"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ayizer’in Cüzdanı

Cüzdanın sahibine…

Deli İsmail sıfatına uygun bir adammış. Saçlarının hemen her tarafı beyazlamış olduğundan ve alnından tutun da yüzünün her yanı kırışmış olduğu için, onu görenler elli yaşlarında birini gördüklerini sanmışlar, dedem onu köye ilk getirdiğinde. Oysa otuz civarındaymış yaşı. Nerde doğduğu, kimlerden olduğu, ilçeye nasıl geldiği gibi, yaşı hakkında da kesin bir bilgi yokmuş. Yaşını kendisine sorduklarında cevap vermezmiş. Zaten kendisine soru sorulsa kızarmış. Yaşı sorulduğunda azıcık düşündüğü ve o meşhur hareketiyle elini dizine bir defa vurduğu oluyormuş. Sanırım  belli belirsiz bir “eyvah” demek istiyormuş. Soyadı hakkında da hiçbir bilgi yoktu. Zaten delinin soyadı olsa ne olacak. Bütün bu sebeplerden dolayı, İsmail hiçbir nüfus sayımında sayılmamış, hiçbir zaman oy atamamış. Ne kimliği varmış, ne de bugüne kadar çekilmiş bir fotoğrafı. Yani lafın kestirmesi, Deli İsmail resmen hiç olmamış. Meçhulmüş.

Dedem, Deli İsmail’i ilçedeki askerlik arkadaşı Murat Ağa’nın yanından getirmiş. Murat Ağa ölmeden önce dedeme emanet etmiş İsmail’i. “Benden sonra bakmazlar, sen seversin bizim deliyi, al git onu” demiş. Murat Ağa öldükten sonra dedem Deli İsmail’i almaya gitmiş. Köye gelirken Deli İsmail öyle bir boyun bükmüş ki, dedem İsmail’in canını alıyorum sanmış. Böyle gelmişler işte bizim köye, böyle başlamış onun bilmem kaçıncı hayatı.

Sadece iki takım pijaması varmış elbise namına. Biri siyah çizgili, diğeri de griye çalan tek renkli. Başka bir şey giymezmiş. Yaz kış aynı kıyafet. Dedem yeni kıyafet alıverse  kabul etmez, pijamalarının eskiyen yerlerini yamar, yine de değiştirmezmiş. Ayakkabı yerine hep nalın giymiş. Ayağına çorap soktuğunu gören yoktur. Buna rağmen hiçbir zaman üşüdüm dediği olmamış, hatta zemherilerde dahi nezle olduğunu bilen çıkmaz. Sağlam adammış vesselam.

Hayatta en çok sevdiği hayvanlarmış. Gecenin üçünde kalkıp onlara bakacak kadar düşkünmüş evdeki hayvanlara. Dedem ve babamgil o geldikten az bir zaman sonra evin altındaki dama girmez olmuşlar. Siyah renkli bir at varmış, en çok da onu severmiş. Onunla konuşurken rast gelenler olmuş. Bir kere, o at öldüğünde ağladığını görmüşler onun. Dedem başka da bir iş yaptırmamış İsmail’e.

Hiç kimseye zararı yokmuş Deli İsmail’in. Fazla konuşmaz, geceleri sadece hayvanlara bakmak için dışarı çıkar, yediği pekmezle ekmek olurmuş. Bir de evin önündeki erik ağacının meyvesinden nimetlendiğinden başka bir şey yediğini gören olmamış.  Çocuklar kendisiyle dalga geçecek olsalar, bırakın onlara söz söylemeyi veya kovalamayı, gülüp geçermiş. Altı ay olmadan bütün köylü ona alışmış. İsmail Abi diyenler bile varmış. Yine de herkese arafta kaldığını bilir gibi bakar, sizle ben aynı değiliz diye aralarına fazla karışmak istemezmiş herhâlde.

En sevinçli günlerinin  rüya gördüğü günler olduğu söylenirdi. Gerçi senede bir veya iki defa anca olurmuş herkesin tanık olduğu bu neşe. O günlerde sabahtan akşama kadar köyün bütün sokaklarını seke seke gezer, “ürya gödüm, ürya gödüm” diye söylenip dururmuş. Dedeme gelip “Kazım Emmi, ben bu gece ürya gödüm” dermiş bütün saflığıyla. Kahveye gidip “yap bi şekeli” diye,  akıllanmışçasına kahvesini ısmarlar, kahvenin en köşedeki ve sakin masasına geçer, kahvesini içermiş. Kahveci böyle günlerde ona bir sigara verir, “yak hele İsmail, neşen tamamlansın” dermiş. Sigarayı öksüre öksüre içer, “ürya gödüm, ürya gödüm” dermiş yine. Dedem İsmail’in kahveden içtiği her şeyin parasını ödediği halde, kahveci hiçbir zaman o kahveleri hesaba katmazmış. Yani sevilirmiş bizim Deli İsmail, hem de çok sevilirmiş.

Bugüne kadar hep düşünmüşümdür, acaba, onun tabiriyle üryasında ne görüyordu; onu bu kadar neşelendiren, yaşadığını ona belli ettiren o üryalar neydi diye? Ve ne yazık ki benim öyle rüyalarım yok diye de çok hayıflanmışımdır. Deli İsmail’in rüyalarından birini dahi görebilmeyi ne çok isterdim. Belki hep aynı rüyayı görüyordu o, belki de hep rüyalarında kendine ait bir deli müjdesi alıyordu.

Dedem her ilçeye inişinde Deli İsmail’e bir isteğin var mı diye sorarmış. Bir sabah yola çıkmadan evvel yine sormuş. Yıllardır duymaktan bıkmadığı “cık” ı yine duymuş ve yola çıkmış. Dedem yolda atı ile gidedursun, bizimki nalınlarıyla takır tukur sesler çıkararak yetişmiş dedeme kan ter içinde. Gözlerinde o güne kadar görülmemiş bir parıltı varmış. Dedem ne olduğunu anlamadan “emmi, bana boncuk alın mı” diye soruvermiş. “Aha bundan” demiş, “bi sürü alın mı?”. Elinde ufacık, yeşil, ortası delik bir boncuk duruyormuş. Dedem “ne yapacaksın” diye sormamış; Deli İsmail ilk defa bir şey istiyormuş çünkü. “Alırım” demiş dedem, “hem de bir sürü”. Gözlerindeki yangını görmüş İsmail’in. O gün orda dedem gelinceye kadar beklemiş üstelik. Yeşil boncukları görünce gitmiş dedemin elini öpmüş. Beraber köye gelinceye kadar “bi sürü boncuk, bi sürü boncuk” demiş durmuş. O gece onu gören olmamış. Odasındaki yağdanlık sabaha kadar yanmış. Başka bir gün dedemden “renkli bi sürü boncuk” istemiş ve birkaç defa aynı istekte bulunmuş. Boncukları istemeye başladığı günden itibaren sanki daha ciddi biri olmaya gayret sarf etmiş. Hiç kimseye söylememiş boncukları ne yaptığını. Yine bir gün dedem ilçeye giderken Deli İsmail’e isteği var mı diye sormuş. Eski “cık” gelmiş yerine yeniden ve hep “cık” olmuş bu sorunun ondan sonraki bütün cevabı. Dedem “boncuk alem mi” diye sorduğunda, dedeme bakıp, hiçbir dudakta görülmeyecek kadar mesut bir tebessümle “cık” deyiverirmiş.

Köye gelişinin yedinci senesinde, dama hayvanları bakmaya indiği vakitte kuyruklu sokmuş Deli İsmail’e. Ağrısını dindirme imkanını kendi bulsa hiç kimseye seslenmeyecekmiş anlaşılan. İki saat sonra “emmi” diye inlediğini duymuş dedem. Bakmış ki İsmail yatağında yatıyor ve sağ ayağı ta baldırına kadar şişmiş. Babam ve amcam geldikten sonra, sokulan yeri kesip kanını emseler de bir türlü faydası olmamış. Sonra bir sedye yapıp, Deli İsmail’i sedyeye koyup ilçenin yolunu tutmuşlar. Deli İsmail yolda giderken çok geç olduğunu hissetmiş gibi “emmi, hayvanlara kim bakcek gari” demiş. Durmuşlar.  “Sen” demiş dedem farkına vararak yaklaşanın. Deli İsmail yine tebessüm etmiş. İşte şu masamın üzerinde duran, renk renk boncuktan yapılmış, evin eski eşyaları arasında bulduğum cüzdanı dedeme vermiş binbir güçlükle. “Emmi, ürya göcem” olmuş en son sözü.

Onu bizim köyün mezarlığına gömmüşler. Bütün köylü üzülmüş Deli İsmail için. Herhalde mezar taşına ismini yazmayı unutmuşlar. Bu yüzden onun gömüldüğü yerdeki iki mezardan hangisinin ona ait olduğu zamanla karıştırılır olmuş. Yani mezarı belli değil zavallının.

Gelelim cüzdanına. Cüzdanı buluncaya kadar Deli İsmail’i bu evde yaşamış bir deli olarak bilirdim. El ayası kadar büyüklükte olan bu cüzdanın yeşil boncukları arasında beyaz, mavi ve turuncu boncuklarla yapılmış, çiçeğe benzer desenler var. Hepsinden önemlisi ve hatta cüzdandan daha önemlisi, cüzdanın bir yanında “AYİZER”, öbür yanında da “AH FELEK”  yazmakta. Cüzdanı ilk bulduğumda Ayizer kimdi diye sormuştum kendi kendime, hala da sorarım. Hayatımın en meçhul sorusu bu. Ayizer kimdi? Deli İsmail’in deliliğine yetebilecek kadar varlıklı mıydı? Deli İsmail’in neyiydi Ayizer? Deliliği mi? Sebepsizliği, yokluğu ve en çok da üryaları mıydı?

Köyün en yaşlılarına sordum Ayizer adında biri yaşadı mı bu köyde diye. Deli İsmail’in “cık”ına benzer cevaplar aldığımı sandım hep. Onun ilçede on yıl geçirmişliğini göz önünde bulundurarak ve hatta Ayizer’in ilçede yaşadığına inanarak nüfus kayıtlarına bile baktım eskilerin. Yoktu Ayizer. Ve sonra anladım ki o, Deli İsmail’in Ayizer’iydi, mahremiydi. Hiç dokunmamalıydım ona. Ayizer’in kim olduğunu araştırmaktan vazgeçtim, ama hala düşünür dururum bu meçhulü. Yani Deli İsmail’in sevdasını veya “ah feleklik“ oluşunu. Deli İsmail “ah felek” derken akıllı mıydı acaba?

Bunları yaşadıktan sonra bir yanım Deli İsmail olmuştu. Sevdalandığımda benimle birlikte Deli İsmail de sevdalanmıştı. Sevdalarımı onunla birlikte dertleşe dertleşe çektim ben, acılarımın yükünü o hafifletti. Bugüne dek cüzdanını hiç eksik etmedim yanımdan ve artık anlamış bulunmaktayım onu. O deli olmasına deliydi, ama yarinden başkasına da delilik etmemişti. Ayizer kimse işte…

Bir gün bu cüzdanı kendi Ayizer’ime vermeyi düşünüyorum. O gün Deli İsmail’in öyküsü tamamlanmış olacak ve gökyüzü “bi sürü boncukla” dolacak. Benim de hüznüm son bulacak. Bundan eminim…

Latest posts by Tuncay Günaydın (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.