"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çocuk Ülkesi

“Çocuk Ülkesi”ni bilir misiniz? Mâsumiyetin dalga dalga yayıldığı, soluk alıp veren herkesin birbirini olduğu gibi kabul ettiği ve sevginin sınırsızca kalpleri kuşattığı bu ülkeyi daha önce hiç ziyâret ettiniz mi?

 Bu eşsiz ülkeye ilk gidişimi hatırlıyorum da, ne kadar da mutluydum. Dünyanın tüm sahteliklerine, acılarına, zorluklarına inat; yaşamın yoğunluklarından unutulmaya yüz tutmuş güzelliklerin özlemiyle çıkmıştım bu yolculuğa. Dürüstlüğün, içi dışı bir olmanın, yalanın bırakın kendisini, adını dahi yaşamlarına katmayan insanların, özüne ve sözüne güvenilen yüreklerin, en ufak şeyle mutlu olabilmeyi ve her koşulda tebessüm edebilmeyi başarabilen, sevgisinde ve ilgisinde samimi yüce gönüllerin hayâliyle yol alıyordum. Güzergâhımda; her bakımdan gelişmiş, olanaklarla dolu modern kentler kadar, koşulların ağırlığıyla yaşam mücâdelesi veren kasaba ve köyler de vardı. Adım attığım her yeri, önce bir bilim insanının araştırmacı ve meraklı hâliyle inceliyordum. Kısa süre sonra da, o an bulunduğum bölgede yaşayan, küçük bedenlerine karşılık yüreklerinin sonsuzluğuyla, her defâsında varlıklarına hayranlığımı ve sevgimi arttıran çocuklarla karşılaşıyordum. Bu karşılaşmaların hemen hepsinde yüreğimin onların yüreklerine bir sel gibi aktığını, mâsumiyet dolu duyguların ruhumu sıcacık sarmaladığını ve dünya gezegenine beni gönderen varlığın izlerini derinlerden algıladığımı hissediyordum.

“Çocuk Ülkesi” ne girebilmenin pek de kolay olmadığını, epey zaman sonra yine bu ülkenin sâkinlerinden öğrendim. Onlara göre, çocukluk çağlarını geride bırakmış büyük insanların ülkesine girebilmek çok daha kolaydı. Bu kolaylığın temelinde farklı rolleri, en az tiyatro sanatçıları kadar ustalıkla sergileyebilen insanların başarısı yatıyordu. Karşılıklı olarak oynanan oyunlar eşliğinde, iletişimler de en azından baştan çok daha kolay şekilde kurulabiliyordu.

Büyüklerin ülkesinde yaşayanların, söyledikleriyle kendi yaşam gerçekleri arasında dağlar kadar fark olabiliyordu. Pek çoğunda, büyük bir ustalıkla takılan rengârenk maskeler göze çarpıyordu. Oldukları hâllerinin dışında sergiledikleri davranışları, baştan göz boyayıcı olmakla birlikte, sonradan gerçekler ortaya çıkınca insanlar arasında güvensizliklere ve kırgınlıklara yol açabiliyordu. Büyükler, birbirlerinden çekindiklerinden ve beğenilmemekten korktuklarından olsa gerek, genellikle gerçekte oldukları gibi görünmüyorlardı. Bir kısmı da, aslında göründükleri gibi olmadıklarını çeşitli vesilelerle gözler önüne seriyordu. Aralarında, mutsuzken çok mutluymuş gibi görünmeyi başarabilenler kadar, başkalarının imrenerek baktığı nimetlere sâhipken, bunları küçümseyerek kendilerini mutsuzluğa mahkûm etmiş olanlar vardı. Hep daha fazlasını istemek, doyumsuzluk denizi içinde çırpınıp durmak, hedeflerini çok yüksek seviyelerde tutarak, onlara ulaşabilmek için başkaları karşısında eğilip bükülmek, sahte övgüleri yaşamının parçası hâline getirmek, zamanını kendisini verimli kılacak ve eğitecek meşguliyetlerden uzak geçirmek gibi nice özellik, büyük insanların ülkesinde yaşayanlara özgüydü. Hâl böyle olunca da, birbirine benzer özellikler taşıyanlar arasında, iyi-kötü bağlar kuruluyor; ancak bunların sürdürülmesi noktasında zaman içinde sorunlar ortaya çıkıyordu.

Her şeyin kökeninde, mâsumiyetten adım adım uzaklaşılması yatıyordu…

Çocukların ülkesindeyse durum çok farklıydı. Saflığı ve aydınlıkları deneyimlemek için çıktığım bu yolculukta, karşıma çıkan her çocukta yaratıcının güzellikleri âdetâ çiçek çiçek açıyordu. Bakımlı ve temiz giyimli şehir çocukları kadar, toz-toprak içindeki eski kıyâfetleri ve ayaklarındaki lâstik pabuçlarıyla köy yollarında top koşturan çocuklar da aynı çiçek bahçesini sunuyorlardı yüreğime. Her birinin yüzünde ipeksi kelebekler kanat çırpıyor, gözlerinde cıvıldaşan kuşların şarkısı, bir derenin ferahlatıcı serinliği eşliğinde etrafı kuşatıyordu. Hissettikleri neyse, dışarıya yansıttıkları da oydu. Küçücük bir neden, pek çoğunun gülümsemesi için yeterliydi.

Aralarında, tavırları büyük insanların davranışlarını andıranlar da vardı elbet. Bunların büyük bir bölümü, şehir hayatının oyunlarına boyun eğmek zorunda kalmış veya bunu isteyerek kabullenmiş ailelerin izlerini taşıyordu. Çocuk Ülkesi’nin fertlerinden bazıları, nedensiz yere ve basit şeylerle mutlu olmakla, tatminsizlik arasında gidip gelen bir sarkacı andırıyorlardı. Bu dünyaya geldikleri andan itibâren tavırlarıyla, ilerleyen zamanlardaysa sözleriyle kendilerini yönlendiren büyüklerinin yansımalarını, minik bedenlerinde ve davranışlarında kolaylıkla gözlemek mümkündü. Modern yaşamın (!) izleri, şehir çocuklarının tamâmının olmasa da en azından bir kısmının, yaşları ilerledikçe mâsumiyet duygusundan uzaklaşmalarına neden oluyordu. Bunlar, gelecekte “Büyükler Ülkesi”nin alışılagelmiş sâkinlerini oluşturacak olanlardı.

Böyle olmakla birlikte, yine de Çocuk Ülkesi’nin gelişmiş kentlerinde yaşayan çocukların çoğunda, yaratılışlarından gelen temizliği ve saflığı görmek yüreğimi aydınlıklarla dolduruyordu. İçlerindekini olduğu gibi sunmaları, ön yargısız davranış biçimleriyle kucaklaşmaları, sürekli bir şeylerle meşgul olup, o an uğraştıkları şey nedeniyle tatmin duygusu yaşadıklarından, birbirleri hakkında olumsuz düşüncelere kapılma çıkmazına kolay kolay düşmemeleri, en önemlisi de yalnızca ânı yaşamaları hayranlık uyandırıcıydı. Öte yandan, tüm bunların büyüklerin ülkesinde gün geçtikçe silinen değerler olduğunu bilmek içimi fazlasıyla acıtıyordu.

Çocuk Ülkesi’ni ziyâret nedenlerimden biri de, çocuk dediğimiz o çok özel ve kutsal varlığın gönül evinin en kıymetli konuklarından biri olmasıydı.

Gerçekten de öyle bir konuktur ki çocuk, gün gelir gönül mâbedinin en derininde yer bulur. Hele bir de o çocuk kimsesizse, öksüz veya yetimse, başköşeye oturtulur o zaman. Minik elleri avucunuzun içinde, bedeni bağrınızda sıcaklıkla buluşturulur. Gözleriniz birbirine değdiği an, o yavrucakla aranızda bambaşka bir yakınlık doğar.

Özellikle köy çocuklarıyla karşılaştığınızda benzer duygularla dolup taşmamanız olanaksız gibidir. Çocuk Ülkesi’nin; yoksulluğun kol gezdiği, olanaksızlıklarla sarmaş dolaş olmuş, buna karşılık manevî zenginliklerle bezenmiş yerlerinde yaşayan küçük bireyleriyle karşılaşmak, yaşama gönül gözüyle bakmaya çalışanlar için bulunmaz bir nimettir. İnsanî değerlerin en güzellerinin, yalnızca tabiat ananın okulundan mezun olmuş ebeveynler tarafından çocuklara aktarılmış olması sizde çok farklı hisler yaratır. Oralardaki insanları keşfettikçe, hayatın asıl özlenen yanlarını da keşfeder ve benliğinize katmaya çalışırsınız. Üstelik, bu süreçte Çocuk Ülkesi’nde yaşama hakkını kazanarak, ülke sınırları içinde yaşayan büyükleri de tanıma fırsatını bulursunuz. O büyükler ki; yaşları ilerlemesine rağmen, yüreklerindeki temizliği ve mâsumiyeti dünyanın kirli renklerine teslim etmemişler ve hayatları boyunca bunun için direnmeye ant içmişlerdir.

Yolculuğum boyunca, birçok şeyi farkettim. Sözgelimi: Çocuk Ülkesi’ne girebilmek kadar, orada uzun süreli veya devamlı kalabilmek de hayli zordu. Kalplerinde beyazın aydınlığını taşıyan çocuklar, kendilerine benzettikleriyle kolayca kaynaşırlarken, yüreklerindeki saflığı tamâmen kaybetmiş olanlarla bir türlü sıcak ilişkiler kuramıyorlardı. Onları kendi enerji alanlarına kabul etmedikleri gibi, karşılarındaki insanlar ne yaparlarsa yapsınlar, çocuklar böylelerine görünüşte de olsa içten davranamıyorlardı.

Oysa, büyüklerin ülkesinde durum oldukça farklıydı. Orada insanlar, diğerlerinden hoşlanmasalar da, onlarla çıkarları doğrultusunda sözde sıkı bağlar (!) kurabiliyorlardı. Sevmeseler de seviyor görünebiliyor, birbirlerine yalan söylemekte veya birbirlerini aldatmakta zerre kadar sakınca görmüyorlardı. Gerçekte oldukları hâllerinden çok farklı rollere bürünerek iletişimlerini sürdürürlerken, vicdanlarında zerre kadar rahatsızlık duymuyorlardı. Üstelik bu tarz davranışlarının sonucunda karşılarındaki insanların yüreklerinde açtıkları yaralardan da bîhaber şekilde yaşıyorlar, giderek saflıklarını kaybediyorlardı. Küçük bedenlerine karşılık kocaman yüreğe sahip çocuklar, böyle insanları sezgileriyle ayırt ediyorlar; onları yanlarına dahi yaklaştırmıyorlardı.

Onların aradığı; kendilerinde zâten mevcut olan, yaratıcıdan evrene ve evrenden de varlıklara akan tertemiz enerjiye bulanmaktı. Çocuk Ülkesi’nin sâkinleri, o enerjinin duruluğunu mümkün olduğunca korumaya çalışan her yaştaki insanla dost oluyorlar ve onları ülkelerine dâvet ediyorlardı. Güvenleri doğrultusunda da, seçtikleri konuklarının ülkelerinde devamlı olarak kalmalarına olanak tanıyorlardı.

Çocuk Ülkesi’ni ziyâret edince insan düşünmeden edemiyor doğrusu. Acaba, çocukluk çağlarını çoktan gerilerde bırakmış olan bizler, gerçekten hangi ülkede yaşamak istediğimizden emin miyiz?

Çocuk Ülkesi mi yoksa Büyükler Ülkesi mi daha cezbedici geliyor ruhlarımıza?

Belki de, yaşları küçük ama derinliklerle şekillenen yaşamları sonsuz büyüklükte olan çocukların ülkesini ziyâret etmek bile zor geliyor çoğumuza. O ülkede sonsuza dek yaşayabilmekse, dünya gezegeninde özverili mücâdeleleri ve direnişleri gerektiriyor. Bu gayretler, insanların birbirlerine yönelik olduğu kadar, iç dünyalarındaki bireysel şekillenmelerini de içeriyor. Zor olduğu kadar geliştirici olan tüm çabalar, sonuçlarını ruhsal gelişimin basamaklarında birer birer gösteriyor.

Kısacası:

“Büyükler Ülkesi”nin dikenli ve engebeli yollarından en az zararla geçerek ilerleyebilmek için, öncelikle “Çocuk Ülkesi”nin doğruluk ve güzellik çiçekleriyle bezenmiş, kokusunu saflık ve mâsumiyetten alan patikalarında ilerlemek gerekiyor. Yolun sonunda, hangi ülkenin ferdi olacağı kararına varmaksa, kalbinin derinliklerinde o eşsiz varlığı taşıyan insana kalıyor.

Latest posts by Ezgi Fatma Açıkgöz (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.