi. O büyük muhacerette göçmüşlerdi Adana’ya.

 

Ateş Priştina’ya gelirsek; hayatının başından beri aklı bir karış havada bir seyir izledi. Ortaokulun ardından sanayide bir frencide çalışmaya başladı. Bütün kötü alışkanlıklarının tohumu orada atıldı. İçindeki yumuşaklık, kibarlık ve kalbinin rikkatiyle birlikte mevcut olan iyi huyları burada yavaş yavaş söküldü. Annesinin güller koklayasın diye sevdiği burnunu en olmaz işlere soktu.

 

93 yılında bir adam bıçakladı. Sebebi gayet açıktı, anasına sövmüştü. Yaşantısıyla o yıldan sonra anasına en ağır küfürleri kendi edecekti. Fakat lisandan çıkmayan elfaz-ı galiza, itiraf etmeliyiz ki hiç birimizi rahatsız etmez.

 

Sonraki yıllarda irili ufaklı kavgalarda sureti bazı değişikliklere uğradı. O bembeyaz oğlan, gün geçtikçe kara ve kızıl rengin hücumuna uğruyordu. Babası Adem Bey babasından duyduğu bir sözü Ateş Priştina’yla bir arada olabildikleri her fırsatta tekrarlıyordu. Hatta bu sözü söyleyebilmek için uzun uğraşlarla mevzuu buraya getiriyordu. Neydi söz: “İyi arkadaş attar dükkanı gibidir. Her ne kadar o dükkandan koku alıp sürünmesen de gül kokarsın. Kötü arkadaş ise demirci dükkanına benzer. Durduğun yerde toza bulanırsın.”

 

96 yılında frencideki işini bırakıp bir hurdacının yanında çalışmaya başladı. Ne iş yaptığını pek bilen yoktu. Zira hurdacının da yaptığı iş konusunda şüpheler vardı. Kimisine göre bu hurdacı dükkanı Rıfat’ın yasadışı işlerini kamufle ediyordu. Büyükçe bir araziye sahip olan bu dükkanın içinde, oda gibi kullanılan bir 302 vardı. (otobüs, mercedes 302) burada belirli günlerde bazı adamlar oturuyordu. Sanayide eli düzgün sayılabilecek birçok lokanta ve kahvehane varken bu külüstürün içinde oturmalarının sebebini halk uzun zaman anlayamadı. Şüpheleri bu uzun zaman boyunca baki kaldı.

 

2000 yılına kadar neredeyse hiçbir vukuatta ismi geçmedi Ateş Priştina’nın. O dört yıl boyunca kahvehane yerine evi tercih etti. Hurdacı dükkanına haftanın belli günü gelen badem bıyıklı birkaç adamla kimi kere Cuma namazlarında görüldü. Anne babası herhalde çocuklarının orjinine döneceklerini sandılar. Orijine dönmek onlar için, kendileri gibi olmak demekti. En fazla akrabalarının çocukları gibi olmak.
Bu zaman zarfında içkisine bile karışmadılar. En azından gözümüzün önünde, evinde içiyor diyerek, evin balkonlarından en safalısını ona tahsis ettiler. Hatta Adem Bey, oğluna yakınlaşabilmek adına, mini bir buzdolabı alıp balkonun bir köşesine koydu. İçini de malum şeylerle doldurdu. Ateş Priştina bu klas harekete, dudağının kenarından minicik bir gülümsemeyle teşekkür etmiş bulundu.

 

2000 yılında Ateş Priştina’nın hala aynı Ateş Priştina olduğunu gösterecek bir hadise yaşandı. Hurdacı dükkanında bir cinayet işlendi. Dükkan sahibi Rıfat’tı cinayete kurban giden. 302’de toplanılan bir Çarşamba gününün ertesinde, akşam üzeri hurdalıkların arasından bir el silah sesi geldi. Cinayeti dükkanın en küçük elemanı üstlendi. “76 model bir audi’nin camı, sökmeye çalışırken kırıldı. Rıfat, kızdı ve beni dövmeye başladı. Anama da sövdü. Ben de karşılık verdim ve belindeki silahı kapıp sırt üstü yatmasını emrettim. Sırtı yere değdiği anda bastım tetiğe.” İfadesini bu şekilde verdi küçük eleman.

 

Bir hafta sonra 302’de toplanan adamların yardımıyla Ateş Priştina dükkanı Rıfat’ın varisleriyle anlaşarak devraldığında, cinayetin aslında kimin işlediği meydana çıkmıştı. Fakat hakkında yeni bir soruşturma açılmadı. Priştina hayatına kaldığı yerden devam etti.
Sonraki yıllarda Ateş Priştina yayılmacı bir politika izledi. Sanayide bulunan dükkanlardan yüzde otuzunu satın aldı. Kira gelirleri dükkanından daha çok kazandırmaya başladığında hurdacılığı da yavaş yavaş bırakıp antika işine girişti. Eski model arabalar bulup onları antika görünümüne kavuşturmaya başladı. Fakat hurdacı dükkanı eskisi gibi duruyordu. Orası bütün işlerin yürütüldüğü bir merkez gibiydi.

 

2007 yılında Priştina artık bir marka olmuştu ve bölge şehirlerden bile müşterileri vardı. Birkaç saygın oto dergisi kendisiyle röportaj yaptı. Bu sırada babası yeniden oğlunun iyi insan olduğuna ve aslında kendisini en başından beri desteklemesi gerektiğine inanmaya başladı. Annesi ise bir infilak bekliyordu ister istemez. Oğlunun bu derecede yükselişini hayra alamet görmüyordu.

 

2010 yılında Ateş Priştina’nın bu genç yaşta bu kadar başarılı bir tüccar olmasının mümkün olmadığı yönünde dedikodular yükselmeye başladı. İşlerin başkaları tarafından ya finanse edildiğini ya da farklı şekillerde –mali ilişkileri yüksek bir teşkilatın üyesi olmak gibi- Ateş Priştina’nın desteklendiğini düşünüyorlardı. İlk zamanlarda pek kulak asmadığı bu dedikodu, zamanla delikanlılığını yaraladı Ateş Priştina’nın. 302’deki toplantılar devam ediyordu. Orada durumu dile getirdi. Heyetin dedikodular hakkındaki yorumu iki kelimeydi: “haksız değiller.”

 

2011 yılı, Ateş Priştina’nın kendini sorguladığı sene oldu. Geriye dönüp baktığında yuvarlanan bir kartopu gibi büyüyen şirketini görüyordu. Hayal filmini geriye doğru sardıkça bu kartopu iyice küçülüyordu. Bu başarıyı kendi emeğiyle elde ettiğine inanmaya çalışıyordu. Zor bir ikna süreciydi. 302’deki toplantılarda ismi daha çok geçiyor ve daha çok övgü alıyor, pohpohlanıyordu. Heyet de durumunun farkındaydı. Bununla birlikte her toplantıda sosyal yardımlarının daha da artması gerektiği söyleniyordu. Bu kendisini kamufle edecek, dedikoduların susmasında etkili olacaktı. Parasını paylaşmaktan yana olmasa da 302 heyetinin baskılarıyla ikna edildi.

 

Dedikleri gibi oldu ve birkaç ay içinde milletin ağzı torba gibi büzüldü. Fakat Ateş Priştina’nın içindeki yara büyüdü. Kendini kukla gibi görmeye başladı. Aynadaki yüzüne tükürürken annesine yakalandı birkaç kez. 302 heyetine karşı içinde bir nefret oluşmaya başladı. Eskisi gibi kahkahalar atmıyordu toplantı esnasında. Başından sonuna kadar düşünceli bir şekilde izliyordu. Kendi görüşlerinin heyet tarafından dikkate alınmadığını hissediyordu. Daha da kötüsü kabul gören görüşlerinin hep küçük meselelere ait olduğunu keşfetti. Bu kabullerin bir sus payı olduğunu düşündü. 302 heyetiyle münasebetleri kesmeyi düşünüyordu. Fakat hayatının her saniyesi hakkında bilgi sahibi olan bu adamlardan nasıl kurtulacağı hakkında bir fikri yoktu.

 

Takvim 2013’e doğru yürürken Ateş Priştina kendinden beklediğini yaptı. 302 heyetinin başındaki herifi vurduracaktı. Seneler önce 302 heyetiyle birlikte Rıfat’ı vurdurdukları küçük eleman Sait’i kullanacaktı. Hemen her alanda etkin olan bu adamlar Sait’i de mahpushanede gereğinden az tutmayı başarmışlardı. Sait’e sorsan 12 buçuk sene az değildi ve kendisini kollamamışlardı. Bu yüzden onun da 302 heyetindeki adamlara hıncı vardı. Ateş Priştina bu hıncı alttan alta çok iyi işledi. Sait’e her ay kasadan belli miktarda çıkmalar yaparak, onu kendisine bağladı. Yanı sıra bahçeli bir ev de aldı Sait’e. Fakat 302 heyetinin bağlı olduğu teşkilatın, aksi bir durumda ellerindeki her şeyi alacağını bildiğinden tapuları Sait’in kayınbiraderi üzerine işlediler.

 

Ateş Priştina mali açıdan kendi emniyetini de ihmal etmedi. Sait’in tapularında katakullinin birkaç kat karmaşık şekliyle kendi güvenliğini sağladı. 2014’ün Temmuz’uydu. Priştina’yı temsilen 302 heyetini Sait ağırlayacaktı. Ateş Priştina Kosova’da çok uzak bir akrabasının sünnet cemiyetindeydi. Heyet toplanıp her zamankine benzer gündem konuşmalarından, şirket politikalarından konuştuktan sonra Sait kendilerine yemek teklifi sundu. Dört kişilik heyet ikişer adana dürüm istediler. Telefonla sipariş verildi. Buluşma makaraya sarmıştı. Gülüşmeler, kahkahalar gırla gidiyordu. Sait’in çalan telefonu siparişlerin geldiğini haber verdi. “Ben şu dürümleri kapıp geleyim” diyerek çıktı Sait. Kapıya kadar geldi. Kapıda kendisini kayınbiraderi karşıladı. Selamlaştılar. 302 yaklaşık olarak kırk üç metre uzaklıktaydı. Buradan gözükmüyordu. Gömleğinin sol tarafındaki cebinden çakmağını çıkarıp bir sigara yaktı Sait. Ardından yere eğilip toprağa çaktı çakmağını. Toprak alev aldı. Dükkanın arazide kapladığı alan boyunca geniş bir ateş hızla 302’ye doğru koştu. “Çalıştır arabayı gidelim” dedi kayınbiraderine. “Biraz gezelim. On dakika sonra gelir itfaiye, ambulans falan çağırırız.”
Geri döndüklerinde ateş her yeri sarmıştı. Sait telefona sarıldı. Önce Ateş Priştina’yı aradı. Ağlayarak dükkanın yanmakta olduğunu haber verdi. Sonra 302 heyetinin bağlı olduğu teşkilattan tanıdıklarını aradı. Onları da olay yerine davet etti. Geldiklerinde durumu ağlayarak, kahrolarak izah etti:

 

“Malum Ateş abi yurtdışında. Bugün ben vardım dükkanda. Heyeti ben karşılayacaktım. Kayınvalideyi hastaneye yatırmışlar, acile. Ben de bastım gittim durumunu öğrenmek için. Oradaydım ve heyete söyledim. Biraz geç kalacam diye. Onlar da anlayışla karşıladılar sağolsunlar. Elemanlardan Yakup, onlar gelene kadar dükkanda bekledi. Heyet geldiğinde büyük demir kapının anahtarlarını teslim etti, çıktı. Hatta beni de aradı, ‘Abi geldiler, anahtarı verdim, ben çıkıyorum’ dedi. Tamam dedim. Hastaneye vardığımda kayınvalidenin durumunun çok da ağır olmadığını gördüm. Hanımı yanında durması için çağırdım. Arabayı da orada bıraktım. Sonra uzun zamandır heyetle tanışmak istediğini söylüyordu kayınbirader. Onu da aldım, dükkana doğru yola koyulduk. Hatta abilere dürüm de söyledim, geç kalışımı bağışlasınlar diye. Dükkana yaklaşırken baktım ki bir duman. Hemen telefona sarıldım itfaiyeyi, ambulansı aradım. Vardım ki bizim dükkan yanıyor. Kahroldum. İçeriye girmeye çalıştım. Kayınbirader tuttu. Dalacaktım ateşlerin arasına. Abilerimi kurtaracaktım ama bırakmadı beni. Hatta tabancasıyla başıma vurdu. Bayılmışım. Siren sesleri uyandırdı beni.”

 

Teşkilattan gelen iki adamla, Sait, kayınbiraderi ve dürümcü yangının söndürülüşünü birlikte izlediler. 302 heyeti diye bir şey yoktu artık. Ateş Priştina bir Sait’i, bir teşkilattan gelen adamları arıyordu. İki adamdan sıska olanı, hadiseyi tek kelimeyle neticeye bağladı. “Kader” dedi. Ertesi gün ilk uçakla Ateş Priştina geldi. Kurtla kuzuyu yedi. Çobanla oturup ağladı. Teşkilata iki dükkan kirası hariç bütün varlığını vakfetti. “Ben artık bu büyük mücadele sahasında yapamam” dedi. Yaşadığı travmadan ve yaptığı yüksek meblağlı bağışlardan ötürü teşkilat kendisini mazur gördü.
2015 yılında Ateş Priştina, mütevazi bir apartmanın üçüncü katındaki, iki artı bir daireye taşındı. Kosova’daki hiç kimsenin bilmediği yatırımlarından kazandıklarını her ay gidip elden teslim alıyor. Cebinde tuttuğu en yüksek miktar bin tl. Priştina ve Prizren’deki ortakları her geçen gün artıyor.

Latest posts by Ahmed Sadreddin (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.