"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çaput Kilimde Annem Saklı, Babam, Ben

Geceden bir nefes alıyorum. Simsiyah. Geceye bir nefes bırakıyorum. Gri siyah.
Gözlerim kilimimin olması gereken yerde… Çaput kilimim… Bütün varım, yoğum, varlığım, yoksulluğum ya da neyim var neyim yok hepsi. Gözlerim kilimimin olması gereken yerde, kilimim olması gereken yerde değil. Oğluma bırakabileceğim tek varlığım ve yalnızca oğluma bırakabileceğim varlığım. Yalnızca oğluma çünkü benden sonra ona gerekli ihtimamı göstereceğine inandığım tek kişi o. Peki şimdi ben her zaman olduğu gibi onun kucağına kaçmışken, o nerede? Bir gün her şey gibi onu da kaybederim diye aklım çıkıyordu. Şimdi onu da mı kaybettim? Kendimi teskin edecek cümleler üşüşüyor beynime, babam öldüğünde ya da ilk bebeğim düştüğünde olduğu gibi yine “olsun”la başlayan cümleler.
Olsun kayboldu gitti işte, artık kaybolacak diye aklımın çıktığı bir şeye sahip değilim, bu beni rahatlatsın. Rahatlatmıyor. Kim nereye götürdü kilimimi? Eski ya, iyi para eder diye mi düşündü? Bir köyü, bir aileyi, bir kaç ömrü saklayan bu kilime kim nasıl fiyat biçecekti? Alana ne anlatacaktı bu kilim? Alan onu anlayacak mıydı? Şu sarı sırayı yapabilmek için kestiğim eteğimi giyip döne döne söylediğim şarkıları duyabilecek miydi? Yeşil sıradaki gömlek üstündeyken ablamı kaçırmaya kalkan Halid amca, bin küfürle aklına gelecek miydi?
Olsun belki güzel bir yerdedir, pişmanlıkların olmadığı bir yerde. Hem yaşamak için bir yokluğa ihtiyaç duymadım mı hep. Annem yokken annemi daha çok sevmedim mi? Babama sarılmayı bir tek o yokken istemedim mi? Oğlumun yanımda olmasının kıymetini, ancak beni terk ettiğinde anlamadım mı? Ama öyle değildi işte, kilimim başkaydı. Sahip olduğum bir şeye bu kadar kıymet verdiğim olmamıştı hiç. İlk defa korkuyorum kaybetmekten. Nitekim korkmayı başardım ama korumayı yine başaramadım.
Olsun….
Oturup kilimi kaybedişime güzellemeler yapabilir ve bunlarla avunabilirim ama olmuyor. Kilimim her neredeyse orada olmak istiyorum.
Her gece uyumak gibi, her sabah uyanmak gibiydi bu odaya gelmek. Her gelişimde gözlerim kilimimi kilim yapan çaputlarda geziniyordu sıra sıra. Ancak buraya sığındığımda yaşayabiliyordum. Sessizce bu odaya kaçıp kilimde çaput çaput dolaşmak beni tamam ediyordu. Burası anneme, babama, ablamlara, köye, otuz yıl önceme ulaşmak demekti. Gözlerimi ellerimle kapadım. Ellerim, kilimimin olmadığı bu odayla arama ördüğüm duvar oldu, kavuştum kilimime.
Ahh… En çok şu soluk kahverengi sıraya kaçmak isterim. Bu solukluk kahvenin değil babamın rengi. Bu kadife kahverengi pantolonla iki odun için kaç köy aştın geceleri, şu ocak sönmesin diye kaç sabahın ayazına vurdun kendini, kaç soysuzdan ihanet yedin, bu kahverengi kadifeyle kimleri zengin ettin de kendin karnını zor doyurdun. Pantolonunu ben çaput ettim bu kilime. Ederken de ne nankörlükler ettim. Kilimlik olmuş bu diye makasla girişmeseydim sen daha kaç zaman giyerdin bunu hâlbuki. Pantolonunun bu parçaları benim için kutsal bir armağan. Ona yarenlik eden şu sarı çiçekli basma hele. Annemin sana yarenliği gibi. Dip dibe sokulmuşlar birbirlerine, her bir ilmekte senin soluk kahven annemin sarı çiçekleriyle iç içe geçip sessizce teslim olmuşlar yan yana ezilmeye, yan yana yunmaya, yan yana kirlenmeye.
Bu çiçekli basma üstündeydi annemin, gözünden iki damla akmasına sebep olduğum zaman. Ben işte kızların en küçüğü. Erkek olsun diye yaptığınız son kız. Bunun farkında olduğundan belki, en nankörü, en huysuzu.
Bir fırsatını bulmuş annem, kumaşları, üstü başı yeni eski diye ayırıp bohçalayıp güzelce yerleştirmiş duvardaki tereklere. Benim ise aklıma esmiş hepsini açıp dökmüşüm. Onu giyip bunu çıkarmışım; ablamın en sevdiği yazmasını belime bağlayıp oynamışım. Yetmemiş en kıymetli kumaşı alıp kendime eteklik kesmişim, o da iyi olmamış güzelim parçayı ziyan etmişim. Annem de kızmamış, dövmemiş yalnız “E kızım ne diye dağıtırsın bohçaları daha yeni düzelttiydim.” diyecek olmuş. Suçumu bilip utanmışım utanmasına ama yine de annemi biraz üzmek istemişim: “Ablam yakında gelir, beni Almanya’ya çocuk bakmaya götürür. O zaman senin de bohçaların hep düzenli durur dağıtacak kimsen olmaz.” deyip annemin yüreğini yakmışım. Gitmelerimiz gelmiş aklına, ablamın ateşi zaten hep içinde. Gönlümü almaya çalışırken kendini tutamamış, içindeki ateşten iki kıvılcım süzülmüş yanağına.
Ablam beni en son Almanya’ya götürmek istediğinde, yeni aldıkları videoyla ikna edebilmişti. Bir de getirdiği bluzlarla. “Almanya’da daha güzelleri var gel hepsinden alacağım hem yeni video aldık, istediğin filmi koyup izlersin” demişti. Filmlerin hevesiyle yine kanmıştım ona; bir de şu sizin yanınızda yörenizde size hiç uymayan rengârenk bluzların. Senin soluk kahvenle capcanlı alman renkleri gibi, sen ve ben de bu kilimdeki gibi böylesine uyumsuz muyduk? Oysa ben, sen gelince başka odalara Ferdi Tayfur dinlemeye kaçsam da seni çok seviyordum. Annemi de…
Geceden bir nefes alıyorum. Simsiyah. Geceye bir nefes bırakıyorum. Simsiyah. Ellerim gecenin siyahında, ellerimi çektim, gözlerimi açtım kilim hâlâ olması gereken yerde değil.
Bu kilim, eskileri yenilerden kıymetli kılan. O zamanlar eski zaten olmazdı ama olsa da kilime dönüşeceğinden atılıp satılmaz, itinayla saklanırdı. Ablamlar, annem, halam oturur, kumaşta döne döne kırpardık eskileri. Yeteri kadar çaputu kesebildiysek doğru tezgâhın olduğu köye giderdik. Bir yandan kilimi dokur bir yandan elimize aldığımız ipin önceki halini düşünür “kesmese miydik?” diye hayıflanırdık. “Bunu rahmetli bilmem kim diktiydi, keşke kesmeseydim.” “Bu üstümdeyken bilmem kimin ahırı yandıydı.” “Seni istemeye geldiklerinde bu üstümdeydi.” “Bu parça İstanbul’dan gelmişti.” Yine de ileride bize ne hissettireceğini bilemediğimiz, sadece odalara yazmalık bu kilimler güle oynaya dokunurdu.
Her bir ilmeği bizden, bizim kokumuzdan, sesimizden. Toplanıp eski etekleri, gömlekleri, çarşafları keserken o günlerimizi kırpa kırpa bu güne saklamışız. Makasla kestiğimiz çaputlar kilime ip değil bu güne dost akraba olmuş. Bugünün yabancılığından yabancılarından kaçıp, anama, babama, ablama, çocukluğuma, gençliğime sarılabildiğim sığınak olmuş.
Gecenin siyahını içime çekerken, onca şey içinden şimdi sadece bu kilimi özlüyorum. Gözlerim kilimin yokluğunun üzerinde geziniyor.
Geceden bir nefes aldım ve odadan çıktım. Odada bakılmadık köşe bırakmadım, sonra evde. Artık tüm tanıdıklarıma onu soruyorum. Deli mi ayol bu kadın diyor bazılarının gözleri, bazılarının ise dilleri üstlenmekten çekinmiyor bunu söylemeyi. Delirmemek için kendimi zor tutuyorum. Annesini kaybeden çocuk gibi elim havada, tutacak bir el ister gibi geziyorum insanların arasında… Gözlerim devamlı arayışta, kalbime vird oldu kilim, dilime zikir. Kilim şimdi nerede… Herkese sorasım var, üstümü başımı kesip kilim yapasım var. İnsanlar benden tiksiniyor artık. Çünkü ben artık onlara, içimdekilerle hesapsızca gidiyorum. Hoşlarını besleyecek ritüelleri geçip kilimimi soruyorum. Nasılsın demiyorum, merhaba da. İçimde sadece kilimim var, onlara sormak istediğim, onlardan dinlemeye ihtiyaç duyduğum sadece bu. Geriye kalan kalıplara artık tahammülüm yok. Tanıdıklarım beni tanımazdan geliyor artık, tanımadıklarım kaçıyor. Bilseler aslında, onlardan tek istediğim kilimim hakkında bir cümle. Bilmiyorum desinler. Bilmiyorlar. O kilim dokunurken ablamın nerelere dalıp dalıp gittiğini hiç bilmiyorlar. Halam tombul oğlu İsmail’i öptüğünde annemin nasıl içinin gittiğini benim bunu fark edip İsmail’e nasıl düşmanlık ettiğimi bilmiyorlar. Bunu desinler bana, bilmiyoruz ki desinler. Bilemiyoruz hiç.
Günden bir nefes alıp kalabalık yerlere atıyorum kendimi. Yüzlere bakıyorum, ellere. Kilimimden bir iz bulmak için herkesi her şeyi inceliyorum.
Annemin yemek yaparken söylediği türküler geliyor kulağıma birden, babamın kapıdan girer girmez “Ne pişirdiniz?” dediğini duyuyorum. Ferdi Tayfur çalıyor, bi anda halam gelip bağırıyor “oğlan uyuyo kıs şunu” diye. Halamın üstündeki de ne eskimiş, tam kilimlik olmuş. Kilimlik olmuş o gömlek işte burada. Buradalar. Buradayız. Sen, sen kimsin diye bağırmaya başlıyorum, kolunda halamı babamı annemi götüren kadına. Sen kimsin diyip kolundaki çantaya yapışıyorum. Kilimimi nasıl neden bu hale getirdin. Kadın imdat diye bağırıyor, hırsız var. Suratıma bir tokat yiyorum… Bana vuran adama dönüp hırsız var diyorum ben de. Annem elimi yüzümden çekip koklayarak öpüyor. Adama tekrar “hırsız var evet” diyorum. Hırsız var; her şeyimi çalıp götürmüş, iki gün sonra eski diye atılacak bir çantaya çevirmiş. Hırsız var diye bağırıp yere bırakıyorum kendimi, hırsız var, nereden aldınız nasıl o hale getirdiniz diye dövünerek ağlıyorum, ağlıyorum.
Babam geliyor sonra bir elinde kilimimle. Üstünde o soluk kahve pantolon. Kilimimin satırları eksik. Gözyaşlarımı silmem için bana mendilini uzatıyor, pistir diye tereddüt etmiyorum bu sefer, hemen alıyorum, koluma giriyor, annem ileride oturmuş bizi bekliyor, babam anneme götürüyor beni.

Latest posts by Ayşe Aslan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.