"Enter"a basıp içeriğe geçin

Büyük Hülyaların Küçük Adamı: Tanpınar

Üç tür büyük insan vardır; biri eseri, ikincisi yaşamı üçüncüsü ise hem eseri hem yaşamıyla büyüktür. Yaşamıyla büyük insanların eserleri zayıf, eserleriyle büyük insanların yaşamı zayıf, eseri ve yaşamıyla bütünleşmiş sanatçıların hayatı da eseri de ihtişamlı ve büyük
olur.

Dünya edebiyatına baktığımızda daha çok trajik hayatlardan büyük eserler çıktığını görürüz. Hem yaşamı hem eseri büyük olan sanatçı pek azdır. Batı’da Goethe, Tolstoy bizde Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal eserleri ve yaşamıyla büyüktür. Dünya edebiyatında eserleri büyük, hayatları trajik olan o kadar sanatçı vardır ki, bunların yalnızca ismini saymak bile belli bir çaba gerektirir. Bu anlamda Batı’ya baktığımızda Dostoyevski, Balzac, Baudeleare, Nietzsche isimlerinin öne çıktığını görürüz. Edebiyatımızda ise ilk akla gelenler Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa’dır. Bu sanatçılar yaşamlarıyla trajik bir hayat yaşamış ama eserler ortaya koymuşlardır. Eserlerindeki büyüklükle hayatlarındaki zavallılık orantılıdır. Sanki o büyük eserleri yazmak için o trajik hayatı yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Burada ünlü yazar Oscar Wilde’in o meşhur sözü akla geliyor: “ben dehamı hayatıma, kabiliyetimi ise eserime verdim.” Bu sözü söyleyen Wilde de tıpkı Meriç ve Tanpınar gibi hayatı trajik şekilde yaşayanlardandır. Cemal Süreya’nın “biz yaşamın acemi çocuklarıyız” mısrasında söylediği gibi bu sanatçılar hayatın acemisi olmuş, yarım yamalak yaşamışlardır. O küçük dünyalarından büyük eserler yaratmışlardır.

İnci Enginün-Zeynep Kerman’ın “Günlüklerin Işığında Tanpınarla Başbaşa” Tanpınar’ın günlüklerinden hareketle hazırlanmış bir kitap olarak bu konuda daha bir anlam kazanıyor. Özellikle eser-yazar ilişkisi daha bir belirginleşiyor. Tanpınar’ın ölümünden sonra yayınlanan bu günlüklerinde kelimenin tam anlamıyla “büyük hülyaların küçük adamı” olduğu görülüyor. Orhan Okay; “Bu hatıraları okurken Tanpınar’a çok acıdığımız yerler olduğu gibi, çok kızdığımız yerler de oluyor” diyor haklı olarak. Zira Tanpınar’ın günlüğüne baktığımızda büyük eserlerin sahibi bir sanatçının yerini silik, kıskanç, dahası zavallı bir varlık alıyor. Ciğer, böbrek, çeşitli alerjiler ve sık sık hastaneye yatmalar en önemlisi gerçek dostlarının olmayışı ve parasızlık… Bu durumuyla gerçekten zavallı biridir. Ama 1960 darbesini övgüyle karşılaması, hatta o noktada durmayarak en yakın arkadaşlarının yargılanmalarından zevk alması, hatta bazıların iplerini kendi eliyle çekmek istemesi ondaki kin ve nefretin, kıskançlık ve ezilmişlik duygusunun boyutunu göstermesi açısından anlamlıdır. Bu tutumuyla ona kızılan ve nefret edilen bir kişilik olur. O büyük hülyaların adamı bu tutumuyla küçük adamı olur. Sanki Tanpınar kaderin kendisine biçtiği bu zavallı ve trajik yaşama karşılık eserleriyle var olma mücadelesi vermiş gibidir. Onun Huzur, Sahnenin Dışındakiler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Mahur Beste ve kült eseri Beş Şehir’i hayatın kendisine biçtiği role karşı bir duruş, bir varoluştur.

Tanpınar günlüğünde yazdıklarıyla Cemil Meriç’i andırır. Cemil Meriç Jurnal’lerinde ne kadar zavallı ise Tanpınar’da günlüklerinde o denli zavallıdır. Belki bu yüzden Cemil Meriç yaşadığı dönemde Tanpınar’ı en anlayan adamdır. Meriç onunla tanışmak istemiş, Tanpınar’ın kumar arkadaşlarından (İhsan Kongar, Avni Yakalıoğlu) onunla tanıştırılmasını istemiş ama onlar Tanpınar için; ‘yok canım salağın biridir, sersem bir adamdır, sen sevmezsin, rahatsız eder seni’ demişler. Meriç onun için “Ahmet Hamdi çağdaşları için kötü kumar oynayan, kötü rakı içen, sıkıntılı bir adamdı. Ahmet Hamdi’nin şahsında bu taraflarını görüyorlardı. Hiç biri Ahmet Hamdi’den tek satır okumamıştı. Ve Ahmet Hamdi hakkında verdikleri hüküm buydu. Sıkıcı bir adam bir şey bilmez. Mahiyet itibariyle yalnızdı başkalarından Ahmet Hamdi kitapla yaşayan, kitap için yaşayan, yani düşünce için yaşayan bir adamdı ve romantikti. Hayalleri vardı. Gerçekleştiremediği hayaller herkesinki gibi. Bunu temin edecek bir yakınlıktan, bir kadının varlığından da mahrumdu. Hocalık yaptığı çeşitli yerlerde talebelerini gördüm. Hepsi de sadece yiyen, içen, belli bir elbise giyen, belli davranışları olan fiziki insanı görmüşler. Hiçbiri Hamdi’nin iç dünyasının derinliğini, ıstırabını anlayamamışlardır.” diye yazmıştır.

Cemil Meriç, Balzac’ın Hogu’nun romanlarından tanıdığı Paris’e ancak gözü kör olduğunda tedavi amaçlı gitmiş ve hayallerinin şehrine böyle mi ayak basacaktım diyerek körlüğünü lanetlemiştir. Tanpınar’da tıpkı onun gibi romanlardan; özellikle de Baudeleare ve Valery’den tanıdığı Paris’i hayalinde büyütmüş, yaşlılığında bu şehre ayak bastığında hastalığı/verem, ayak ağrıları dolayısıyla rahat bir şekilde gezememenin verdiği acıyla yakınmış, gençliğinde gelemediğine yazıklanmıştır. Cemil Meriç’in Tanpınar’ı anlaması, onunla aynı mecradan geçmesinden dolayıdır.

Paris hülyasıyla büyüyen Tanpınar’ın Paris’e giderken yaşadığı mutluluk oraya varmasıyla bir sukutu hayale dönüşmüştür. Tanpınar roman ve şiirlerden tanıdığı, büyük yazarların şehri Paris’in daha çok bohem yaşamını hayal etmiştir. Çünkü genç yaşta gitmek istediği Paris’e -hasta ve yaşlı olarak- geç gelmenin sıkıntısını yaşamış, örneğin bir necip Fazıl bir Yahya Kemal gibi bu şehrin bohem hayatını yaşayamamanın ıstırabını yaşamış olmalıdır. Örneğin Paris’te müze ve sanat galerini gezerken sanat ve estetik kaygıyla da olsa çıplak kadın tabloları üzerinde yoğunlaşmıştır. Kafka’nın değişim romanındaki Samsa’nın yatağında böcekleştiği anda duvarda asılı olan çıplak kadın tablosuna odaklandığı gibi odaklanmıştır müze ve sergilerdeki kadın tablolarına. İlginçtir Tanpınar’ın okumaları arasında Kafka pek görünmez. Çünkü insan kendine benzeyen kimseden hazzetmez. Hep farklı olanı arar. Bu yüzden onun etkilendiği yazarlar arasında Kafka yoktur. Baudeleare ve Valery onu daha çok cezp etmektedir. Çünkü bu yazarlar onun hayal ettiği şehirde belki de hayal ettiği hayatı yaşamışlardır.

Tanpınar hülya ve rüya adamıdır. Hayatı yaşayamadığı için hayal ve hülyaya sığınır. Kader ona güzel bir hayat yaşama imkânı sunabilmiş olsaydı, sanırım Tanpınar bu denli hülya ve rüyaya sığınmazdı. Hep bir yanları eksik kalan, yapmak isteyip yapamadıklarını düşünen adamlar rüya ve hülya adamı olur. Sanırım bu karakterlerin en güzel örneği de Tanpınar’ın kendisidir. Rüya ve hülya bazen kahraman çıkarır bazen de Tanpınar’da olduğu gibi büyük eserlerin yazılmasına vesile olur. Seyahat ve rüya Tanpınar’ın hem kaçışı hem sığınışıdır. Olgun yaşlarda rüya görmek, gerçekte günlük meşgaleleri veya sıkıntıları uykuya taşımaktır. Tanpınar rüyalarını yazan bir adam olduğundan, onun rüyalarında sıkıntı ve korkuları olduğunu görürüz. O gündüz yaşadığı sıkıntılarını gece rüyalarına taşımıştır. Bu huzursuzluk içinde yazmıştır eserlerini hem de Huzur adıyla…

Tanpınar Batı düşünce ve medeniyetini de çok iyi bilir Doğu kültür ve medeniyetini de. Örneğin kimsenin Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesini ciddiye almadığı, dahası okumadığı bir dönemde o bu eseri okumuş, hem ondan hem de Yunan mitolojisinden faydalanarak şehir monografisi yazmıştır. Türkiye’de şehir kültürü ve şehir bilinci Tanpınar’ın Beş Şehir kitabından sonra ancak oluşabilmiştir. Bugün dahi sahasında tek ve kült bir eser olan Beş Şehir, birçok kimseye ilham vermeye devam etmektedir. O yalnız şehir üzerine değil, roman yazarken roman düşüncesi üzerine okumalar yapmış, kafa yormuştur. Hangi konuya eğilse o konunun mutlaka felsefesine girmiş, estetik anlamda yaklaşmıştır. Örneğin romanda sabırsızlık dediği olguyu anlatırken; romancının bir romana başladığında, romanı içselleştirip olaylara kendini kaptırdığında, romanın bitmeyecek gibi sanatçıda bir ruh yarattığını söyler. Hasret çekmenin yolu uzattığı gibi bir şeydir bu. Tanpınar işte bu duyguya roman ve sabırsızlık adı veriyor. Aynı zamanda vakasız romanın olamayacağını belirtir.

Tanpınar’ın büyüklüğü yalnızca yazdığı eserler sınırlı değildir. Yaşadığı dönemde kimsenin aklının ucundan geçirmediği veya dillendirmeye cesaret edemediği “Kürt sorunu”nu daha o zaman görebilmiş bir adamdır. Daha o dönemlerde bu konuya dikkat çeken Tanpınar, 1961 yılında günlüğünde; “Bir Türkün kanı bütün dünyaya değerse, bunu ilan eden gençlik milyonlarca Türkün kanına mal olan Talat Paşa için merasim yapan insanları nasıl affeder? Kanımız hakikaten kıymetli ise ilk önce müeyyidemizi tatbik edebileceklerimizden işe başlayalım. Kaldı ki, mesele Irak’la Türkler arasında değil, Türklerle Kürtler arasında oluyor. Hâlbuki Türkiye nüfusunun yüzde sekizi hiç olmazsa Kürt’tür. Yahut Kürtçe konuşur. Dâhili harbe mi giriyor?” diye sorar. Tanpınar’ın gerebildiği bu noktayı o zaman görebilmiş olsaydılar, sanırım bugün Güneydoğu’da yaşadığımız sorunlar bu denli giriftleşmeyecek, bu denli kanlı olaylara gebe 1 İnci Enginün, Zeynep Kerman, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Baş Başa, sh. 15, Dergâh Yay. İst. 2010, Cemil Meriç, Sosyoloji notları ve konferansları, sh.324,325, İletişim yay. 4. baskı 1997. 9 kalmayacaktı. Tanpınar geniş bilgi birikimi, şair sezgisi ve romancı gözlemiyle bugünleri görebilmiştir. Aynı şekilde ülkemizdeki yetişmiş beyinleri değerlendirmekten aciz sistemi sorgulamış neden insan yetiştiremiyoruz noktasına adeta parmak basarcasına şu sözü söylemiştir: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânını vermiyor” Bu bir anlamda Tanpınar’ın kendisi durumunu da tanımlayan bir sözdür. Çünkü Tanpınar, hayatı boyunca yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılarla boğuşmuştur. Bu yüzden dingin bir zihinle eserlerini üretememiştir.

Tanpınar büyük bir sanat ve estetik bilgi ve birikimine sahip mükemmeliyetçi bir kişidir. Altmış yaşında yayınladığı tek şiir kitabı üzerine titizlikle durmuş ve şiirlerini yayınlamasına rağmen yine de üzerinde düşünmekten kendini alamamıştır. Günlüklerinde tıpkı bir roman yazar gibi yazacağı şiirleri yüzlerce kez tekrarlamıştır. İlginçtir iyi bir romancı olmasına rağmen kendini daha çok büyük bir şair olarak görmüştür. Oysa Tanpınar nesriyle daha doğrusu romanlarıyla büyüktür. Yazdıklarının büyüklüğünün farkındadır ama onu kimsenin görmemesine fazlasıyla içlenir. Yaşadığı dönemde yazdığıyla kazanamamış, o da yetmemiş kimse onun büyüklüğünü/sanatçılığını teslim etmek istememiştir. Günlüklerinde yayınlanan eserlerinden sonra büyük bir umutla onlar üzerine yazıların çıkmasını bekler ama bu bekleyiş ancak bir iki yazıyla sınırlı kalır. Ki o da yakın dostları Ahmet Kutsi Tecer, Suud Kemal gibi sanatçıların yazdıklarıdır. Tanpınar bu yüzden yazın çevresinden kimseyi sevmez ve beğenmez. “Hep Avrupa’ya gitseydim şartlarım farklı olurdu” diye yakınıp durur. Günlüğünün bir yerinde, öğretmenliği sırasında Erzurum’da Mustafa Kemal ile karşılaşmasına gönderme yaparak o zaman fırsatını yakalayıp Batı’ya (Paris) açılsaydım bugünkü şartlarım daha değişik olurdu diye geçirir içinden. Paris’e ayak bastığında ise artık Avrupa’da tanınmış bir yazar olamayacağını söyler ve şöhretinin ülkesiyle sınırlı kalacağını belirtir.

Tanpınar günlüğünde sık sık gördüğü rüyalara yer verir. Rüya görmek özellikle de korkulu rüyalar görmek çocukluk dönemi yaşanılan ve kişiliğin oluşmasıyla azalan bir olgudur. Tanpınar’ın rüyaları onun hem korkularını/açlığını ele verir. Sanki eksik kalmış çocukluğunu bu rüyalar vasıtasıyla tamamlamak ister. Zira küçük yaşta annesini kaybeden yazar, rüya ve hülya arasında bir yerde durur. Belki bu yüzden hayatta başarılı olamaz ve hep Milli Piyango biletleri ve kumardan medet umar. Tıpkı bir dönem “Hasta Kumarbaz” olarak kendini tanımlayan Necip Fazıl’ın kumara sığındığı gibi kumara sığınır. Yoksulluk ve kadın açlığını içki ve kumar aracılığıyla gidermek ister. Hatta bir sinema filminin kumar sahnesinde masanın etrafında duran bir figüran olarak rol alması parasızlığın getirdiği bir durumdan kaynaklandığı kadar kumarı içselleştirmiş olmanın getirdiği bir durumdur. Filmin bir sahnesinde yer alması yaşadığı ekonomik sıkıntıdan mı yoksa sinemaya olan ilgisinden mi kaynaklanmıştır sorusu tartışma konusudur. Senaryo çalışmaları olan Tanpınar’ın sinemaya olan ilgisini unutmamak gerekir.

İki kadını birden sevdiğini bildiğimiz -çevresinde olan bu kadınların ismini zikretmemiş isimlerinin baş harfini kullanmıştır- Tanpınar böylece ruhsal boşluğunu doldurmuş olur. İki kadını aynı anda sevmesi veya iki sevgiyi birden yüreğinde hissetmesi, onu, Dostoyevski ile özdeşleştirir. Zira Dostoyevski bir romanında “bir anda iki kadını sevemez miyim?” diye sorar. Tanpınar da sevdiği kadınları rüya ve hülyasında yaşatır. ‘Aynadaki Kadın’ adlı yarım kalmış romanı büyük ihtimalle hülyasındaki kadındır. Tanpınar gerçek hayattaki kişiliğiyle oldukça zavallı ve küçük, eserleriyle oldukça büyük bir adamdır. O bu özelliğiyle “büyük hülyaların küçük adamı”dır. Bu küçük daha doğrusu zavallı insan, Türk edebiyatının en muhteşem eserlerine imza atmış, eseriyle büyük olduğunu göstermiştir. Evlenmemiş, yoksul kız kardeşine bakmış, borçlar içinde debelenip durmuş bu zavallı küçük adamdan böylesine büyük eserlerin çıkması asıl üzerinde durulması gereken şeydir. Oscar Wilde’in tersine dehasını eserine veren, hayatını ise kabiliyetinin çapı kadar yaşayabilen Tanpınar, “trajik bir hayattan nasıl büyük eserler yaratılabilir?”i ortaya koymuştur. Yaşadığı dönemde eserlerim ülkemle sınırlı kalacak diye endişelenen Tanpınar, bugün otuzu aşan dile çevrilen romanlarını dünya gözüyle görebilseydi, kim bilir ne kadar mutlu olurdu. O küçük hayatından böylesine büyük eser yarattığına belki kendisi de şaşırırdı…

Latest posts by Mehmet Kurtoğlu (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.