"Enter"a basıp içeriğe geçin

Beyaz Perde

Beyaz bir geceye dehşetle uyandı. Dört yanını göz ağrıtan sonsuz bir beyazlık sarmalamıştı. Bu halini, bir adada mahsur kalmış bir yolcuya benzetiyordu ihtiyar. Sonsuz, kıpırtısız bir deniz etrafını çevirmişti. Üstelik gökyüzünün mavi cilasından eser yoktu. Bulutlar, boğucu bir düzlükle gökyüzüne bir perde gibi inmişti. Hayal gücü bu durgun beyazlıktan bunalmış halde şiddetle karşı çıkardı bu sıradanlığa. Öyle ya, bu beyaz deniz, daima işlemesi ve genişlemesi gereken zihin nehrinin önüne çekilmiş bir setti. Zihni efsunlu bir nehir gibi çağlıyor, yatağında debeleniyor, lakin seddin ardına geçmeye muvaffak olamıyordu. Bu da ihtiyarı bunaltıyordu. Yalnızca ara ara bu durağanlık bulutların dalgalanmasıyla sarsılıyor, aralarında belli belirsiz insan siluetleri beliriyordu. Ama bulutlar yine alışageldikleri vaziyeti aldıklarında onlar da kayıplara karışıyordu. Ara sıra bu siluetlerin konuştuğu zannına kapılırdı. Rüzgârdan oluşan fısıltılarla birbirlerine seslendiklerini hayal ederdi. Geneldeyse bunların yalnızca rüzgârların bulutların arasından geçerken çıkardığı uğultular olduğunu düşünürdü. Öyle ki, içinde bulunduğu duruma kendince anlamlar yüklemeye başlamıştı. Fısıltılar, göğün ötesinde yaşayan devlerden geliyordu. Zaman içinde ancak duyabildiği fısıltıları seçebilmeyi de öğrenmişti. Birinin sesi diğerlerine nispeten daha kalındı. Biri daha yumuşak ve kadınsıydı. Bir tane daha vardı ki ihtiyar en çok onu seviyordu. Gökyüzünde beliren silueti küçücüktü, sesiyse cıvıl cıvıl ve incecik… Bazen öyle coşkulu oluyordu ki sesi fısıltı boyutunu geçip ihtiyarın kulağına kadar varmıştı.
“Dede…”
Sonu gelmez beyazlığın ortasında, bu sesler tek meşguliyetiydi. Yıllar önce okuduğu bir kitaptan hapsolmayı özetleyen şu konuşmayı hatırladı.
“On bir bin altı yüz altmış beş,” diyordu bir mahkûm, ardından da açıklıyordu. “Hücremdeki taşların sayısı…” Yaşlıca olan arkadaşıysa gülümsemekle yetinmişti.
“Hâlâ onlara isim vermedin demek…”
Onların daha şanslı olduklarını düşündü birden, hiç değilse hücrelerinde sayacak ve isim verecek taşları vardı. Ayrıca bir şekilde buluştuğu arkadaşı… Hatta görevi ona acı çektirmek olsa da zaman zaman gördüğü bir de gardiyanı… İhtiyar biraz daha düşününce hareket etmekte bile onun daha özgür olduğunu fark etti. O hücresinde gezinmekte serbestken, kendisi şu sonsuzlukta bir adım dahi atamıyordu. Bazen deniyordu ayağa kalkıp, koşarak şu beyazlıktan kurtulmayı… Ama hemen görünmez bir el koluna yapışıyor ve onu anlaşılmaz bir şefkatle yerine oturtuyordu.
Ara ara gökyüzündeki canlılar ihtiyarın haliyle de ilgilenirlerdi, yahut ilgilenirmiş gibi yaparlardı. O zaman fısıltıları zar zor duyulabilen kelimelere dönüşürdü.
“Nasılsın baba?” ya da “Günün nasıl geçti?” soruları en sık duyduklarıydı. Bunları bazen duymazdan gelir, bazen de geçiştirirdi. Duymazdan gelişi konuşmak istemeyişinden değildi. Yalnızca o kadar nadir konuşuyordu ki bir hata yapıp gülünç duruma düşmekten korkuyordu. Kendi sesi bile artık bir yabancı olup çıkmıştı.
İlk zamanlar farklı şeyler de duyardı.
“Aylığını bugün çekmeye gidiyorum.” Zamanla bu cümleyi de duymamaya başlamıştı. Belli ki artık dünyalarına mülteci olarak gelen bu adamdan izin almaya gerek duymuyorlardı.
Bazen ihtiyarı dehşete düşüren seslerin de geldiği oluyordu. Bu sesler bir sokak kavgasını andırıyordu. Genelde kalın sesli olanın baskınlığıyla sonuçlanıyordu bu kavgalar. Ufak olan hemen ortadan kaybolur, kadınsı sesli olan da genelde bağırarak karşılık verir, bazen de ağlardı. Bir keresinde siluetlerden birinin diğerine vurduğunu görür gibi olmuştu. Ama bu görüntü de, ihtiyar henüz ne olduğunu tam seçemeden beyazın arasında yitip gitmişti.
Bu mahpus hayatını niçin yaşadığını da merak ederdi. Okuduğu kitaptaki adamın bir iftira sonucu hapse düştüğünü hatırlıyordu. Ama kendisine niçin bu hale düştüğü dahi söylenmemişti. Anılara karşı da zihninin misafirperver olduğu söylenemezdi. Yalnız hayaletler ve kısa bir anı dolaşırdı zihninde. O zaman bu seslerin sahipleri henüz koyu bir beyazlığın arkasına gizlenmemişlerdi. Daha ziyade bir tül perdenin ardındalarmış gibi görünüyorlardı. O zamanlardan bir adam hatırlıyordu, ince uzun boyluydu ve beyazlar içindeydi. Şu an sürekli duyduğu seslerin sahipleri de oradaydılar. Bir kadın ve adam… İkisini uzun zamandır tanıdığını hissediyordu. Lakin kadının yüzüne baktığında hissettiği nedensiz sevgi, yakınlık ve muhabbeti adamda bulamıyordu. Kadın onun için tanıdık, aşina bir yüzdü. Uzak geçmişten bir hatıra… Diğer adamsa bir duvardı. Soğuk ve sert… O gün geçen konuşma tekrar kulağında canlandı.
“Gözündeki katarakt ilerliyor. Korkarım pek yakında göremeyecek. Uzun süredir kulaklarının da işitmediğini söylemiştiniz değil mi?” Önündeki dosyaya tekrar göz attı. “Ah, evet yaşlılıktan kaynaklanan hafıza kaybı da varmış.”
“Peh, bunadığını biz de biliyoruz.”
Kadın, eşini duymazdan geldi.
“Ameliyat etmeyecek misiniz?”
“Oldukça yaşlı, şekeri de çok yüksek” dedi doktor. “Ne yazık ki yapabileceğimiz pek bir şey yok.”
Ve pek kısa bir süre sonra, beyaz perde ihtiyarın gözüne çöktü.

Latest posts by Taha E. Yücel (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.