"Enter"a basıp içeriğe geçin

Batı ile Hesaplaşmada Yenildik Ama Kaybetmedik

İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. İsmail Coşkun:

Genel anlamda dünyanın gittiği yeri fark edebilmek için, biraz geriye gidebilir miyiz? Sömürgeci anlayışın bugünkü dünyanın oluşumuna etkisinin izlerini sürebilir miyiz?
Modern dünya, 1500’lerden itibaren ortaya çıkan bir dünyadır. Şüphesiz bu dünyanın ortaya çıkışında, toplumlar ve uygarlıklar arası ilişkilerde yaşanan tarihî hadiseler tetikleyici olmuştur. Bunların başında 1453 İstanbul’un fethi gelir. İstanbul’un fethi ile birlikte ilk kez Doğulu güçlerin, Müslüman güçlerin Türklerin öncülüğünde sınırlarını Avrupa içlerine kadar taşıması söz konusudur. Akdeniz, Osmanlı Türk hâkimiyetine girmiştir. Bu da beraberinde Haçlı Seferleri sonrasında görece Doğu ticaretinde aktif hale gelen Cenevizlilerin, Venediklilerin yani o günkü Rönesans İtalya’sının güç ilişkilerinde ciddi biçimde konumunu yitirmesi anlamına geliyor. İkincisi, zaten kendine yeterliliğin sınırlarında gezen, orta çağ şartlarının bütün sıkıntılarının yaşayan Avrupa’nın şartlarının iyice kötüleşmesi, baskılanmış bir Avrupa söz konusu. Bu anlamda Akdeniz’in kesinkes Türk hâkimiyetine geçişinin Batıyı baskılaması yaşanıyor.
Batı’yı baskılayan Osmanlı
ve değişim süreci
Bu baskı neticesinde o günkü Avrupa’yı oluşturan aktörler olan İtalya, Portekiz, İspanya bir çözüm arayışına girer. Bu çözüm arayışı iki unsura yaslanacaktır: Bir; İslam orta çağının bilgisidir. Çünkü Haçlı Seferleri sonrasında eski çağ bilgisi, bilim bilgisi, dünya bilgisi Batıya transfer olmuştur. Bu bilgilerin başında dünyanın yuvarlaklığı bilgisi gelir. Dünyanın yuvarlaklığı bilgisi, modern uygarlıkla ortaya çıkmış bir şey değildir, eski çağ bilgisidir ama Yeni Çağ’da anlamlı hale gelecektir. Birazdan açacağız.
İkincisi, Haçlı Seferleri sonrasında Avrupalı aktörler şunu öğrendi: Bu Yakın Doğu uygarlık bölgesinin, Mısır ve Mezopotamya’nın daha gerisinde çok daha güçlü uygarlık bölgeleri var. Batı’nın dünya bilgisi genişlemiş, bir ufuk genişlemesi yaşanmıştır. Çin’in, Hint’in, Japonya’nın varlığını fark ettiler. Dolayısıyla bu iki bilgi ışığında, Osmanlı’nın yarattığı baskılamaya bir çözüm arayışı olarak, dünyanın yuvarlaklığı kabulünden ve bilgisinden hareketle hep batıya giderek Doğuya ulaşma, Doğunun zenginlik bölgelerine, Çin’e, Japonya’ya, Hindistan’a ulaşma süreci başladı.

Amerika’nın keşfi
modern dünyayı hazırlar
Dolayısıyla böyle bir bilgi, daha önce Afrika kıyılarını dolaşarak Doğuya ulaşma teşebbüsleri ile birleşince Batı tarihinde yeni bir çağ başlar. Bu çağ biraz da Osmanlı ve Yakın Doğu engelini aşılarak zenginlik bölgelerine ulaşma arzusuyla başladı. Kuzey Amerika Güney Amerika gibi kıtalarla karşılaşmaları beraberinde çok ciddi bir zenginlik imkânını getirdi Avrupa’ya. Buradan itibaren modern dünyanın hazırlık sürecine girdiğini söyleyebiliriz. Amerika kıtası halklarının ürettiği zenginliklerin transferi… Orta Amerika uygarlıklarının Asteklerin, Mayaların, İnkaların ürettiği hazır zenginlikleri, kentsel zenginlikleri; yani altın, gümüş ve eşyaları transfer ettiler.
Bunlar bitince bu kez Afrika kıtasından zenci nüfus hayvanlar gibi avlayarak bu bölgeye aktardılar. Batılı iktisat tarihçilerinin övünerek anlattıkları ünlü Üçgen Ticareti vardır. Üçgen Ticareti şudur; Afrika’dan köle emeğinin Amerika’ya transfer edilmesi; Amerika kıtasından pamuğun, tütünün vs. hammaddelerin İngiltere’ye transferi; orada işlenerek türlü mallar olarak dünya pazarına aktarılması. Doğu ticaretinde de Portekizlilerin bir öncülüğü var; önce Kızıldeniz, arkasından Basra Körfezi, sonra Hindistan’da etkinlikleri söz konusu. İki asır boyunca bu bölgede ciddi bir Portekiz etkinliği olur. Burada daha önce Müslüman tüccarların elinde olan ticareti, ticari ağları tahrip ederler ve bu ticareti bizzat kendileri örgütlerler. Portekizlilerden sonra Hollandalılar ve İngilizler yeni aktörler olarak sömürgecilikte burada boy gösterir.

“Modern uygarlığın temelinde sömürgecilik var”
Bunları niye söyledim? Modern uygarlığın kaynağında ciddi biçimde Avrupa’nın içsel ekonomik evrimi neticesinde ortaya çıkmış bir uygarlık tecrübesi yok. Tam tersine toplumlar arası ilişkilerin yön verdiği; oradaki rol almalar, yeni alanlar oluşturmalar beraberinde modern uygarlığı oluşturdu. Bunun en temelinde sömürgeciliği görüyoruz. Bunu bir küfür gibi söylemiyoruz, olgusal olarak tespit ettiğimiz bir şey; modern uygarlığın kaynağında ciddi biçimde sömürgecilik var. Yalnız, buradan kalkarak modern uygarlık salt bir sömürgeciliktir, soygundur diyemeyiz. Kemal Tahir’in deyişiyle Batı burjuvazisi soyguncudur, sömürücüdür tanımlamasıyla yetinemeyiz. Tamam, sömürgecilik Batı uygarlığının kaynağında vardır, ama aynı zamanda bu sömürgeci ilişkileri sürekli kılmanın yolu, yöntemini ve araçlarını da oluşturmuşlardır. Başka bir ifadeyle Avrupalı güçler toplumsal, siyasi, ekonomik bir uygarlık düzenine dönüştürme başarısını da gösterir. Çeşitli krizlere rağmen artık 3-5 asrı aşan bir uygarlık tarihinden söz ediyoruz. Aynı zamanda bir düzen kurucu tarafı da var, üretici tarafı da var bunu fark etmek gerekir. Bunu atlamak, bizi doğru değerlendirme imkanını yitirmemiz anlamına gelir.

“Batıya akan nehir” meselesini abartmamak lazım
Bunun dışında şunu söyleyeyim, çok ciddi biçimde Haçlı Seferlerinin sonucunda buradaki kentsel tecrübe, teknik tecrübe, medeni tecrübe, toplumsal tecrübe, siyasi tecrübe, bu tecrübelerin gerek bilim düzeyinde gerek teknik düzeyde bir transferi söz konusu. Yalnız bu transferi abartmamak lazım. Sürekli şöyle bir okuma da vardır: Modern uygarlığın kaynağı İslam Medeniyetidir, Müslümanlar cebiri buldu, Müslümanlar matematiği buldu, Müslümanlar ilimde şunu yaptı vs. Bütün bunlar doğru ama bu bilgiyi başka bir şeye dönüştüren de modern uygarlığın kendisidir. Dolayısıyla modern uygarlığın, İslam Orta Çağ kaynaklı olduğu yargısına kadar gider bu. Hatta ‘Batıya Akan Nehirler’ denilerek bir anlamda İslam Tarihini Batı tarihinin parçası kılınıyor. Bu Batı tarih okumasını içselleştirme demektir. Modernliğin, modern uygarlığın kaynağı biziz yönlü açıklamalar, modernliğe doğru akıştan söz ediyor, kitaplar yazıyoruz. Bu, doğru değil; bu, şarkiyatçı perspektifin içselleştirilmesidir.
Farkında olarak ya da olmayarak…
Farkında olarak, olmayarak, evet… Cebiri siz bulmuş olabilirsiniz. “Body of Lies” diye bir film var, orada esas oğlanın söylediği bir söz var: ‘Cebiri siz bulmuş olabilirsiniz ama otomobili de biz yaptık.’ Modern uygarlığın bu eski bilgiyi bir başka bir düzeye taşıması söz konusu. İkinci bir şey daha var: Modern uygarlık günahkâr bir uygarlıktır. Hangi bakımdan? Sömürgecilikle, soykırımla, yağmayla, etnik temizlikle, aşırı şiddet kullanımıyla, bütün insani değerlerin gündelik hayattan kovulmasıyla… Bu anlamda ciddi günahları var. Siz ‘Modern uygarlığın kaynağı İslamiyettir’ dediğinizde, modern uygarlığın bütün olumsuzluklarını da İslam tarihine çekmiş olacaksınız. Böyle bir bağışlatma durumu söz konusu… Hayır, modern uygarlık geçmişteki insan birikimini, tecrübesini Müslümanlar dahil kullanmıştır. Ama başka bir dünya görüşüyle, kavrayışıyla bunu akılcılaştırarak, çıkar odaklı düşünerek, büyük bir pragmatizmle… Dolayısıyla mesele, İslamiyet’in Orta Çağda ürettiklerini alarak bir düzeye gelmiş meselesi değil. Bu bilgiler o günkü insanlığa mal olmuş bilgilerdir, bunu transfer etmiştir ama o zihniyetle, o değerlerle birlikte değil, başka bir şeye dönüştürmüştür.
İkincisi, Batı felsefesinin İslam felsefesine, İslam düşüncesine sadece aracılık rolü veriyor. Nasıl bir aracılık? Bütün Batı kaynaklı felsefe tarihleri İslam düşüncesine verilen rol Eski Çağ düşüncesinin İslamiyet aracılığıyla Batıya aktarılmasına aracılık etmesi rolüdür, konumudur. Bu, İslamiyet’i, İslam tercrübesini, uygarlığını, gücünü görmezlikten gelme, dışarıda bırakmadır; esas rolünü görmezlikten gelmedir; sizin rolünüz eski bizim atalarımızın tecrübesini, Eski Çağ Yunan tecrübesini bize aktarmaktan ibarettir demektir. O günkü İslami ilim çevrelerinin yarattıkları, yapıp ettikleri bunun ötesinde bir şeydir ve belli bir iddiası vardır, bir dünya kavrayışı vardır, başka bir gözle bu klasik mirasla ilişki kurmak ve bakmak durumundayız. Klasikler, klasik mirasla ilişki konusu son derece önemli bir konudur, şimdiki söyleşimizin konusu değildir.

“Cruose, bir sömürgeci el kitabıdır”
Siz neden sömürgeci Avrupanın sembol kitabı olarak Robinson Crusoe’yu görüyorsunuz?
Sanıyorum, Daniel Defoe’nin kitabı 1719 yılında yayınlandı. Robinson Crusoe, üç kitaptır. Birinci kitap, bugün artıl basitleştirilmiş biçimiyle çocuk kitabı haline gelmiş metinde ele alınan hikaye, bir ıssız ada öyküsüdür. Kitap tam metin haliyle bugün Türkçe’de, Akşit Göktürk’ün çok güzel bir ter tercümesiyle var. İlk kitap, bir ıssız ada öyküsünden çok, bir sömürge idaresinin kuruluşu hikayesidir. İkinci kitapta, kahramanımız buradan elde edilen zenginliklerle geleneksel ticaret yollarında bir ticari sefere girişir. Afrika’yı dolanır, Madagaskar’a gelir, Basra Körfezi’ne gelir, Hint Okyanusu’na gelir, Çin’e gider, Orta Asya’dan geçer kuzeye yönelir Moskova’dan Baltık’a geçer, Baltık’tan Hamburg’a geçer… Bütün bunlar geleneksel ticaret yollarının üzerinde bir hareketliliktir. Üçüncü kitap ise kahramanın üzerinden yazarın ahlaki, felsefi, pedagojik değerlendirmelerde bulunduğu bir kitaptır. İlk kitap 1719’da yayınlandığında inanılmaz bir ilgi görür, 3 ayda 80 bin satar. Dikkat edin, o gün bugünkü okuryazarlık oranı yok, o yüzden 80 bin olağanüstü bir rakamdır.
Niye bu kadar satmış?
Çünkü dönemin ruhunu mu yakaladı. Robinson Crusoe tam da bu ortamda oluşmakta olan sömürge dünyasına ilişkin deneyimlerin romanlaştırılmasıdır. Robinson Crusoe metni kesinlikle bir çocuk kitabı değildir, tamamıyla yetişkinlere yönelik bir metindir. Kısası şudur: Robinson Crusoe, oluşmakta olan sömürge dünyası konusunda o günkü Avrupalı insanı bilgilendiren bir kitaptır. Bir adada bir düzen nasıl kurulur, tabiatta tek başınıza kaldığınızda nasıl ilişki kuracaksınız, nasıl yaban olan hayatı evcilleştireceksiniz, kazaya uğramışsanız malzemeleri kullanarak yeni bir hayatı nasıl inşa edeceksiniz, oradaki yerli halklarla nasıl ilişki kuracaksınız; o sömürgeci deneyimine katılmış İspanyol, Portekiz, İngiliz, Hollandalı unsurlardan, gemi kazalarından arta kalan unsurlardan yararlanarak adada nasıl bir düzen kuracaksınız? Bu anlamda Robinson Crusoe, rehber kitaptır; bir sömürge coğrafyasında nasıl davranacağınızın el kitabıdır. Sömürgeciliğin İşler ve Günler’idir. Defoe modern bir Hesiedos olarak bize bir hikaye anlatarak kılavuzluk etmektedir. O coğrafyaya gitme inancında olan insanlara oranın yolunu, yöntemini, usullerini, araçlarını gösterir. Nitekim kendisi adada bir sömürge düzenini kurar hikâyenin sonunda, bir zenginliğe de ulaşır, anavatana geri döner, metropole geri döner, İngiltere’ye geri döner, adaya geri döner.

“Fatih’in ikinci kızıl elması Roma’dır”
Doğu milletlerinin sürekli olarak Batıya yönelişlerini nasıl açıklamak gerekir?
Osmanlı tarihinde Doğu, yani İran ya da Mısır hiçbir zaman esas cephe olmamıştır, esas cephe diğer taraftır, Avrupa’dır, bir karşılaşma alanıdır, bir etkinlik alanıdır. Biraz Sasani-Bizans çekişmesini devralarak… Osmanlılar bu çekişmeyi doğu lehine çözer, yani Bizans’ı aşar ve Orta Avrupa içlerine kadar gider. Fatih’in de İtalya’ya yönelmesi de boşuna değildir. Roma bir kızıl elmayı da oluşturmuş Müslüman ufkunda. Biz sadece İstanbul’un fethiyle ilgili hadisi biliriz. Ama şu da var: İki Roma feth olunmadan asla kıyamet kopmayacaktır. Bunu niye söylüyorum, Müslümanların ufkunda var, bir imparatorluk tecrübesi olarak Roma var. Dolayısıyla Fatih’in Roma’ya yönelmesi boşuna değildir.

“Batı uygarlığı yıkıcı olduğundan kendinden önceki tecrübeleri
tahrip etmiştir”
Günümüzde Avrupa’nın sömürgeci ruhla, kendi toplum yapısını yaygınlaştıracak halde yükselmesinin karşısında umut var mı?
Modern uygarlığın kaynağında çok temel bir olgu olarak sömürgeciliği tespit ettikten sonra şunu söylemeliyim: Modern uygarlığı salt sömürgecilikle değerlendirirsek Batı tecrübesini, modern uygarlık tecrübesini atlarız. Batı uygarlığının ciddi biçimde üretici niteliklerini de görmek lazım. Bunu büyüleyici bir tarzda ve burjuva sınıfına hayranlıkla, Marx’ın Manifesto’sundaki cümlelerinde görürsünüz. Orada diyor ki, burjuva uygarlığını Haçlı Seferlerini aşan bir nüfus hareketleri meydana getirdi; gotik katedralleri aşan devasa yapılar meydana getirdi; eski üretim düzenlerini yıktı, yeni üretim düzenlerini kurdu. Böylece Marx, üretici boyuta ciddi bir biçimde dikkat geçer. Bu okuma da, çözümleme de doğrudur. Batı uygarlığı üretici bir uygarlıktır. Bununla birlikte Batı uygarlığı aynı zamanda yıkıcı bir uygarlıktır. Kendisinden önceki tüm uygarlık tecrübelerini gerçekten ya tahrip etmiştir ya da yeni durumla uyumlu olmaya zorlamıştır. Yıkıcı karakteri dolayısıyla kendisinden önceki tüm uygarlık tecrübelerini ortadan kaldırmak ve değişime zorlaması dolayısıyla kötüsü geldiğinde, içinde yaşadığımız uygarlık aşılamaz bir kriz ya da tıkanma durumunda kaldığında önümüzde farklı seçeneklerden hareket etme imkânımızı, alternatif çıkış yollarını, tecrübelerini ortadan kaldırdı. Bu anlamda modern uygarlık tahripkâr, yıkıcı bir uygarlıktır.

“İki direnç potansiyeli kaldı: İslamiyet ve Çin”
‘Bu dünyaya, bu uygarlığa kim direniyor?’ dediğinizde; daha çok eski dünyanın, Akdeniz merkezli ve Uzak Doğu merkezli uygarlık havzalarının, tarihsel uygarlık bölgelerinin bir direnç potansiyeli taşımaya devam ettiğini görüyoruz. Onun dışındaki modern uygarlık tüm coğrafyada ne Afrika bıraktı, ne Orta Amerika uygarlık tecrübeleri bıraktı; çok ciddi biçimde dönüştürdü. Geriye İslamiyet ve Çin gibi iki tarihsel uygarlık bölgesi kaldı. Hindistan ise çok ciddi biçimde sömürgeci deneyime maruz kalmanın getirdiği tarihsel imkânlarını yitirmiş gözüküyor. Kuzey Afrika’dan tüm Dicle-Fırat bölgesine kadar coğrafyamızda yaşanan bütün tahribata rağmen hâlâ İslamiyet Batı uygarlığına karşı, bir şey üretebilme imkânını vaat eden tek uygarlık bölgesi olarak karşımızdadır. Çin’i de yine aynı şekilde zikredebiliriz.
21. yüzyıla girilirken bu umudun devam ettiğini söylüyorsunuz?
Tabiî ki, kesinlikle…

Batı ile hesaplaşmada yenildik
ama kaybetmedik
Son dönemde yeni operasyonlara girildi…
Kesinlikle, zaten problemin kaynağı da budur. Sizin sorunuza gelirsek; bir karşılaşma ve sonrasındaki toplumsal değişme süreci bu modern uygarlık karşısında İslam dünyası, Türkiye nerede duruyor? Öncelikle şunu söyleyelim: Türkiye’nin çok önemli bir şansı var, çok ciddi bir tarihi tecrübesi var. Bırakın Orta Asya tecrübesini, Çin ve Hindistan ile olan tecrübeyi, İran tecrübesini, Yakın Doğu tecrübesini; bir Osmanlı tecrübesi var. Osmanlı tecrübesini dahi bir kenara bıraksanız iki asırlık bir modernleşme tecrübesi var. Bu tecrübe çok kıymetlidir. Şunun için kıymetli; asla bu Türkiye coğrafyası diğer coğrafyalarda yaşanan sömürge deneyimini yaşamadı. Bir aktör oluş, özne oluş pozisyonunu sürekli korudu, bu son derece önemli bir şeydir. Özgüvendir, kendi kaderi üzerinde kendisinin söz söylemesi iddiasını sürdürmedir, kararlılıktır…

Osmanlı Batı tarzı bir toplum yaratmak istemedi
Bu anlamda Batı ile karşılaşmada, biz yenildik ama bu yenilgi bir kaybediş değildir. Belli alanlarda güç kaybına yaşadık, dağıldık, küçüldük ama sürekli de modern uygarlıkla karşılaşmayla oluşan bu şartlarda, bu karşılaşmanın sonuçlarını da yaşayarak kendimizi her koşulda var etmeye, yeni koşullarda üretmeye ilişkin bir politikamız oldu, arayışımız oldu. Bizim tarihimizde buna, yenileşme politikası diyoruz; batılılaşma, modernleşme, çağdaşlaşma diyoruz. Osmanlı modernleşmesi herhangi bir biçimde Batı benzeri olmak, Batı tarzı bir toplum yaratmak, Batılı bir siyasal sistemi buraya transfer etmek gibi bir modernleşme özelliği yoktur. Kendisi kalarak, kendisini koruyarak, modernliğin imkânlarından, sonuçlarından, araçlarından, yollarından, usullerinden yararlanarak kendisini yeni şartlarda üretmeye yönelik bir politika izlemiştir.
Böylesine özgün bir model üretmiş midir?
Sonuçta bu özgün Osmanlı modernleşmesi izlekleri itibariyle bakıldığında çok önemli bir tecrübedir ama… I. Dünya Savaşı gibi büyük kayıpla neticelenen bir deneyimden söz ediyoruz… Orada şu var; bir modele dönüşmesi sizin bağımsız iktisadi ve siyasî temel yaratmanıza bağlı bir hadisedir. Bu temeli yaratamadığınızda varlığınızı sürdürüyorsunuz ama bir alternatif olarak, bir model olarak, bir siyaset olarak öne çıkamıyorsunuz. Sorun orada… Bu koşullarda kendisini üretme çabasına, devam ettirme çabasına olağanüstü gayret etmiş ve üretmiş de bir coğrafyadan söz ediyoruz. Büyük kaybedişleri yaşadı bu coğrafya…
1908 veya 1914 olmasaydı…
Eğer Osmanlı modernleşmesi –ki Abdülhamid dönemi modernleşme bu işin doruğudur-, bu şartlar yaşanmasaydı, I. Dünya Savaşı yaşanmasaydı ve biz büyük bir kayba uğramasaydık; Osmanlı büyük devletler arasında olmaya devam edebilirdi. Çünkü çok ciddi biçimde okullaşma, eğitim, sanayileşme, bürokrasi, ordunun toparlanması söz konusu… Bunlar çok ciddi süreçlerdir… Ama bütün bu ürettiklerimizi biz I. Dünya Harbi’nde kaybettik. Bu anlamda bir modele dönüşmeden söz edemeyiz ama çok ciddi biçimde o koşullarda bu Osmanlı tecrübesi mücadele etti, bir başarı ortaya koydu. Ne var ki I. Dünya Savaşı bütün bu yapıp ettiklerimizi, yetişmiş insan kaynaklarımızı, müesseselerimizi, hafızamızı, tecrübemizi çok şeyimizi götürdü. Büyük hasarlandık.

“Türk modernleşmesinde
iki kırılma noktası I.Dünya Savaşı
ve 1923 sonrasıdır”
Osmanlı modernleşmesinde kırılma noktası neresidir size göre?
Birincisi şu: I. Dünya Savaşı, çok temel bir hadisedir. Sadece iktidar değişimi üzerinden, yani ‘İttihat Terakki geldi, biz kaybettik’ şeklinde okumaktan yana değilim. Tam tersine İttihatçılar, Abdülhamid iktidarını devirerek geldiler ama bir çok bakımdan da Osmanlı modernleşmesini Abdülhamid tarzı götürmeye de, politikaları uygulamaya da devam ettiler. Ama I. Dünya Savaşı esas kırılmayı oluşturdu. İkinci kırılma kesinlikle 1923 sonrasının siyasi iradesinin ve kadrolarının o günkü şartlarda bir çıkış yolu görerek, Osmanlı modernleşmesinden farklı olarak bütünsel ve bütünsel olduğu ölçüde radikal bir modernleşme programına yönelmeleridir. Bu, Osmanlı’nın tercih ettiği bir şey değildir; Osmanlı, modernliği, modern uygarlığı bir teknikler, araçlar toplamı olarak görmüştür. Yani okul olarak görmüştür, ordu düzeni olarak görmüştür, bürokratik işleyiş düzeni olarak görmüştür, eğitim olarak görmüştür; yeniçerinin harp ettiği usullerin artık aşıldığını görüp modern ordu tarzında örgütlenmeyi transfer etme anlamında görmüştür. Toplumsal alanı, kültürel alanı, dinsel alanı, eğitim alanını ya da semboller alanını değiştirmeyi, dönüştürmeyi kapsamlı bir toplumsal modernleşme projesi yürütmemiştir.

“Devlet topluma dayanmazsa
kriz olur”
Askerî olarak gördükten sonra toplumsal olarak da görmesi gerektiğini fark etmiyor mu?
Osmanlı bunu tercih etmiyor. Nereden anlıyoruz? Sembolleri koruyor, hilafeti koruyor, medreseyi koruyor, toplumsal gündelik ilişkilere müdahale etmiyor… 1923’ten sonra olan ise şudur: Çok radikal bir biçimde toplumsal alanda, kültürel alanda, bir modern devlet örneğinde olduğu gibi, türdeş bir toplum yaratma kaygısıyla olağanüstü bir radikal bir proje yürütülüyor. Bu proje ikinci bir kırılma değil de zayıflık, yumuşak karın alanı oluşturuyor. Bu nedir? Tarihten kopuyorsunuz; coğrafyadan, yani Osmanlı mirasından kopuyorsunuz; Osmanlı’yı Osmanlı kılan daha önceki İslamiyet tecrübesinden kopuyorsunuz; şehirden kopuyorsunuz. Çünkü şehri, özellikle Osmanlı döneminde şehri de reddediyorsun, köyde Türk aramaya gidiyorsun; köyde yerli ve milli kültür aramaya gidiyorsun. ‘Halka doğru, Türk’e doğru’ sözleri bu dönemin laflarıdır.
Bana göre o gün için Mustafa Kemal’in söylediği söz, o yenilgi şartlarında, kıstırılmış şartlarda anlamlı olabilir; yani “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü… Bunu şöyle de okuyabilirsiniz: ‘Bize karışmayın, bize müdahale etmeyin, biz de dışarıya ilişkin, coğrafyaya ilişkin bütün iddialarımızdan vazgeçiyoruz.’ Bu anlamda Mustafa Kemal’in bu sözünü, müdafaa pozisyonunda edilmiş bir söz olarak görmek lazım, kutsal bir ilke olarak görmemek lazım. Müdafaa konumunda edilmiş bir sözdür.

“The Cemaat hadisesi,
23 kırılmasının sonucudur”
Dolayısıyla I. Dünya Harbi sonrasında hem bir kırılma, hem de bir zafiyet alanı oluşturma var. Çünkü tarihe, coğrafyaya, değer alanına, kültür alanına yaslanmadığınızda, bir de daha temel bir kırılma alanı yaşanıyor. 23 sonrasında İlk defa toplum-devlet ilişkileri ciddi biçimde hasar alıyor; toplum devlete olan, bürokrasiye olan, siyasete olan güvenini yitiriyor. Bu, son derece önemli bir şey… Eğer devlet topluma yaslanmıyorsa, burada meşruiyet krizi var demektir. Siz kendi insanınıza yaslanmıyorsanız, insanınız da kendi devletine güvenmiyorsa –bir meşruiyet krizi var demektir. Devlet – toplum kopukluğu, bu ikisi arasında gerilim halinin ortaya çıkması meşruiyet krizinin ötesinde bir gerilim alanını, yeni bir problem alanını doğurur. Doğurmuştur da. Toplum içerisinde çok farklı gruplar, dini, kültürel, etnik bu gerilimde kopuş sürecine girdiklerinde, sizin kendi insanınızı yitirme durumunuz, kendi insanınızın, vatandaşınızın uluslararası güçlerin, aktörlerin askeri haline geldiğini görüyorsunuz. Çok farklı grupları ülkeye, devlete, topluma, coğrafyaya yabancılaşma olgusunun arkasında biraz da bu devlet toplum kopukluğunun bir meşruiyet krizinin ötesinde gerilime evrilmesi vardır. Sonuçta kendi insanımızı kurda kuşa yem etme durumu yaşanıyor. Bugün yaşadığımız bu “The Cemaat” hadisesi tamamıyla 1923 sonrasındaki kırılmalardan… Dinî grupların, dinî alanın tevhid-i tedrisat, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi uygulamalarla tamamıyla toplum dışına itilmesi, legal alanın dışına itilmesi, anormal görünmesi, hastalıklı tehlikeli tehdit olarak görülmesi; beraberinde bir gerilimi getirdi. Bunu sistemin dışına atıyorsunuz… O zaman da Soğuk Savaş döneminde uluslararası aktörler, çok ciddi biçimde -burada dindarlık, sol ya da seküler olması fark etmez-, devletiyle gerilimi olan grupları, devşirebiliyor, onlara rol verebiliyor, onları araç kılabiliyor… Kılmıştır da…

“Modernleşmede güçlü olduğumuz alan roman ve şiirdir”
Bizim modernleşme hayatımızda edebiyat nasıl bir yer işgal ediyor? Edebiyat üzerinden değişimi nasıl nitelersiniz?
Modernleşme ile beraber geleneksel yeni yazım türleriyle karşılaşıyoruz, güçlü alanlar olduğu için buradan örnek verelim: Bunlardan bir tanesi edebiyattır, yani romandır, öyküdür, hikâyedir; diğeri de şiirdir. Modern edebiyat ile kurduğumuz ilişkide biz tiyatro ile de ilişki kurduk, plastik sanatlarla da ilişki kurduk, modern sanatın farklı şubeleriyle de ilişki kurduk ama ilgi çekici bir biçimde edebiyatta çok başarılı ve güçlü örnekler koyduk. Bu niye? Çünkü bizde modern nesirden önce de güçlü bir nesir geleneği vardı, güçlü bir tahkiye geleneği vardı, güçlü bir hikâye anlatıcılığı vardı. Burası Binbir Gece’nin coğrafyası… Şiir yine çok güçlü bir gelenektir. Modernleşme ile beraber biz burada başka bir tecrübe edindik; modern şiirle karşılaştık, güçlü bir şiir ortaya koyduk. Niye? Çünkü burada bunun yerli gelenekleri vardı ve biz bu geleneğin üzerine o modern usul ve araçlarla yeni bir edebiyatı ortaya koyduk, başarısı budur. Tiyatro hâlâ sübvanse edilen, kamuca desteklenen bir alandır. Çünkü çok basit bir karşılaştırmadır, birincisi bu. İkincisi, Türkiye’nin çok temel bir hikâyesi vardır, gerilim alanı vardır; bir tane sorunu vardır, modernlik sorunudur. Modern uygarlıkla karşılaştık, bu karşılaşma neticesinde hem direnme imkânlarını geliştirmek için, var kalabilme için bir yola koyuldu; hem de bu modern olanla ilişkiye geçti. Bütün öykümüz, bütün siyasetimiz, bütün reform çabalarımız, bütün tarihimiz, bütün estetiğimiz bu sorunun etrafında oluşmuştur. Modernlikle girdiğimiz ilişkinin bütün hikayesi çeşitli düzeylerde sancıları, sonuçları, yararları, çıktıları, başarıları etrafında oluşmuştur. Sosyal bilimlerde de böyle… Türk sosyolojisinde klasikleşen metinlerin tamamı modernlik meselesine odaklananlardır. Bakın Şerif Mardin diyoruz, Din ve İdeoloji diyoruz; Mümtaz Turhan diyoruz, Kültür Değişmeleri diyoruz; Baykan Sezer diyoruz Batı sosyolojisi ile girdiği hesaplaşma; Gökalp diyoruz, Baltacıoğlu diyoruz, Hilmi Ziya Ülken diyoruz, Erol Güngör diyoruz… Türk sosyolojisinde klasikleşen metinlerdir bunlar… Tamamı modernlik meselesine, esas yaraya, esas gerilime dokundukları için klasikleşiyorlar. Türk edebiyatında da hâlâ Felatun Bey’le Rakım Efendi, hâlâ Araba Sevdası, çok çağdaş…
Araba Sevdası’na nasıl bir anlam yüklüyorsunuz?
O dünyaya özenti, yeni zenginlik, mirasyedilik hepsi züppelik, oturmamışlık, sindirilmemişlik… Felatun Bey çizgisi sürüyor günümüze kadar, oturmamışlık, yerleşik olamama anlamında. Rakım ismi gibi çalışkan, üretken, hesabı kitabı bilen, nasıl davranacağını bilen biri… Batı ile ilişkiyi kurarken, o tarz bir modernleşmeyi önerir Ahmet Mithat Efendi. Felatun bey, tamamıyla hayalci, mirasyedi, beceriksiz, nasıl davranacağını bilmeyen, oturmasını kalkmasını bilmediği gibi başka şeyleri de bilemez; Batılılaşma gerilimine dokunduğu için. Kemal Tahir’in Kemal Tahir olması da bu meseleleri sorguladığı içindir; nasıl bir siyaset ortaya konulduğunu ya da konulamadığını tartıştığı içindir; bizim siyasî toplumsal tecrübemize, bu modernleşme maceramıza dokunup tartışmaya açtığı içindir, eleştirdiği içindir. Tarık Buğra, aynı bu hikâyelere dokunmuştur.

Türkiye, sürekli bir toparlanma sürecindedir
Bütün bu hikâyeyi sürekli irdeleyen bir insan olarak modernleşmemizin nasıl bir evrede olduğunu söyleyebilirsiniz?
Öncelikle biz büyük kayıplar yaşadık. III. Selim’den bu tarafa Batılılaşma tecrübesi dediğimiz modernleşme önemli bir tecrübedir. Kesinlikle dönüp dönüp farklı gözlerle ve araçlarla irdelenmesi, bakılması ve bugüne dair sonuçlar çıkarmamız gereken bir tecrübe alanını oluşturmaktadır. Biz bir imparatorluğu kaybettik. Sonrasında da İslam coğrafyasında tek bir siyasi merkez olarak sömürge deneyimini yaşamadan bağımsız devlet olma hüviyetimizi koruduk. Bu anlamda Milli Mücadele son derece önemlidir. Türkiye, 1920’lerden itibaren bir radikal modernleşmenin yarattığı bir devlet-toplum ilişkilerinde hasarlarla bir meşruiyet krizi yaşamıştır ama Türkiye çok ciddi biçimde yol almıştır. 1930’ların Türkiye’si, 1920’lerin Türkiye’si değildir; 1940’ların Türkiye’si de 20’lerin 30’ların Türkiye’si değildir. Sürekli bir toparlama sürecinde olan, güç biriktiren; toplum olarak da, müesseseler olarak da, ekonomi olarak da, siyaset olarak da ülkemiz toparlayan bir yönde seyretmektedir.

“Devlet kendini kurmaya devam ediyor”
1950’li yıllar da önceki 30 yıla göre iyiydi. 1970’ler çok kötüdür. Düşük yoğunluklu çok ciddi bir iç savaş deneyiminin yaşandığı, ekonominin tamamıyla yerle bir olduğu, dışarının ciddi bir biçimde başka türlü baskıladığı Soğuk Savaş’ın bütün sıkıntılarını yaşadı. Ama 1980’den sonra Türkiye tekrar kendisini toparlama sürecine girdi. 1990’lar yine bir kötü bir kırılma evresini oluşturuyor. Bunu bizim kuşak yaşadı, sizin kuşak yaşadı. Ama 2000’lerden itibaren Türkiye bana göre eğitimde, insan kaynaklarını yetiştirme anlamında ivme kazandı. Bugün mühendisimiz var, bugün doktorumuz var, bugün sosyoloğumuz var, bugün edebiyatçımız var. Katılırsınız katılmazsınız, dünya çapında edebiyatçı çıkan bir coğrafyadan söz ediyoruz, bir gelişmişlik göstergesi olarak söylüyorum.
İktisadi ve siyasi olarak güçlenen, müesseseleri toparlayan bir Türkiye var. Ben mizaç olarak iyimser bir insanım: Türkiye bu anlamda çok ciddi bir gelişme içerisinde toparlıyor, toparlamaya da devam edecek. O anlamda modernleşme Osmanlı modernleşmesinin, Cumhuriyet döneminin birikimleriyle, tecrübeleriyle kendisini kurma süreci devam ediyor. 1918’de kaybettiğimiz, 1923’ten itibaren tekrardan kurduğumuz devlet kendisini kurmaya, müesseseleştirmeye devam ediyor. O anlamda olumlu bir seyrin yaşandığını söyleyebilirim. Seyir kendiliğinden olmaz. Bizden öncekiler çabaladı, çalıştı, taş üstüne taş koydu. Bize düşen de aynı. Çalışacağız, çabalayacağız, üreteceğiz, kendimizi var edeceğiz. Başka yolumuz yok.

Bu yazı yorumlara kapalı.