"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çatlağı Yüzüne Vurmuş Kırağı Aralığında

Her zaman ve her durumda ya da zaman zaman nükseden,  yan yana ya da hep birlikte dün, bugün, yarın, olmuş olan, olagelen ve olacak olan kırık hayal taşıyan, özgün pasajlar programı dahilinde, çatlağı yüze vurmuş/vurulmuş bir durum.

Hayatın test gücünün özgül ağırlığı altında, kalesi düşmüş şehir ya da bütün yapraklarını hazan mevsimine feda etmiş ağaç dalları çıplaklığında kalıveririz ortada. Kırılmış hayaller,  uzağında kalınmış hiç eskimeyen sevda. Harf harf, kelime kelime örülmüş ışık huzmelerinin içinde yükselen kulelerin mavi mevsimleri geçmeden ısıttığında içimizi. Kolkola renkleri gökkuşağının ince sızısını aksettiren gölgesinde seyr-ü sefer ederken, kat ettiği yol boyu maceralarında kendi olamayışı gözüküyor yüksek sesli… Petekleri özenle doldurulmuş, bu seyirlik gözenekleri sevinç sesleriyle arınmış, hüzün desenleri taşıyan halkaların biricik yankısıyla, yadırganmadan tebessümle bakılan yüzünde, suskuyu tercih etmişlik belirginleşiyor skor tabelasında. Neden yüzümü tanımıyorum aynı da, aynalar da mı kabahat. Yüzeyinde pürüz taşımayan duvar demir yürek, derin debili nehirlerde yükselen kule kule gök, engelleyici kara seyir ya da koyu siyah dikitlerin gölgesinde kimliksiz, kılıksız kırk kayıt yazıtlarından sarkan ‘çal çene kediler hakkımızı yediler’ nakaratları savurur dururlar.

Yağmur nerde saklı şimdi, hani damlacıkları çimlerden sızan yeryüzü sessizliği. Kıvırcık saçlarının ucunda biriken güneşlerin sarkıtları düşünce yere, taze maydanoz ışığında rahat seyir eden kıvılcımlı bakışının şemsiye kavisinin içinde çoğalan yankısında, yükselendin sen. Canlı, capcanlı halin hep yanıbaşında unutamayanın.

Sevimli bir kır çiçeği kendi göbekbağı eşliğinde ritmik dans müziği üretiyor, tiz seslilere özenip, girintili çıkıntılı kenarlı kağıtlara nakşedilen çağıldak yamacında naraların…

       Duyguları denizin dibinde gezinen dere otu kokusuyla rüzgârların kanatlarında kara kuru kemikli, teknoloji karşıtı, yeni yüz doğuran yılların, ince sızılı elinde büyüyen çocuklar,  gergin halatlarda yürüyen abilerinden bihaber yaşayıp giderken kıyısında nehrin, evlerinin uzağa düşen gölgesinde aynı zamanda. Yalakyüzlü kahramanların silik silueti, yakar yanağında film rulosu taşıyan gezgin adamların, ceplerinde taşıdığı renkli formanın kırışığı zamanlarda. Tepe taklak kule ya da piramit formatında çizmelerinin çizik çıngısı yapışık, sıradan odun ateşi yokluğunda kemirgen dilinizi alıp çarpın kendi somurtkan suratınıza. Sırtını öfkesiz sesinde inciten,  kıvırcık çizgileri acı, kırmızısı eksik toprağı seyre dalınan dört tarafı tavan arası ışığı bile almamış, sırıtkan, akmış boya fıçısı karanlığında, bir çift inşaat demiri rüyası gören kepekli saçlarıyla uzaktan nasibi olmayan eski zaman hikayecileri.

Devingen kahırlı iş çıkarmış, kimin dudağı sarı, kimin eli parmak uçlarında mikrofon taşıyor olma farkını kavramamış karamsar mısır püskülü pahasında alıcı bulan zenaat ehli, papuç altı eski şuara diriliğinde umursamaz da ne yani, onun çok mu umurunda kıkırdayan kedilerin ıslak adımları sanki.

Anlaşılmazmış, o neymiş öyle tanımadan kuru, kıyısında denize ıslık atan, elleri mütemadiyen ve yaka kalıplarda kaş çatan, ufuklarla desenli çatısından rengi kahve kokan tirat uzunluğunda keskin görüş belirten karışık sesli özgün örgülü ölüler… Uyduruk suratlılara inat bohçası sırtında kanayan deri altı kızarıklıkları pek mutmain, vıcık vıcık güneş örtücülerin gıcırdayan tabağı bir yanda durduran anlammış anlamsızmış bana ne, uçuk rengi yüklenmiş kamyon kasası ağırlığında dolup boşalan kırma tüfenk sıcaklığında, kuşlarla alay eden sık ağaçlı orman müdavimleri heeyy …Pazar Pazar sussun egemenliği yaygın bir ufunet gibi kaplamış ortalıkta çınlayan çalı takılmış yüzsüzlerin ters esen rüzgar gıcıklığı hesabına,  patavatsız damgalı rakamları defalarca irtikap ettiği kaba saba kalın halat kavisi sahtekârlığı yüklü ve iki no’lu belki de yeri değişken, kırıtık ve ödünç pek çok belirginlikle taktik, tik tak renkli şekeri  tatsızlığında bilinç yoksun naherif evet naherif … balçıkla sıvama ameliyesi yapar sanırken, kendilerini dahi kurtaramayan yeni zaman tüccarları…. Bakalım nereye çıkacak bu sokak blokları…

Bekle gör diye bas bas bağıran, gün yüzüne göz kırpan rafine elmas kıratında cari işler sahibi dev. Kendini göğün yoğun akışına zaten çoktan bırakmış boyutları geniş kanatlı okyanus kuşları gark olmuşluğuyla yelkenleri dolu tam yol fethe çıkmış, geri dönüşsüz öte dünyaların ödenmiş hesaplarını bırakın borcu alacaklılarından dahi olmamak gibi bir lütuf içinde artık hiç müdavimi kalmamış alıcılar müstağniliğinde…

Yaz yaz bitmezdi elbet neyi ne kadar bilirsin ki hem.

Ben ne diyorum ki Hanya Hanya anlıyor anya, büyük Mevlana ve Konya ve Şems tabii, fondaki asıl resim… ara ara bulursun adalara bak adalara…bir oyun bu oyun Vanya Dayı var elbet bir de Çehov…Vanya Van ya !!…

It is a pen/cil… topla topla… ben sil sen sil falan filan… istersen çıkar, böl…

Güneş çıkınca açığa çıkan çizikler çokça görünür tabii…

Nehir akadurur, çağlar, çağıldar koşa koşa gider, gider de nereye dek hem… deryadır ulaştığı ve ‘yok olur gider’ demek kolay hem var hem yoktur artık o. Ne var ne yoktur, hem var hem yoktur.

Ne diyecek ne söyleyeceksin arkadaş, karartılan gökkubbede kendi semamızda yeni lafa mı ihtiyaç var sanki,  söylenmiş değil mi her şey. Sadece yeni bir eda gerek , güzel bir çalım, orta sahadan atılan bir muz benzetmelisinden hem de.

Postal postal sanki sürü, sankisi fazla… söz biter, söz susar… öne çıkmış majiskül bir eda ve insanın kapanan kilidi… çıt yok. Hangisi gerçek, hangisi yalan, biz neredeyiz, onlar kim… liksiz/lik sarmalıyor yaralarımızı en onulmazından, ağır çekim kanat çırpışı güvercinlerin, yerlerdeki parke taşlara paralel kavislerle. Tutunulmaya çalışan hayat hızla çırpılıp duran kanatlarcasına durdurulamayan seyrinde kapıp koyuveriyor ne varsa orta yerde.

Hem onu sev hem bunu ‘’bir gönülde iki sevda olmaz imiş ah olmaz’’ der ya bir şarkı sözü kendinden zuhur ediverir bu durumlar için zamanın beyinden.  Hız alan ateş,  Kerbela yanar durmaz bu gün de, o günden beri. Bahşedilmiş olanın sorumluluğu artar hep yükselen bir kuş tüyü hafifliğinde…    

Biter gider kırağı yükseldikçe güneş, icra eder hükmünü, er ve geç  geç dönüp dolaşıp…. Hem.

Nasıl, nerden mi biliyorum? Kendimden nerden olacak. Bu kadar parça parça görmüyor musun gözünün önünü orta orta, doğu doğu… bak bak paramparça hem de.

Karışık bir zihnin değil, özellikle ve bile isteye yapılmış bir manzara fotoğrafı yapılmak istenen belki bir tablo. Malum ve meşhur, bilinen ve bilinmeyen yan yana art arda. Belli belirsiz ha var ha yok, ne var ne yok, bir var bir yok, işte hayat…

Bir iz peşinde seyrü sefer belki … bitime dek.

Latest posts by Necmeddin Atlıhan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.