"Enter"a basıp içeriğe geçin

Çocuklar

Bir eliyle paketi kolayca açıp içinden sigarayı çıkardı ve boşta kalan eliyle de masanın üzerinde çevirip durduğu çakmağı yaktı. Başını eğip ağzının ucundakini tutuşturmak üzereyken aklına parlak bir fikir gelmiş gibi birdenbire yerinden kalktı ve misafir odasına doğru hızlıca yürümeye başladı. Kapıyı birkaç kere hafifçe çaldıktan sonra düşünmeden açtı:
– Canım, uyandırmak istemezdim ama ben çok hastayım. Rica etsem bana bir taksi çağırır mısın?
Ebru, sorgusuz sualsiz yatağından kalkıp gözlerini güçlükle aralayarak telefonun tuşlarını aradı. Karamsarlığı yüzünden böyle menfi durumlarda bir hayli telaşlı olurdu.
– Peki, Pervin abla, hemen arıyorum!
– Acele etsen iyi olur, canım. Çok fenayım.
Pervin, Ebru’nun cevabını beklemeden koşar gibi mutfağa gitti ve balkon kapısından sarkan tülü hızla çekip yarım bıraktığı sigaraya uzandı. Ziyan etmeden içine çektiği duman gözlerini yaşartıyordu. Masmavi gözleri sabah güneşinin altında gökyüzü gibi parlıyordu. Her nefes çekişte yeni bir şey düşünüyormuş gibi gözlerini kısıp dumanı uzağa, çok daha uzağa üflüyordu. Ebru’nun cama yansıyan gölgesini fark edince mırıldanmaya başladı:
– Ah, başım, ayakta duramıyorum be yavrum!
Bulgar göçmeni ağzıyla konuştuğunda Ebru, Pervin’i çok sevimli bulurdu. Bu yüzden de göz ucuyla onun geldiğini görüp sigarayı bırakmasını ve vah ’lamaya başlamasını görmezden geldi.
– Taksi çağırdım Pervin abla, birazdan gelir. Hayrola, neyin var?
Hastaları severdi Ebru. Hastaları, yaşlıları ve çocukları bir hayli severdi. Hayatında yolunda gitmeyen bir şeyleri olan insanlarla ilgilenmeye bayılırdı. Bu yüzden de Pervin’in neyi olduğunu gerçekten merak ediyordu. Fakat Pervin onun gibi değildi. Ona göre insanların ilgisi genellikle samimi değildi ve insanlar birbirini nedensiz yere merak etmezdi. Lafı fazla uzatmadan, baş ağrısının yorgunluktan ve stresten kaynaklandığını söyleyip geçti. Önceki gün gittiği doktorun dediğine göre yeterince dinlenmiyordu. Ebru bunu duyunca bir hayli üzüldü. Pervin’den iyileşene dek istirahat etmesini ve işleri unutmasını istedi. Kapıyı kapatırken eteklerini çekiştiren Şakir ve Sevgi’ye dönüp kötü bir rüyadan yeni uyanmış gibi neşeyle bağırdı:
– Günaydın çocuklar! Yüzünüzü yıkadınız mı bakalım?
Yerlerinde zıplayan yumurcakları minicik ellerinden tutup balkona götürdü. İşaret parmağını uzatıp kıvrıla kıvrıla uzanan dağlara üşüşen karları gösterdi. Yakında kardan adam yapacaklarını muştulayan halalarına sevinçle sarıldı çocuklar. Ebru şükretti. Bu kadar mutlu olmak ne güzel şeydi. Kahvaltı sofrasında da devam eden neşeleri yağmur bastırınca sona erdi. Ebru çocukları içeri aldıktan sonra ıslanmasınlar diye balkondaki patates küfelerinin yerini değiştirmek için geri döndü. Aman yarabbi, yerler ne kadar pisti! Pervin gerçekten bu kadar hasta olabilir miydi? Biraz daha etrafa göz gezdirdi. Belli ki ev işlerini ihmal ediyordu. Her yer toz içindeydi.
Pervin, çocukların bakıcısı ve yengesinin yardımcısıydı. Ebru içinse bir arkadaş gibiydi. Ebru onun için hem üzülüyor hem de endişeleniyordu. Pervin’de ise hastalık sahibi insanların sağlıklı olanlara karşı duyduğu o belli belirsiz öfke peyda olmuştu. Ebru ile rica eder gibi değil de, emreder gibi konuşmuştu. Ebru, böyle düşününce biraz üzüldü. Dışarıdaki gri havanın pencereden içeri dolması gibi Pervin’in hastalığı da Ebru ile aralarına sızmıştı.
Ertesi gün yengesi kahvaltı ederken sordu;
– Bakıcı yine sorun çıkarmış anlaşılan, ha?
Ebru başını kaldırmadan tabağındaki tek zeytine çatalını saplamaya çalışıyordu.
– Bakıcı diyorum, sorun mu çıkardı, Ebru? Hep böyle yapıyor zaten. Yakında göndereceğim onu.
– Hayır, yenge sadece hastalandı.
Selma, bir kadının kötü alınyazısının tipik bir örneğiydi. Annesi, babasının iktidarı altında ömrünü tüketmiş, zavallı bir kadın olduğundan, Selma etrafındaki herkesi yönetmeyi çok küçük yaşlarda kendine hedef seçmişti. Bu konuda başarısız olduğu da söylenemezdi. Ebru’nun ağabeyiyle tanıştıklarında Selma sakin ve uyumlu bir genç kızdı. O zamanlar abisi ile birbirlerini çok severlerdi. Zaman geçtikçe her insan gibi birbirlerine yalnızca tahammül göstermeyi öğrendiler.
Birkaç gün geçti. Ebru çocuklarla baş başa kaldığı bir sabaha daha uyandı. Henüz çocuklar uyanmamıştı, uyumak için vakti vardı ama Ebru’nun uykusuzluğa alışan bedeni artık dinlenmek istemiyordu. Bir süre balkonda kitap okudu. Güneş dudaklarının üzerinde biriken tere değdikçe Ebru elinde tuttuğu kitabı açıp yüzüne yelpaze yapıyordu. Sonunda sıcağa dayanamayıp ayağa kalktı. Balkon parmaklıklarından aşağı doğru bakınca kapıcı İzzet efendinin çiçek tarhlarını eşeleyip yeni çiçekler diktiğini gördü. Bu manzara o kadar hoşuna gitti ki adam işini bitirene kadar onu hayranlıkla izledi. Birdenbire kendini tutamayıp aşağı doğru seslendi:
– İnsanların hayal kırıklıkları gibi derin, daha derin olsun, İzzet abi!
İzzet efendi onu duymamış gibi işini yapmaya devam etti. Salondaki saat bir buçuğu vuruyordu. Başını sola çevirip masanın ucuna bakınca Pervin’in içtiği sigara izmaritleriyle dolu kül tablasını fark etti. Acaba işini sahiden de iyi yapmıyor muydu? İzmaritlerden birini eline alıp düşündü; sağlığı yerinde değilse neden bu kadar çok sigara içiyor?
Nemden ve kirden sararmış izmaritler ona karşı binanın çatısını hatırlattı; turuncu tuğlalar ve sarı duvarlar. Başını kaldırıp karşı binanın çatısına bakarak hayal etmeye başladı. Turuncu tuğlaların anımsattığı bir şey daha vardı; Emre’nin evi. Çocukluk arkadaşıydı Emre. Ebru bir gün başka bir şehre taşınıp onu geri dönülemez bir şekilde terk ettiğinde Emre hâlâ o evde yaşıyordu. Turuncu tuğlaları olan sarı bir apartman dairesinde, tıpkı birkaç kirli sigara izmaritinin içinde yaşar gibi. Düşünceler birbirini kovalarken merakı klişe bir durağa vardı: Acaba şimdi ne yapıyordur? Serüven arayan hafızasına gülüp geçti ve hasır iskemleye kurulup daha makul düşüncelerin peşinden gitmeye karar verdi. Kül tablasının dibinde biriken siyahlığı zor da olsa büyük çöp kovalarına benzetti. Her akşam boşaltılan ve her sabah yeniden dolan dev çöp kovaları, her akşam uyuyan ve her sabah hiç uyumamış gibi uyanan bedenine benziyordu. Merak edip internetten çöp kovalarının fiyatlarına baktı ve karşısına çıkan rakamı görür görmez şaşkınlığını gizlemek için sol eliyle ağzını kapattı. Bir ses işittiğini sanıp ayağa kalktı ve hızlıca kül tablasını yıkadı. Çocukları izlemek için yatak odalarına gitti. Yanılmıştı, uyuyorlardı. Kahvaltı hazırlamaya başladı.
Bir yandan domatesleri ve salatalıkları ince ince diliyor diğer yandan da düşünüyordu: Çocuklar için hayat ne kadar kolaydı. Oysa ben onların yerinde olsam hayat benim için epey zor olurdu, diye iç geçirdi. Gelişigüzel ve kaygısız yaşamayı ve bu kadar uyumlu olmayı nasıl becerdiklerine hayret ediyordu. Anneleri, babaları, bakıcıları ve kendisi dâhil, kimse onlara bakmak istemiyordu. Birkaç gün sonra işe gidecek olmasından dolayı kendini üzgün hissetti. Sonra annelerinin işe gidecek olmasına üzüldü, babalarının evde olmamasına ve bakıcının gelmemesine de. Üzgün olmayan yalnızca çocuklardı. Acaba her şeyin farkında oldukları halde nasıl bu kadar iyi olabiliyorlardı?
Kahvaltıda yalnızca ekmek üzeri çikolata yemeyi huy edinen Şakir, kız kardeşine de kötü örnek oluyordu,
– Ben de ağbim gibi çitolatalı etmet istiyorum hâlâ!
Ebru, Sevgi’nin minik yuvarlak suratı ve güldükçe genişleyen burun delikleri yüzünden ona hayır demekte zorlanıyordu. Öyle güzel bir çocuktu ki, dünyanın kıyısında kimsenin ayak basmadığı bir yerde gizli bir mutluluk varsa, bu Sevgi’nin gülüşünden daha güzel olamazdı. Kahvaltıdan sonra, öğle yemeklerinde ve akşam gelmeden önce anneleri birkaç sefer aradı. Yengesinin bitmek bilmeyen sorularında yatan telaşı Ebru’nun sakinliği dindiriyordu,
– Merak etme yenge, her şey yolunda.
Sahiden de her şey yolundaydı. Ama ya sonra ne olacaktı? Ebru birkaç gün sonra işe dönecekti. Acaba şimdi gidersem, çocuklar ne olur, diye düşünmeden yatağa yattığı tek bir gün bile yoktu. Huzuru kalmamıştı. Mecburi bir iç sıkıntısı çekiyordu. Buna karşın yengesi, insanı çileden çıkartacak kadar rahattı,
– Ebru çay yaptım, gelsene!
Her gece uyumadan evvel çay yapıp abisiyle birlikte Ebru’nun misafirliğini kutluyormuş gibi yaparlardı. Oysa Ebru, bunun çocuklara göz kulak olmasının bir ödülü olduğunu bilirdi. Bir gün cesaretini toplayıp yengesine sordu,
– Pervin bundan sonra gelmeyecekse çocuklara ne olacak yenge?
Selma, önce soruyu duymazdan gelip gündelik gevezeliğini sürdürmeye devam etti. Sonunda biraz gülümseyerek sakin sakin cevap verdi,
– Merak etme, ben başımın çaresine bakarım Ebru. Sen de istediğin zaman gidebilirsin.
Karşı tarafı köşeye sıkıştıran tuzak bir cevaptı bu. Ebru yine de bu oyuna gelmekten kendini alamadı. Merak etme ve başımın çaresine bakarım, demek, Ebru’yu vicdan azabıyla dolu bir denize atmak gibiydi. Yengesinin amacını bildiği halde kendini frenleyemiyordu. Olur muydu öyle şey, Ebru vardı, Ebru, ne güne duruyordu? Selma, istediği cevapları aldığı halde tatmin olmuyor, ne kadar eğlendiğini gizleme gereği bile duymadan gülümseyerek konuşmaya devam ediyordu;
– Yok, yok Ebru vallahi, herkes gibi senin de işin gücün var. Çocuk Esirgeme Kurumuna mı versem ben bunları, ne dersin? Belki orada bunlara daha iyi bakarlar, ha?
Cümlenin sonuna gelmeden kahkahalara boğuldu. Ebru da onu kırmamak için belli belirsiz gülümsedi. Ne söyleyeceğini bilemeden yatmak için müsaade istedi. O gece sabaha kadar kâbus gördü. Gözlerini kapayınca sabah oluyor fakat güneş bir türlü doğmuyordu. Bedeni, tıpkı kalbi gibi kırıktı ve tir tir titriyordu. Ağrılar ve ateşler içinde uyanır gibi olduğunda kendini bir hastane odasının penceresinden seyretti. Kolunda serum vardı. Rüyadır deyip yeniden uykuya daldığında bu kez de tatile gittikleri o yazı ve dalgalarında boğulmak üzere olduğu denizi gördü. Annesinin sesi hâlâ kulaklarındaydı:
– Ebru, Ebru elimi tut! Ebru, korkma Ebru, kalk!
Ellerini yukarı kaldırıyordu ve sonra kendini ileri doğru çekiyordu. Olmuyordu. Ellerini kaldırıyor ve bütün gücüyle kendini ileri doğru çekiyordu. Olmuyordu. Ayaklarıyla altındaki suları itiyordu. Dalgalar gözlerine, ağzına ve kulaklarına çarpıyordu. Boğuluyordu. Duyduğu son ses bir kafeden yükselen müzikti. Sergey Rachmaninov’un dokunaklı bir melodisi. Acaba ölmüş müydü? Gözlerinin kenarlarından yaşlar süzüldü. Sıcaklığı hissettiği an uykuda olmadığını anladı. Sesler duyuyordu ama net değildi. Sesler, duvardaki saatin tıkırtısı yüzünden aralık kapıdan içeri sızamıyordu.
– Pervin’i mecburen arayıp bugün gelmesini söyledim. Bir ay ücretsiz izin almayı kabul etmişti ne güzel. Hastalanacak zamanı buldu senin bu kardeşin de! Arabanın taksidi ne olacak şimdi Ekrem?
– Yeniden uykuya dalıp uyandığında duyduklarının bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemiyordu. Gözlerini tamamen açtığında abisinin karşısında dikildiğini çok sonradan fark etti,
– Nasılsın bakalım Ebru? Korkuttun bizi!
Mırıldanır gibi cevap verdi:
– Anlaşılan ölmedim.
Hep birlikte güldüler.

Latest posts by Eda İşler (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.