"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çaresizliğin Dil Bilgisi

Sayfalar dolusu mehtap vardı. Bana geceyle hemşeri çıktığımız o eşsiz günde gözlerinin içinden düşen mehtabı bulmak ve onu getirip ömrümde nokta olarak kullanmak düştü. “Sen henüz  sevilmedin” diye başlayan cümlelerin sonunda noktaydın. Nokta, sensizliğin en çabuk büyüyen çocuğuydu nasıl oluyorsa.

Yüreğimin risalesini yazarken cümle aralarına koyduğum bağlaçlarımdın. “Ve” idin. “Veya” idin.

“Lakin geç çaldın yüreğime renklerini” derken, üstüne basa basa söylediğim “lakin” imdin.

“İlla” ydın yeri geldiğinde, illa olacaktın.

En ümitli cümlelerin yarısında “ama” oldun sen, “ama”dan sonra ümitsiz oldu o cümlelerin hepsi.

Bitiremediğim cümlelerin sonunda “üç nokta” oluverdin çaresizce. Bir yerlerde üç nokta görürsen yan yana, bil ki benim çaresizliğimdir.

Ara sıra iki kelime arasında yok olduğunu gördüğümde hemen soru işaretlerine dökülürsün deli dolu. Bir sorum varsa satırlarda, bil ki yokluğundandır. Bu çengelli bir işarettir, nelere geçtiğini hiç bilmezsin. Burada öyle kifayetsiz durduğuna bakma.

“Belki de” ile anlatmışımdır düşlerimi, masallarımı, sen dolu hikayelerimi. Mehtabın içine düşmüşlüğünü, bağrımdaki zaman oyuklarını… “Belki de” benim sana kavuşmalarımı sağlayan cümlelerin anahtarıdır uzun zamandır. Kalem derdine düşeli en vefalı dostumdur “belki de”. Onunla sana açılmışımdır en başı bozuk denizlerde, onunla şahin olup uçmuş, belki de seni bulmuşumdur .

Bir de virgüller var ki onları hiç sorma. Aramıza girebilen, bizi bölebilen ve her yere sıkıştırılabilen virgüller. Gül ile dikenin arasına, gece ile gündüzün ve şu adamla, seneler öncesinin sahibi olan o gök yüzlünün arasına. Virgüllerin arasında bir yerdeyiz.

“Bazen” adını duyasım geliyor nedensiz yere. “Bazen” akşam serinliği oluyorsun ekim güzelliğinde. “Bazen” hiç olmuyorsun zor geliyor yaşamak. Ah bu “bazen”ler en çok gözlerine benziyor nedense.  

Ve “sanki”ler… “Sanki benimleymişsin” gibiler… “Sanki bugün mehtaptın” lar. “Sanki acılarla daha güzelsin”ler. Bir hikaye kahramanının ölüme yakın bir zamanında yanındaki arkadaşına “sanki onun yüzünden ölecekmişim” deyişleri. “Sanki onun yüzünden bütün yalnızlıklar”. Sanki sesini çıngırak diye asmışsın bütün seslerin içine.

Bir şeyleri sana benzetmeye çalıştığım zaman, cümlelerin orta yerine veya başına sonuna atıverdiğim “gibi” msin sen. Leyla senin gibi gülerken derde tutulmuş koskoca Mecnun. Avucunun içinden akar gibi uzayıp gitmiş çöllere doğru Fırat. Kuşlar senin gibi göç etmişler güzün diyarımdan. Ben senin gibi bir coşkuyla kalakalmışım kalabalıklar arasında.

Ve sen beni ele veren başlıklarımsın. “Cefa”msın, “ceza”msın, “müebbet”imsin. Büyük harflerle yazdığım içimsin. Kara kalemlerle canlandırdığım hayalimsin. Utancımın müstearısın. En güzel başlığımsın.

Sayfalar dolusu mehtap olabilirdi.

Ama “ve”ler kayboldu.

“Veya”lar çalındı.

Yokluk bulaştı soru işaretlerine.

“Sanki”ler hayal üretmiyor artık.

Hiçbir “gibi” bir şeyleri sana benzetemiyor.

“Bazen”leri taşa çarptım (vaktin olursa bağışla).

“Belki”ler ümitsiz.

“Lakin”ler, “illa”lar çaresiz.

Noktalar hece aralarında bile aşkı noktalıyor.

Virgüllerin düzeni bozuk.

En kötüsü “ama”lar senin için hicrana önsöz olmuyor artık.

Velhasıl, mehtapların sayfalarda nokta olma ihtimali kalmadı ve sen cümlelerin kaderi olmaktan çoktan çıktın.

Sayfalar dolusu gece vardı.

Birinde ben vardım.

Öbürlerinde düğün vardı.

Latest posts by Tuncay Günaydın (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.