"Enter"a basıp içeriğe geçin

Dalmış / Dağınık / Dolunay Etkisi

DALMIŞ

Çengel’e takılmışlar. Dört arkadaş sahile en yakın bankta oturmuş, plastik bardaktaki çayı yarılayanları denize dalmış, bardağı dudaklarına değdirmiş, kalakalmış.

Parmağımdaki yüzüğü almak için Üsküdar’daki bütün kuyumcuları gezmiş, teker teker karışık, kalın, uzun, yuvarlak, sakallı, dertli, kibirli, ağlamaklı yüzlere sahip dükkan sahipleriyle konuşup bütün yüzüklere bakarken çoğunu beğenmiş olmama rağmen kenara köşeye saplanmış put imzasını gördüğümden oraya para kazandıramayacağımı düşünerek çıkmış ve en sonunda bundan belki de on sene önce yaşadığım şokun siyah beyaz fotoğrafların duvara asıldığı, ve önünde oturan, kocasının daha kocası değilken ona aldığı danteli eşarbı başında, belki de ilk saçların seven eşarbı başında, yetmiş yaşını aşmış, her gün yüzünü parlatan sudan nur yüzlü olmuş kadınların döneminden on, on iki sene sonra olduğunu Çamlıca da gece yanan ışıkların aydınlatmadığı, sadece ay ışığının vurduğu yerlerin siyah beyaz olduğunu fark etmemle anımsamışken, kardeşimin konuşmayı öğrenmesinden tam bir yıl sekiz ay önce, yani doğduğu zaman onu kucağına alan ilk kişinin ben olduğumu ve hatırlamamın mümkün olmadığını söylüyorlar, ki bundan yirmi sene sonra bile hala hatırlıyorsam, onu ilk kucağıma aldığımda insanlar gerçekten böyle dünyaya geliyor da, çocukluk, bebeklik fotoğraflarına baktıklarında nasıl bu kadar kötüleşebildim diye ağlamıyorlar mı, diye düşündüğümü hatırlıyorsam, bir kafede oturmuş, en görünmeyen masayı bin bir türlü bir anda gerçekleşen hiç bilimsel olmayan hesaplamalarla seçip, buna rağmen garsonun bıyıktan ve boynuna astığı bıyıktan başka özelliği olmayan benliğiyle gelip “ne istersiniz” sorusuna maruz kalmıştım ve aynı garson hesabı beş kuruş farkla tamamlayamadığım için beni rezil etmişti, ki nasıl, hatırlamayabilirim belki de dünyadaki bunca acıyı, “büyüseydim ben başka odalarda” diyordu adını unuttuğum biri, bana onu göstereni hiç unutabilir miyim sorusuna karşılık dediğini, küçük, sarı bir kağıda yazıp karanlık masanın sadece benim bildiğim, gizli bir dünya olmasını isteyip istemediğim, kimin umurunda sakarlığımın bu günlerde üzerimde olması ve tonlarca sebebi, vardı, 1940’larda temeli atıldığı zannedilen zulümlerin çok eskiye dayandığı ne kadar az ve eski insan biliyor, bu benim yaşlı ve doğduğum zamandan çok daha önce, doğduğunu mu gösterir etrafın aydınlanması, güneşin, batışı doğumu kadar umut dolu olmalıydı ki, hüznün bu kadar gizlenebiliyor oluşunu bir şeyler göstersin, bana ne olduğunu bir çöl mü anlatıyor her gün, giderdim, yeryüzündeki bütün sahillere, şehirlere, sokaklara ve on üç yaşındaki kızın derli toplu olduğuna şaşırmamın sebebi elbette annesinin ölümünü babası zindandayken yaşaması, buna rağmen yıkılmayıp, okulunu, hayatını, kitaplarını, gözüne dolan şiirleri, kulaklarına dolan ezanı, o yaşta bir insan çalışıp yalnız bir evde kalıp, bunca şeyi bir arada nasıl götürmeyi planlıyorlar mezara, bu aç gözlü zalimlerin akıttığı her damla yaş, kan, kum tanesi onların aleyhine şahitlik edecek, koyu kahverengi parmaklıkların arkasında, parasını ve ailesine yedirdiği yemeği, kimi zaman haksızlıklar yaparak, çoğu zaman haksızlıklar yaparak, kazanan, kendine hâkim diyen kibir abideleri hangi yasalara dayanarak, kimilerini şiir yazmaya itiyor Kudüs’ün hüzünlü sessizliği tırmalıyor mu kulaklarını, sana diyorum ben, bir gece yarasına sağanak Rahmet yağdırmıştım, odamın bir köşesinde, dostlarımın acıları ve dertleri benimkilerinin yanında o kadar fazla ki, onları düşünürken kendimi, unutuyor insan çünkü zalim, zalimin derdi var olabilir mi, gerçekten böyle mi son durum, demişti, kızıl saçlı, çöl, senin her yerin kurumuş göz yaşları, bunlara sebep olan herkesin ebedi evi olacak bu sıcak, akan kanın, göz yaşının ateşi kimilerine rahmet, onlara, azap olacak, çekirgelerin dünyayı sarması, onun gölünün sarsılması, dağları, ayağa kaldıracak, herkesi bu son konuşma demişti annem ve ben yine karşı çıkmıştım durmadan güçlensin diye, söylediği, doğru olmasına rağmen kabullenebilir miyim bilmiyorum, avucumda ölüme doğan bebeğin ilk ve son gözyaşlarının benim elimde kalması, kuruması adeta bir çiçeğin, bir çocuğun ölümünü, yılda kaç milyon anti-depresan tüketsem unutur, yürüyen bir kuklaya döner insan unuta unuta, kalbim kuru, kararır mı benimki de, ya unuttuğumu bir daha hatırlayamazsam, ki bu düşünce unutmak korkusundan daha büyük bir korkuyu açığa çıkarıyor rüzgar estiğinde bütün gerçekleri, yağmur yağdığında kaçıyor dünyalıklar, dünyalılar ve burada neden ben böyleyim diye soran küçük kızın, ölene kadar sokaklarda yaşayıp, sadece onun ve benim bildiğimiz acıları yaşamasına isyan edişine bilmeyen biri nasıl kızabiliyor da, burnu havada kadın otobüste oturmuş ruju sürerken, “o ruj bu saatten sonra sana yarar mı kara yüzlü,” diye yüzüne vuramadığım için inmesi gereken durakta, yani benle aynı durakta inip, arkadaşımın, yerde oturan sokak kızının yanından burnu havada geçip, şeytanca sesiyle ona “sürtük” dediğinde, sinir krizine giriyorum haksızlığı en son hak edenlere haksızlık yapanlara şahit oldukça, dünyaya, batar mı gerçekten bu dünya, ya da, güneşe veya aya sorsam, her gün dünya batıyor derler mi bize, ay her zamanki gibi ağlayan yüz ifadesiyle bakarak, yer yüzündeki her şeyin, her an ağlamakta olduğunu, ağustos böceklerinin, güllerin, gelinciklerin, nilüferlerin, küllüğün, külün, kiraz ve erik ağaçlarının her zaman ağlamakta olduğunu ifşâ eder mi, cümlesinin sonunda, soru işareti yerine nokta kotanlar imrenmem mi gerekiyormuş, gerçekten bunları kim uyduruyor ve pervasızca aklında ne gelirse diline söyletip, kalbine çektirdiği azaba etrafındaki herkesi şahit, tutuyor, kar ve ben ne zaman eriyip denizle bütün olacağım?

Yudumunu aldı. Bir anlık dalgınlığını ne o ne de yanındakiler anlamıştı. Biraz daha güldü diğerleri ve en sonunda hadi kalkalım artık geç oldu, deyip kalktılar. Onu orada unutmuşlardı, ama o da onları orada unutmuştu.

 

DAĞINIK

Neden böyle yapıldığını ne önemi vardı? Ortadaki durum gayet saçmaydı ve sebepleri de en az ortadaki bu durum kadar saçmaydı. Saçmaydı. Bir insanın odasını toplamadığına dair ileri sürdüğü bütün bahaneleri saçma olmalıydı. İnsanlar dağınıktı.

– Kimse benim, ben olmamı istemedi ki, ben, ben olayım.

Saçmaydı. Dağınık bir odanın toplu olmaması kadar, bunu söyleyenin iç dünyasının dağınıklığı da, işte bir o kadar saçmaydı.

– Ben kibirlenmeyeyim de, kim kibirlensin?

Saçmaydı. Kibirlenebilmek için mütevazılığı kullanacak kadar ikiyüzlü olmak, kibrin kendisi için bile saçmaydı. İnsanın iç dünyasının dağılmış haliydi bunlar.

– Elbette, ben de yoksa onda da olmayacak!

Sen kimsin? Lütfen kendini düzeltir misin halı! Sürekli insanların ayağının takılmasını sebep oluyorsun, farkında mısın? “Şıllıklık”  barındırmıyor mu, bu dağınıklık? Şıllıklık; Bu kelime cidden şıllık.

– Önemi yok. Bunun da önemi yok. Olur öyle. Olur böyle. Şöyle de olur. Amaaaan! Takmayın, takılın, gitsin.

Vurdumduymazlık. Bir başka değişle, bu odanın dağınık olduğuna hiç aldırış etmeyen pencereler gibi. Yazın işe yaramadıklarını, beni rüzgardan mahrum ettiklerini söylersem, açsaydın o zaman bizi, derler, ama, bilirler mi gerçekten, açsaydım da, kapanmak isteyeceklerdi. Bir garip.

– Zahirin önemi yok. Batın önemli. O yüzden insan kendi zahiriyle batınına küfreder bir hâlin içinde olsa da, problem yok.

Oldu. Oda hep böyle kalsın o zaman. Ne önemi var canım!? Oda alt tarafı. Önemli olan iç odamız dimi, yahu, ortalık çorap kokuyor. Ne zahiri, ne batını, biri şu kitapları kenara çekip, şu adamı da yatağımdan alabilir mi? Mahrem diye bir şey var yahu!

– Ben olmasam bir halt yapamazdı, biliyorsunuz. Onu, ben buralara getirdim!

Adamcağızın elinden, sen olmasaydın başka neler yapabilirdi, bunu görme şansını almış olabileceğinden bir gerçek! Mmm. Beyefendi, lütfen sizin hangi diyarın tanrısı olduğunu bir açıklayabilir misiniz? Çünkü, etraf tanrı kaynıyor, biz de kuluz yani, kafa karışıyor. Şu odanın haline bak. Odada tanımadığım insanlar kafasına iç çamaşırlarımı geçirip dans ediyorlar. Ya kesin tiyatroyu da çıkın odamdan, şu odayı bir toparlayayım. Hastalar mı, acaba, bir bardak su verip uğurlamak lazım öyleyse. Yoksa… Ne olur… Allah bilir.

 

DOLUNAY ETKİSİ

Mağaranın ağzından içeri düşen ay ışığına takılıp kaldı. Yine ne yapacağını bilemeden geçirdiği, iğnelerin hastanın kolunu acıtıp acıtmayacağını düşünebilir mi, insanın kendisi kendisini, nereye kadar vardırabilir bu fırtına, önünde duran herkesin ayaklarının kaydığını görmek mümkün mü, benim seninle dolup taşmam karşısında adını ağzına sakız edip cak cak çiğneyenlerin var olduğunu, rakib-i aşk mı, zat-ı Kibriya mı, diye sorulan soruların cevaplarını verebileceğini zanneden sıfat-ı Kibriya grupları, bir araya getiren gücün nereden geldiğini kim bilebilir, masanın altına saklanan çocuğun oyun oynamadığını, aslında sadece ağlamak için bir fırsat bulmak isteyen çocuğun oyun oynama fikrini atıp, masanın altına da oyun için saklandığını düşünürken insanlar, ağlamak istediğini, biliyor musun sen ne istediğini, kafandaki putlarla taşlaşan aklın ve gönlün, bir arada durduğunu, karın eridiğini, suya dönüşüp, döndürülenin ikisi birden olduğunu, akan suyun yolunu bulacağının kesin olduğunu, senin yolunun suyun kuruyup kurumadığı nokta olup olmayacağını asla ve asla bilemeyeceğini, bir çocuğun kötülük yapmayı, istediğini yapacağını, masumiyet içerisinde olacağını, kendisinin de bilmediğini, bilineni, bilenin en çok kendisi olduğunu bir çocuğun, senin gözlerine baktığında onun seni yıkadığını, senin onu yıkayamayacağını, bilinmezliğin güzelliğinin, güven taşıdığını, sevgi taşıdığını, iyi olanı taşıdığını, insanların içlerinde öfkeyi, nefreti, kini büyütmek yerine çocukluklarını büyütselerdi, ne kadar adam, varmış ortalıkta, yalan söyleyenlerin yalan söylediklerini bile anlayamayacak kadar bozguncu olduklarını ayna da bile göremeyecek kadar, gözlerine kum kaçmıştı küçük kızın, elinde bir çikolata vardı erimeye yüz tutmuştu, ama, çölün yarısını bir damlasını dahi yere dökmeden kat etmişti, duvarları, koca putlar etmişti taşları insan, insanı put etmedikçe işler hep daha kolaydı, muğlak olan alanda cirit atmak, onu isabet ettirmek, artık daha zor, açık alanda, herkesin herkesi açıkça görebildiği bu savaş meydanının ortasına doğru yürüyen ve elinde eriyen ama dökülmeyen çikolatasıyla, sıcağa ve gecenin insanın derisi çatlatıp, kanlarını akıtan soğuğuna hiç aldırış etmeden, veya, sıcağın ve soğuğun hiç aldırış etmediği küçük kızın, kan gölünün ortasına güller dikip, çekip gideceğini, onun arkasından da o güllerin değerinin bilinmeyeceğini bilen tek şeyin savaş meydanı olduğu, yine açık değil mi?

Latest posts by Furkan Balta (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.