"Enter"a basıp içeriğe geçin

Değince Dokununca

Guy de Maupassant, ‘Yazarın Amacı Nedir?’ adlı metninde ‘‘Ciddi bir yazarın amacı bize bir hikâye anlatmak, bizi eğlendirmek ya da etkilemek değil; düşündürmek, olayların derin, saklı anlamlarını kavramamızı sağlamaktır’’ der. (1) Maupassant, hikâye yazarının amacının okuyucuyu düşündürmek olduğunu savlasa da kurgu, anlatım ve gerçekliğin ustalıklı biçimlenişi olan bir hikâyede biz, yazarın hikâye algımızı derinlikli bir biçemle sarsarak ruhumuzu gerçek/lik/le yüzleştirmesini daha risk almaya değer ve tercihe şayan buluruz. Yazar iç evrenimizi sarssın ve gerçeği kalbimize tokmaklarla nakşetsin. İşte Mustafa Kutlu’nun Lunapark adlı son kertede çetin, sert ve vurucu-gerçekçi hikâyesinde (2) Poe’nun da vurguladığı üzere ‘hikâyede tek etki’ kuralının son derece seçik bir örnekliğine tanık oluyoruz. Biz bu konuda-tek etki hususunda- Henry James gibi düşünüyor, yazarın mizacına uygun bir biçemle hikâyeyi şekillendirmesi gerektiğini söylüyoruz. İşte Kutlu da alışık olduğumuz o ‘konuşur gibi’ yazan anlatım-söyleyiş biçiminin mükemmel bir kısa hikâye metnini çıkarıyor ortaya, Lunapark’la. Ne diyordu Henry James, kulak verelim:

 
‘‘Okurların büyük çoğunluğu ‘Beni avut, eğlendir, ağlat, düşündür ya da hayal kurdur bana’ diye seslenirken ciddi bir eleştirmen şöyle der yazara: ‘Mizacına uygun, sana yakışan bir üslupla yaz ki, mükemmel bir metin çıksın ortaya’’’ (3)

 
Bize göre Kutlu Lunapark adlı bu kıpkısa-küçürek hikâyesinde, mizacının da ötesine geçerek doğrudan anlatımlı hikâye dilinin metin bazında en uç örneğini vermiştir.

 
Lunapark, sözün bittiği yerden başlıyor anlatılmaya, bir anlamda ‘koşu bittikten sonra koşan atlar’ gibi..

 
Sözün bittiği yer neresi?

 
Bu küçürek hikâyede, gökyüzünden uçakların küçücük bedenlere ve oyun yerlerine- merhamette yeri olmayan, merhametten nasipsiz zalim güçler tarafından- bombaların fırlatıldığı savaş sonrası mekânı betimleniyor. Lunapark’ta anlatıcının bakışı ve tanıklığı son derece çarpıcı ve sakınımsız. Savaştan zarar görmüş nesnelere yönelik seçik bir hikâyeci algısı göze çarpıyor. Hikâyecinin Lunapark’ta tanık olduğu ruh hali, çocuğun masumiyet içeren dünyasının savaşta uçaklar tarafından karartılmış bir fotoğrafı sanki. Kısa tasvir cümleleri, çağrışıma açık ve atmosfer oluşturan ruhsallığıyla manzarayı ve savaşın soğuk yüzünü gözler önüne seriyor.

 
‘‘Kaydırak yanmış, kararmış. Salıncakların zinciri kopmuş. Çarpışan arabaların yarısı kaybolmuş. Kum havuzu feryat ile kumunu sağa sola savurmuş. Atlıkarınca dönmüyor. Atlar sakatlanmış. Sakat atları vururlar. Ağaçlar kavrulmuş. Çiçekler, kelebekler alıp başını gitmiş.’’

 
‘Kutlu mizacının da ötesine geçmiş’ dediğimiz şey, hikâyenin son cümlesinde açık ediliyor. Bu ne ağıt, ne ironi, ne de bir gözyaşı ile karışık yakarıştır. Bu bir öfke kabarması, alnında ‘V’ damarı belirmesi, zalimin zulmüne karşı apaçık ve doğrudan bir kızgın tepki, tek cümleyle bir ‘ok çavlanı’ ve bir anlamda da Poe’nun ‘tek etki’ kuramının tüm vuruculuğu ve sarsıcılığıyla son cümlede bir yoğuşmasıdır:

 
‘‘Ulan alçaklar hastaneleri vurmayın.
Çocukları öldürmeyin.
Allah belanızı versin.’’

 
Şunu içtenlikle ve tüm dürüstlüğümüzle ifade edelim ki, bu satırların yazarı olarak, bugüne dek yüzlerce ‘kısa modern öykü’ okudum, onlarca modern öykü teori kitabı hatmettim, ama Kutlu’nun Lunapark’ı kadar insan zihninin ve duyarlılığının kılcal damarlarına kadar dokunan, etkili ve hikâyede odaklanma anına bu kadar yoğunlaşan bir final cümlesine tanık olmadım.

 
Bir de bugünün modern kısa öykü yazarlarının steril metinleriyle mukayese edelim Lunapark’ı, diğerleri çokça zararsız ve ‘estetik’ kalacaklardır Lunapark’ın yanında…

 
Mukayese edelim mi, sözü edilmeye değer mi Lunapark’ın yanında?
Etmeyelim, söz uçar yazı kalır.

 
Lunapark duyarlılığı kanatıyor, sözü kalbinden vuruyor.

 
Geleceğe kalır.

Bu yazı yorumlara kapalı.