"Enter"a basıp içeriğe geçin

Delilik Şairlik ve Ezra Pound

“Sayısız insanlardan

En iyileri öldü

Dişleri çürük bir fahişe

Ezik bir medeniyet uğruna”

Ezra Pound

 

Hayatı derinlemesine sorgulamayan, yeri geldiğinde hafife alıp onunla alay eden, daha doğrusu deliliğin sınırında dolaşmayan şair var mıdır acaba? Büyük şairlerin büyük erdemleri olduğu kadar büyük zaafları vardır. Vasattan hasat çıkmaz! Büyük sınırlar, uç sınırlar, büyük saldırılara gebe olduğu gibi duygu ve düşüncenin uçlarında dolaşanlar da büyük huzursuzluklara gebedir. İç huzursuzluğu ne kadar büyükse şiiri o kadar büyük olur şairin. Ne denli uçlarda/sınırlarda dolaşırsanız o denli büyük şimşekler çakar beyninizde; büyük fikir ve aşklara gebe kalırsınız. Kadın ne kadar güzelse “büyüleyiciliği” o denli büyük, fikirleriniz ne denli derinse o denli “özgün ve evrensel”dir. Duygusunu zapturapt altına alamayanlar ancak dev aşklar yaşar, idealini sınırlamayanlar ancak büyük devrimler yapabilir. Pisipisine bir böcek gibi yaşayıp ölmek yerine, ya bir aşk ya da bir inanç uğruna ölmek daha güzeldir. İnsan için yaşamın olduğu kadar ölümün de bir onuru vardır. Hiçbir şey bilmiyorsan, sevebileceğin bir kadın için öl! Hem hayatın hem de ölümün bir anlamı olsun!

Sıradan insanlar hayvanlar gibi aşksız, endişesiz ve düşüncesiz yaşarlar. Peşinden gittikleri dünya, aslında üstlerini örten topraktan başka bir şey değildir. Bu tipler, tıpkı bir hayvan gibi niçin yaşadıklarını, niçin seks yaptıklarını ve niçin para biriktirdiklerinin şuurunda dahi değillerdir. Varoluş sancısı çekmeden yaşamak içgüdüsel yaşamaktır. İçgüdüsel yaşamların ne heyecanı olur ne kalıcılığı… Oysa bilinçli, sancılı yaşamlar insanı tedirgin ve zinde tutar. Hayatınız ne kadar riskli ne kadar tedirginlik doluysa, heyecanınız da o denli büyüktür. Hayatı anlamlı kılmak için büyük idealler, büyük heyecanlar yaşamak gerekir. Büyük şiir büyük yaşamlardan, büyük heyecanlardan doğmuştur her zaman. Şiirinizin yürekleri kuşatması aşka ve kadına duyduğunuz iştiyakın gücüyle orantılıdır. Büyük şiir demek, somut ve soyut dünyada devrim yapmak demektir. Aşkla sarsıldığınız gibi bir şiirle sarsılabiliyorsanız o şiir büyük şiirdir… Aşk, şairin ilham kaynağıdır, delilik ise cesareti! Ne kadar cesursanız o kadar deli, ne kadar deliyseniz o kadar şair… Aşkla delilik arasındaki bağ, fizik âleminin anlamını yitirmesi, metafizik âlemin kapılarının açılmasıdır. Çünkü aşk ve delilik aşkınlıktır. Fizik âlemini aşamayandan ne şair olur ne âşık! Ne veli olur ne deli!

“Onlar sahralarda dolaşan mecnunlar gibidir” ayetinin işaret ettiği şairlik; içinde bir başıboşluk, bir havailik, ulaşılmaz olana ulaşma çabası taşır! Nedendir bilemiyorum, oldum olası deliliğin sınırında dolaşan şairleri ve filozofları sevdim. Çünkü insan denen meçhulü en çok uçlarda/sınırlarda dolaşanlar merak etmiştir. En çok tanrıyı onlar aramışlardır. En çok onlar sevmiş, en çok onlar idealleri uğruna ölüp ölüp dirilmişlerdir. Örneğin bu anlamda Nietzsche’yi acıdığım kadar da severim. Gogol’ü de öyle, Neyzen’i de… Hele Neyzen’in delilik nöbetleri geldiğinde kaçıp Bakırköy hastanesine sığınması, yok mu? İnsanı daha bir meraka sokuyor. Acaba nasıl bir şey delilik? Aklıma şiir söyleme nöbetlerini getiriyor. Kopuyorsunuz bir anda soyut dünyadan. Kulak kesiliyorsunuz içinizdeki sese. Delilik veya şiir söyleme Dostoyevski’nin sara nöbetleri gibi mi acaba? Bir erkeğin bir kadına karşı o güzelim iştiyakı gibi mi? Yoksa ölmüş bir balığı önüne koyup saatlerce ona bakarak nasıl diriltirim diye düşünmek mi? Yahut tüm bunların ötesinde gerçekten kendini bir Mesih bir Mehdi yahut bir kurtarıcı gibi görmek?

Deliliğin farkında olmayan bir Mesih olmaktansa farkında olan bir şair olmayı tercih ederim. Zira deliliğinin farkında olan deliler ne güzeldir! Ve ne kadar anlamlıdır onların eylemleri ve sözleri. “Anla, Monna Rosa ben bir deliyim” diyebiliyorsak sevdiğimize, aşkımızı kimse inkâr edemez. İnkâr edemez kimse büyüklüğümüzü. Şairlik, deliliğin ikiz kardeşidir çünkü. Ne kadar şairseniz o kadar deli, ne kadar deli iseniz o kadar şair! Efendimiz, iyi Müslümanlığın kıstasını delilik olarak belirlemiştir. Bu yüzden tanrının delileri sevdiğine inanırım, bu yüzden Ezra Pound gibi tımarhaneye hapsedilmiş şairleri daha çok severim. Zira Pound, tımarhaneye kapatıldığında en güzel şiiri “Pisa Katonları”nı yazmış. Ezra Pound, Mussolini’yi sevdiği, Siyonist/Yahudiliklere nefret duyduğu için mahkûm edilmiş, “delilik” gömleği giydirilerek tımarhaneye yatırılmıştır. Şairleri ve delileri seven birinin Pound gibi bir şaire hayran olmaması elde değil! Yaşayacağı kaderin farkında olan Pound, deli olmadan deli olacağını bilerek şöyle demiştir: “Tanrı örselemek istediğini önce tımarhaneye gönderir.” Sahi delilikten bahsedip de Ezra Pound’u tanımamak olur mu? Benim en çok sevdiğim Pound, Siyonist Yahudiliğin düşmanı, güzel kadınların ise hayranı. Tam Melami meşrep bir şair! Düşmanlık ve düşkünlüğü ruhunun potasında eritmiş biri. İyi bir şair olup da kadınlara düşkün olmamak olur mu diyor Pound. Kadınlarla haşir-neşir olunmadan iyi şiir yazılmaz. Dokunmadan aşkı yaşamak, rüyada cenabet olmaya benzer. Gerçek aşk, hissetmek ve dokunmaktır. Kadına iştiyak duymayan adamdan iyi şair çıkmaz. Pound, ayrıca “şayet kişi, inancı uğruna risk almaya hazır değilse ya inancından ya da kendinden vazgeçer” diyor. İnanç ve aşk/kadın! Pound’un şirinin en belirleyici ögesi. Bir anda birkaç kadını sevebiliyor ve bir anda antisemittik söylemi uğruna onlarca yıl hapishanede ve tımarhanede yatıyor. Hem de aklı yerinde olduğu halde deli gömleği giydirilmesi ne acı? Hitler kazanmış olsaydı dünyanın en dahi insanı olarak onu alkışlayacaktık. Hitler kaybedince deli gömleği giydirilip tımarhaneye kapatılmış bu büyük şair. Bugün yaşamış olsaydı Yahudilerin Filistinlilere yaptıklarından dolayı kim bilir ne güzel şiirler kaleme alır, kim bilir İsrail’i nasıl yerden yere vururdu. Onu yalnız deliliğiyle değil, bir de aşka ve kadına düşkünlüğüyle sevmek gerekir. Çünkü hayatında kadına yer vermemiş, aşk olmamış, odun gibi yaşamış olan kişilerden ne şair olur ne sanatçı! Zira hayatına bir anlam katmamış olanlar; merkep gibi yer, sinek gibi ölürler…

Ezra Pound’un iyi bir yazar ve iyi bir şair olarak ilgimi çekmesinin nedeni, yalnızca yazdıklarından dolayı değil, aynı zamanda antisemitik duruşuyla ödediği bedeldir: “İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Benito Mussolini’nin faşist rejimine vermiş olduğu destekten ötürü Pisa’da yönetimde bulunan Amerikalılar tarafından demir parmaklıklar ardına hapsedilmiş, bir süre sonra yürütülen ihanet davasında cezai ehliyeti olmadığına hüküm verilmiş ama yaklaşık on yıllığına tımarhaneye kapatılmış Amerikalı bir şairdir.”1 Pound’un, “Mussolini, Hitler gibi diktatörlere hayranlık duymasının en temel nedeni yalnızca otoriter kişilikler bir şeyler yapabilir olmasına inanmasından dolayıdır. Lenin hayranıydı ama Lenin 1924 ölmüş, Rusya’dan beklentisi azalmıştı, çünkü Rusya devrimci liderini kaybetmiş bir ülkeydi ve hiçbir ülke peş peşe iki Napolyon, ya da Lenin çıkaramazdı. Bu yüzden Rusya ütopyasının oldukça yavaş gerçekleştireceğini söylüyordu.”2 İkinci Dünya Savaşı’nda Almanları destekleyen radyo konuşmaları yapmış, savaşın Almanlar aleyhine sonuçlanmasıyla Pound, başta kendi ülkesi Amerika’da olmak üzere hain ilan edilmiştir. Onun bu siyasi tutumunu ise siyasi körlük olarak nitelemişlerdir. Üç hafta boyunca goril kafesi denen hücrede tutulan Pound, yaşanılan mağlubiyete rağmen fikrinden dönmemiş, tutsaklık, hapis ve tımarhanede yatmasına rağmen onurlu duruşunu kaybetmemiştir. En meşhur şiiri “Pisa Kantoları”nı tımarhanede yazmıştır. Kaldığı yeri “cehennem çukuruna benzeten” Pound, “içimdeki dünya üzerime çöktü” diye yazarak ruhsal durumunu anlatmak istemiştir. Onun tımarhaneye yatırılmasını, “bir avuç uzmana karşı büyük bir ustanın satranç oyunu” olarak niteleyenler, gerçekte deli olmadığına inanmışlardır. Pound ise, kendisini muayene eden doktorları, “her şeye kadir devletin bilimsel bilince sahip seküler ruhban sınıfı” diye tanımlayarak alay etmiştir. Büyük bir şairin delirmesi kendisini değil, devleti zora sokmuştur. Çünkü bir insanın iyi şair ve devrimci olabilmesi için deli olması yeterlidir. Deliliği fikirle hiç kimse halledemediği için onu zincire vurarak zapturapt altına almak da mümkün değildir. Pound’u tımarhaneye tıkayanlar bütün zorbaların denedikleri yolu denemişlerdir sadece.

“Henüz on beşinde bilmem gerekenden çok daha fazlasını biliyorum. İlhamın tanrılardan geldiğine fakat tekniğin kişinin kendi sorumluluğunda olduğuna inanıyorum”3 diyen Pound, bununla şiirin ilham ve işçilik olduğunu söylemek ister. Londra’da on iki yıl yaşayan Pound, bu şehirden ayrılırken yalnızca saygı duyulan bir şair değil, aynı zamanda yeni bir dil, yeni bir ifade tarzı ve şöhret kazandırdığı birçok kişiyle birlikte Anglo-Sakson edebi avangardına has kültürel değerlerin iletilmesi için iyi bir temsilci olmuştur. İmge’nin bakışın, bilgisel ve duygusal karışımı olduğunu söyleyen şair; bunu “objektif ve subjektif olarak nesnelere direkt yaklaşım, yalnızca bir sunum ifade eden hiçbir kelimenin kullanılmaması ve kafiyelerin müzikal ifadeye ait bir ardıllık ortaya koyması”4 olarak özetlemiştir.

Faize karşı çıkan ve bunu “tabiatın cömertliğine karşı işlenmiş en ölümcül günah” sayan Pound’un Yahudilerden nefret etmesinde bu duygusunun payı büyüktür. Ekonomi üzerine kafa yoran ve ekonomi bilmeden tarih yazılmaz denilen Pound, “Anglo-Sakson bankaların yönetim seviyesinde genellikle Yahudiler olduğu için, tarihteki durumu göz önünde bulundurarak katı bir antisemitizm geliştirmişti fakat bu düşüncesi, Yahudilerle yakın dostluk kurmasına engel olmamıştı. (…) Büyük finans sektörlerini yöneten Yahudiler yalnızca savaşları etkilemekle kalmamış, aynı zamanda milyonlarca insanı işsizliğe sürüklemiş, basın-yayını etkilemiş ve üniversitelerin eğitimi programlarına müdahil olmuşlardır”5 diye düşünmektedir. O, tüm kalbiyle bağlı olduğu Mussolini’yi dahi “tefecilerden kurtulmuş insancıl bir dünya için haykıran biri” olduğundan dolayı seviyordu. Mussolini’ye sunduğu şiiri, ideolojik olarak değil de sanatsal olarak değerlendiren Mussolini, onun sanatı için “keyf verici” ifadesini kullanmıştır…

Mussolini dışında tüm Avrupa devlet adamlarının hain olduğuna inanan Pound, “Cantol” adlı o uzun şiirinde faize, kapitalizme, Avrupa ve Amerika’ya eleştiriler yöneltir. Ve şöyle seslenir şiirin bir yerinde:

“‘Devrim’ dedi Bay Adams ‘oluştu

Kafalarında insanların

Lexington’dan on beş yıl önce’,

Peter Leopold’un zamanıydı bu

Kont Orso cenapları ve soyunun

Soyundan gelen oğlu ve elbette yöneticisi

Sivil ve suçluluk adaletinin adı geçen yerde

Medici’ler tahta çıktığında borç 5 milyon

İndiklerinde on dört milyon

Ve faizi en iyi geliri yiyip bitirdi

İlk aptallık yün bükme makinaları kurmaktı

İngiltere ve Flandr’da

Sonra İngiltere ham yününü vermedi ve bu takası dondurdu

1750’de kökünü kazıdı sanatların

Ve Leopoldo vergileri indirdi

‘Un’ abbondanza che affamava’6 olduğunu anladı diyor Zobi

Leopold borç faizlerini de indirdi

Ve Cizvitleri kapı dışarı etti

Ve Engizisyona son verdi

1782

Ve Bay Locke’un faiz üzerine

Denemesini getirdiler

Ama Cenova ticareti elimizden aldı ve Livorno

İngiltere’ye barış antlaşmasını sürdürdü Livorno’nun zararına

Yani Livorno Ticareti zarara uğradı

Te, admirabile, o VashinnnTTonn!

Livorno malı Cenovalıların kıçına sokuldu

Sözüne ve antlaşmasına bağlı kaldı çünkü Toskana

Voi, popoli transatlantici admirabili!

Dedi Zobi, altmış yıl sonra.

“Konudan biraz ayrılmamızı bağışlayın” dedi

Amerika kızımızdı bizim ve uygarca erdemleri var VashiNNTonn’u.

Ve Leopoldo devlet borçlarının üçte ikisini azaltmayı düşündü

Yürürlükten kaldırmak için

Ve sonra onu imparator yaptılar

Cehennemin batağına, Viyana’nın çamuruna,

Avrupa’nın göbeğine, tüm kafa kötülüklerinin

Kara deliğine, Franz Josef kokan o özel yere,

Mutlak çürümüşlük içindeki Matternich’in pisliğine,

Soysuzlaştırılmış döller arasına,

Ama Ferdinando bir Anschluss çıkardı ve Paris infilâk etti”7

Şair olarak yüreğinin sesiyle yaşayan Pound, kadınlara oldukça düşkün olmasına karşın, “Üç şehirde kadınlara övgü dizdim/ ama hepsi bir” diye yazmaktan kendini alamamıştır. Ona göre bir kadını tanımak, bütün kadınları tanımak demektir. Buna rağmen yine de kadına karşı doyumsuzluk içindedir. Ezra Pound’un evlilikten hoşlanmadığını söyleyenler, bunun iki nedeni olduğunu söylerler: Birincisi eşini birçok kez aldatması, ikincisi ise eşiyle mutlu olmamasıdır. Sonuç ne olursa olsun aynı anda eşi ve sevgilisiyle birlikte yaşamasına karşın yine tatmin olmaz, birçok kadınla olur. Örneğin kiracı olduğu bir pansiyonda geceleri tiyatrocu bir kızla yattığından dolayı kolejden atılmıştır. “Cinsel sapıklık olan tek şey bekârettir” der Pound. Ona göre cinsel özgürlük en az dini, siyasi ve entelektüel özgürlük kadar önemli bir noktada durmaktadır. Ayrıca ona göre; “kadının tek işlevinin neslin devamını sağlayan bir tekne yani insanlık tarihindeki kalıtsallığın aktarıcısı olduğu, erkeğin ise insanlık ırkının saf fiziki özelliklerinin korunmasıyla ilgili olmayan düşünsel eylemlerde bulunduğu” dur. Şiirlerinde cinsellik önemli yer tutar. Örneğin cinsel arzu ve boşalmayı bir şiirinde şöyle dile getirir: “ışığın bedeni çıkıyor ateşin bedeninden.” Ona göre cinsel taşkınlıktan çıkar şiir ve müzik! Bu yüzden şairlerin kadına düşkün olması kaçınılmazdır. Zira kadında, erkeğin en derin yaratıcılığını ortaya koyduğu bedensel bir rahatlama yaşanır. Onun kadın ve cinsellik üzerine aşırı yorumları delilik çevresinde yerini bulur, diye düşünülür.

Delilik gibi kadınlar da onun sanatını beslediği yegâne kaynaktır. Delilik nöbetleri içinde yazdığı Kantolar’da aşka, kadına ve yaratıcılığa önem vermiştir. Cimrilik ve mülk yığmayı lanetleyen Pound, bize şunu demek ister adeta: “seviyorum öyle ise varım!” Nev-i şahsına münhasır, gerçek bir şair gibi inancı ve duruşu olan Pound, ne yazık ki Yahudi karşıtı fikirlerinden dolayı unutturulmak istenmiştir. Oysa geçen yüzyıldan daha kapitalist bu dünyada, faize karşı çıkması anlamlı olduğu kadar, geçen yüzyılda işlenen katliamların daha acımasız olanını gerçekleştiren Avrupa’nın Bosna’da, Siyonist- İsrail’in Filistin’de yaptıklarını göz önüne aldığımızda Pound’un düşüncesi ve şiirlerinin daha bir anlam kazandığını görmekteyiz. Pound yaşamış olsaydı eskisinden daha çok Siyonist İsrail’e küfreder, Yahudi faizciliğini lanetlerdi…

 

 

 

 

 

DİPNOTLAR

1 Hans-Christan Kirsch, Ezra Pound, Sh.13, Çev. Bünyamin Kasap, Merdiven Yay. İstanbul, 2014

2  Hans-Christan Kirsch, age. Sh.108, 109

3  Hans-Christan Kirsch, age. Sh.45

4  Hans-Christan Kirsch, age. Sh.50

5  Hans-Christan Kirsch, age. Sh.112

6  “Bir yanda bolluk, bir yanda açlık” demek.

7  Çeviri: Yurdanur Salman- İlhan Berk

Latest posts by Mehmet Kurtoğlu (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.