"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ayak Sesleri

Okul yıllarında kaldığımız öğrenci evlerinin ahalileri yıl geçtikçe değişiyordu. Mezun olanlar göçerken okulu yeni kazananlar bir vesileyle aramıza katılıyorlardı. Zaman 80 devriminden sonraki ilk yıllara denk geldiğinden midir bilinmez ama okullardaki eskiden esip gürlemeler pek nadir yaşanır olmuştu. Ama yine de içten içe , sınıfsal ve davranışsal fraksiyon veya marjinal gruplaşmalar endam göstermiyor da değildi. İnsanlar dünya görüşlerine göre şekillenen gruplaşmalar çerçevesinde ya evde kalıyorlardı, ya da yurtlarda. Biz de belirli dünya görüşüne benimseyen arkadaşlar iki elin kenetlenişi gibi kenetleniyorduk. Birimizin derdi diğerinin derdi, sevinci de yine hepimizin sevincine dönüşüyordu.

Hep bir tedirginlik vardı insanlarda, özellikle de okuyan kesimlerde. Hep ikinci bir gözün kendilerini kontrol ettiği zehabına kapılıyorlardı. Veya öyle inanmışlardı. Zaman zaman kendi kendilerine gelin güvey olmuyorlardı da değildi. Belki bir ironiydi ama bir gerçekti de aynı zamanda.

Ruhsuz akan zamana bir dermandı belki. Belki de yaşanması gerekenlerin yaşandığı bir gerçeklikti karşımızdaki. Ya da “olacaksa olsun” dedirtecek kabilde bir nesnel varlık. Varın siz karar verin.

Gizemler dünyasında kaybolup gitmek nasıl bir olguydu acaba? Nitelik ve niceliğin esameleri geceler boyu iki yılanın aşkına dönüşürdü; yılanların şevkle ayaklandığı bu görüntülerini görenlerin her dileği gerçekleşir denilirdi, bizden evvel yaşayıp güngörmüş, geçirmiş olan pirlerimiz. Bize düşen de onları tasdiklemek ve kabullenmekti. Geçmişin efsaneleri ya da “çirok”ları deseydik dergahtan tard edilirdik. Maazallah din değişimi gibi bir algıyla karşı karşıya kalırdık.

Devlet çarkını elinde tutanlar da; işte bu bizim güngörmüş geçirmiş piri fanilerimiz gibi devlet geleneğinin aksini dile getirenler veya bu türden “deng”(ses) verenler direk zindanlık varlıklar olarak telaki edilmeye müstahak görülüyordu.

Bu korku imparatorluğu o kadar sağlam temellere kurulmuştu ki, bizler bu korku krallığının bilmem kaçıncı derecesinin, bilmem kaçıncı maddesine göre davranışsal bozuklulukları olan vatandaşlarıydık ve mutlaka demir parmaklıklar arkasında tedavi sürecini geçirmemiz gerektiği kanaati hasıl oluyordu. Olmalıydı.

Biz böyle düşünüyorduk. Bazı geceler kimi tartışmalarımız ve cebelleşmelerimiz geç saatlerde gelen ayak sesleri ile yerini sükunete ve korkuya bırakıyordu. Bizler bu korku imparatorluğunun jandarmalarının bizi dinlediklerini ve her an kapıya dayanacakları düşüncesi ile korku temellerini on sekizlik demirle yapılan beton kolonlarına dönüştürüyorduk. Düşünce hanemizdeki tecellisi buydu. Temelleri sağlam atılan bu binanın duvarları her gece bilinmez bir ayak sesiyle yükseliyordu.

Birbirimize dönerek kısık bir sesle “bu akşam da dinlendik” diyerek, devletin güvenlik güçlerinin kapıya dayanmaları an meselesi olarak gördüğümüzden bazen stratejik taktiklerde vermiyor değildik birbirimize:

Bak sana sorduklarında her şeyi inkar edeceksin.

Evet, konuşmaları kabullenmeyeceğiz.

Dik duracağız.

Veya biz öyle sanıyorduk. Oysa adamların bizi dinleyeceklerini, ifademize başvuracaklarını nerden bilecektik ki.

Oysaki korku imparatorluğunu kuranlar insanlara yapılan işkenceleri ballandıra ballandıra o kadar güzel anlatıyorlardı ki herkesin bilinçaltına yerleşmişti. Zaten bu korku imparatorluğunun varlığı da buna bağlı değil miydi? Bizim gibi herkes bu şekilde bir bilinmezliğe doğru kürek sallayıp duruyordu

Bu bilinmezlik öyle bir hal aldı ki artık dayanılmaz bir çileye dönüşmüştü.

Ne yapalım, ne edelim soruları ile şekillendikten bir müddet sonra ayak seslerini takibe almaya karar vermiştik. Kim olursa olsun bu ayak sesinin sahibini tanıyacaktık. Ucu nereye varırsa varsın diyerek. Bir gece biz pusuya yattık. Ayak sesi uzaktan duyulmaya başladı. Pür dikkat izlemeye aldık. Evimiz binanın bodrum katıydı. Ancak pencerelerimiz, pencere denirse eğer zeminden ancak yarım metre kadar yüksekteydi. İçerden bakıldığında dışarıyı görmek mümkün değildi. Arka tarafta küçük bir arsa boşluğu vardı ve binanın etrafındaki açıklık bir-iki metreydi.

Gelip gideni ancak  dairemize giriş kapısının olduğu camekanlı taraftan görebilirdik ki o da yarım yamalak. Nasıl bir çözüm bulacaktık takip olayına koyu tartışmalar sonucunda kapıda pusuya yatmıştık.

Ayak sesleri yaklaşıyordu.

İçimizdeki heyecan ve korku birbirine karışmıştı. Hangi ruh halindeydik, biz de bilmiyorduk.

Dumanlı gözlerimiz, kapanan kulaklarımız işitmez olan kulaklarımıza nağmeler indiren ayak sesinin sahibi görüş alanımıza girmişti. Şimdi av kendisiydi.

– Yakalayıp sorguya çekelim

– Ya arkadaşları dışarıda bekliyorlarsa

Düşünceler vuruşmaya başlamıştı bir kere. Korku krallığının bekçileri nedamet göstermişti. Ya da gösterememişti. Elerimiz ayaklarımız boşalmıştı. Gözlerimiz irileşmiş ayak sesinin sahibini merak ediyordu.

Ayak sesinin sahibi önümüzden geçip köşeyi döndü. Onu izleyen gözlerin varlığından bihaber her gece gittiği balkonun altına geçti. Elindeki mektubu üst kattaki kız verdi, birkaç kelamdan sonra yine geldiği gibi köşeyi dönerek gitmişti.

Gitmişti gitmesine de, bize bunca zaman ecel terleri döktürenin kimliği de aşikar olmuştu; bakkalın çırağıydı her gece hanemizi yoklayan ayak seslerinin sahibi. Ve üst kattaki kıza tutulmuştu.

Latest posts by Bedran Yoldaş (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.