"Enter"a basıp içeriğe geçin

Dostluk Manifestosu

“Coşkun kişilerin ayak izleri, başkalarının izlerinden ayrıdır; hemen belli olur.” der Mevlana, Mesnevi’sinde. Ebediyete intikalinin kırkıncı yılında karalamalarla dolmuş olan “fikir hayat”ı denilen defterin fark edilebilen nadir sahici izlerinden birinin de İrfan Fethi Gemuhluoğlu’a ait olduğu bugün daha da net görülüyor. Bu çizgi muğlak, müphem, müteşabih, fulu, baygın, aygın ve ağlak olanın “hikemî”  olduğunun sanıldığı zamanda gayet sarih, dirençli, soylu ve vakurdur.

 

Biz doğu halkları meselemizi kalbîmizde hissetmiş ve çözümü bir matematiği olmadan bulmuşuzdur. Bizde fikir akımları, idelojiler, siyasi meseleler dervişler ve şairler üzerinden tartışılmıştır. Türkiye’de fikir tartışmaları feylesoflar, akademisyenler tarafından değil;  Ziya Gökalp, Mehmet Akif Ersoy, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil gibi edebiyatçılar tarafından tartışmaya açılmış.  Gemuhluoğlu’nun Nuri Pakdil’in Bağlanma adlı eserinde “Kişi düştüğü yerden kalkar… Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına…  Sanatla kalkacağız ayağa” derken, hem zehir hem panzehir olan bu güce, bu noktaya işaret eder.

 

Fikirler, insan olma ısrarı taşıyan, bu hissî topluma şiirle bir ruh olarak verilmiştir. Ancak bu hissin, ruhun ete kemiğe bürünme zamanı gelmiştir. Mesellerin somutlaştırılarak, Gemuhluoğlu’nun dediği gibi “Bir disiplin içinde îzâhı artık gerekmektedir. Vakit gelmiştir.”

 

Dervişler ve sahici şairler, ilk onlar görür çürümeyi, ilk onlar sezer yaklaşan felaketi. Bu “iç”e bir his olarak düşer. Bu his dervişlerin kabine ilham ile doğar, sahici şairlerin içlerine ise gözlerinden düşer. Meslekî ve meşrebî dervişlik üzerine olan, hayata şairce, aşkla bakan Gemuhluoğlu, bir feryadın bir kaygının adamıdır.  Yaslandığı, beslendiği değerler dünyasından hareketle seslendiği zamanda inşa edici olabilecek bir kudrete sahiptir. Dostluk Üzerine yapmış olduğu konuşmada, manifestosunda  temel meselelere değinmiş çözüm için “dost” olmayı önermiştir. Burs verilmesine vesile olduğu tüm öğrencilere, temas ettiği tüm insanlara günü bilirlik siyasî çekişmeleri, kısır tartışmaları bir kenara bırakarak asıl meseleye dönülmesini işaret etmiştir.

 

Bu uzun geveze hatta hadsiz girizgah, sizleri Gemuhluoğlu’nun son konuşması “Dostluk Üzerine”nin metnine bir başka bakışla bakmaya davet etmek içindir. Yoksa bu yazıya naif, kırılgan cümlelerle başlar, birkaç şapka uçuran menkıbe ile de bitirebilirdik. Ama bu Gemuhluoğlu’nun konuşmadaki feryadını duyumsamamak, O “entegre entegre büyüyen dostluğu” günün kısır sözleri arasına hapsetmek olacaktı. Üstelik “Her söz ya da her olayın yorumu bir de ondan geçerdi. Sağcılar onu veli derecesine yükselttiler. Ölünce de hemen unuttular” diyen Cemal Süreya’yı tamamen haklı çıkarmış olacaktık.

 

Cemal Süreya bir konuda haksız çıktı, bilmeyerek de bir haklıya işaret etti. Haksız çıktı, zira bugün Gemuhluoğlu’nu görmemiş olanlar, konuşmasının yankısını kırk yıl sonra dahi duymakta ve duymaya da devam edecek gibi de. Bilmeyerek işaret ettiği  haklı konu da şudur: (Gemuhluoğlu’nun manevî makamı konusunu bir bahsi diğer olarak yazının dışına çıkarıp susuyorum.)  Gemuhluoğlu’nu “yükselterek”, güya yücelterek idrak alanından çıkarılmasıdır. Konuşması, yazıları, tavır ve eylemleri üzerine düşünmekten ziyade güzelleme yaparak, atlas libaslarla sararak, mezara koyuyorlar. Gemuhluoğlu’nun fikir dünyasında gezebilmek, “hal”ini idrak edebilecek bir hal üzerine olmak, elbette ki mümkün değildir. Onun geçtiği haddelerden geçmeden, ona değen olgunlaştırıcı“nazar” size de değmeden olmayacaktır. Onu anlatabilecek en iyi şey sükut olacaktır. Ne ki yazar, yazgısındaki yazma tutkusu ile malulüldür, mazur ve makul görünmek için de yazmaya mecburdur.

 

İnsan “istidad-ı ezelisinde” takdir edildiği, iç hacmi kadar  hakikatten payını alabilecektir. “Sizin sadrınız ne zaman yarılacak, ne zaman genişleyecek?” derken Gemuhluoğlu, bir idrak sıçramasına da davet ediyordu. İnsan her ne için, neyi idrak etmeye çalışırsa çalışsın künhü ile idrak edemeyecektir. İdrak edilmek istenen şey bir “esma”ya tabidir. Dolayısı ile “esma”nın mutlaklık içermesinden ötürü daha doğrusu yaratılanın Yaradanın künhü ile bilinmesin mümkün olmamasından ötürü idrak ameliyesi tenzihi gerekli kılmaktadır.

 

Gemuhluoğlu’nun konuşması tüm dünyaya, inanmış ve adanmış insanlara özgü bir sesle, Anadolu irfanın dillendirdiği dostluk manifestosudur. Yaşanılan buhrandan çıkış yolunu buldurabilecek o üst kavrayışı, o ruhu oluşturacak temel dinamikleri vermektedir. O konuşmanın metnini belli başlıklarda tekrar tekrar okumakta fayda olacaktır. Böyle bir okumanın örneğini, notlarını sunuyorum. Gerçekten nefesimiz yetse de şerh edebilseydik.

 

Temel İlke

Gemuhluoğlu, konuşmasına geleneklere uyarak, dini telakkisinin ip uçlarını içeren “selam”laması ile başlıyor. Önceyi, sonrayı, görüneni ve görünmeyeni ve dahi öncenin öncesindekini, sonranın sonrasındakini, görünenin görünmezindeki, görünmezin görünürdekini selamlıyor.

 

Sonrasında Peygamberimizi selamlıyor. Konuşmasında Efendimizin isim-i âlilerini “edep” ederek zikretmiyor ve şu sıfatları kullanıyor: Levlâke Sırrının Mazharı, Peygamber-i Ekber, Mübelliğ-i Hakîkî, Peygamberlerin Peygamberi, Peygamberlerin İmâmı, Levlâke Sırrının Mazharı olan Zât-ı Akdes.

 

Konuşmanın alt zemininde kaynayıp taşan ve bir noktaya akan, aktığı yöne doğru önüne ne varsa katıp götürdüğü hissedilen şey, peygamber sevgisidir. Hayatı, insanı, iyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini, aziz olanı ve zelil olanı, günahı ve sevabı tek yaratıcının yaratması ve o yaratıcının her an yeni bir “şanda” var olarak, “melekler ile birlikte selam edip durduğu” “Levlâke” sırrının mazharı olan Zât-ı Akdesi yaratan kudret aynasında“gazabına galip gelen merhametini” aksini seyrediyor.  Alemlerin Rabbi ile Alemlerin Rabbinin alemlere rahmet olarak gönderdiği arasındaki “bağ” ile varlığı ve olup biteni izah ediyor. O bağ “meveddet: muhabbet: sevgi: aşk”tır. Sevginin kaynağı odur, o sevgiden zuhur etmiştir, zuhur eden her ne var ise. Vitray penceresinin karşısındaki duvara farklı renklerin aydınlığı düşüyor oysa aynı ışık o penceren süzülüp gelen. “Adı ile yazılan adını” andığında eli ile sol göğsünü tutacak kalbinin yerinde kalması için. Hoş görmüyor, her görünen de mutlak “hoş”olanı görüyor.  Öyle dalga dalga kabararak giden bir sevgi. Peygamber-i Ekberi sevmek. Onu sevenleri sever  Cihâr-ı Yâr-ı Güzîn’i, Erkân-ı Erbaa’yı: Selmân’ı, Mikdâd’ı, Ammâr’ı, Ebu-Zerr’i, İmâmeyn-i Muhteremeyn’i, Tâife-i ecinnîyi, Mü’minlerini, Müslimlerini ve herkesi selamlar.

 

Aşk bölünemez parçalanamaz

Konuşmasında “‘Hâl sârîdir’ buyurulmuştur. Maraz da sârîdir. Dilerim ve umarım ki, benim marazım sârî olmasın ve burada şevk sârî olsun, cezbe sârî olsun ve aşk sârî olsun” demiştir. Öyle de olmuştur: Şevk, cezbe ve aşk sâri olmuştur.  “Kâinât, eflâk aşk üzere, dostluk üzere halkedilmiştir” der.

 

“Beyefendiler” der, “Beyefendiler, günâhlarınız bile şevk içinde olsun eğer günâh işleyecekseniz. Şevki seçiniz. Aşkı seçiniz. Ben aşksız insanlar görüyorum; huzur içinde uyuyorlar, gidiyorlar, gülüyorlar, vitrinlere bakıyorlar; hâlâ büyük büyük pazarlıklar peşindeler, hâlâ büyük büyük ihâlelere giriyorlar. Türkiye’nin içinde bulunduğu felâketi idrâk etmiyorlar, huzur içindeler.”

 

“Dîn-i mübîn, akıl sâhiplerine teklîf edilir. Dîn-i mübîn, şerîat-ı garrâ, akıl sâhiblerinedir teklîf. Fakat akıl akılsızlara gereklidir. Aklı olanlar, aşkı seçsinler ve aklı terketsinler. Akla mâlik oldukları halde…”

 

“Yunus doğru söylüyor, “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyerek. Tabiî, bunlar doğru. Tabiî, biz meczubu yanlış anlıyoruz. Biz istiğrâkı yanlış anlıyoruz. Biz aşkta müstağrâk olmayı yanlış kıymetlendiriyoruz” der.

 

Aşk bölünemez, parçalanamaz, din ve dünya işlerinin ayrılması gibi ayrıştırılamaz (var ise öyle bir şey), ilahisi ilahisizi olan olarak ayrıştırılamaz aşk, mutlak olandır. Aşk para gibi, iktidar, ihale gibi üleştirilemez, bölüştürülemez. İnsan bir ucundan başlasa sevmeye, var olanı; bir şeye aşık olsa o aşk “entegre entegre” büyür istila eder tüm hücrelerini. Ziyaretine gelenlere sorar o meşhur soruyu “Hiç aşık oldun mu?” Biz bu soruyu sormasındaki hikmeti yanlış anlıyoruz, nüfus cüzdanının renginin ne olduğu sorusunun dolaylı sorulması sanıyoruz, zira “aşkta müstağrâk olmayı yanlış kıymetlendiriyoruz.” Kur’ân-ı Mecîd, Kelâm-ı Kadîm muhatap almaya değer gördüklerinin vasıflarından biri olarak “gayba iman:aklın idarakini aşan şeylerin var olduğuna iman” etmeyi sayar.  İnsan ancak aşk ile öğrenebilir akıl kalp dengesini, feda etmeyi, cefa çekmeyi, uykusuz kalmayı, inatla direnmeyi, hayvandan değil insandan izler taşıdığını…  Haram olan zannımca bu nedenle sorar “Hiç aşık oldun mu?” sorusunu. Çünkü yarını kurabilmek için kendi gerçeğini bulabilmiş, aşkın pişirmesi ile pişmiş, aşkın aşkınlık verdiği insanlara ihtiyaç vardır.     

 

Yeni Bir Aydın Ahlakı

Gemuhluoğlu’nun konuşmasında “Batı adamı” ile “Doğu adamı”nı kıyaslar, yeni bir aydın ahlakı oluşturmanı gerekliliğini “şiir yazan, hikâye yazan, roman yazan” dostlarına da “her zaman bıkıp usanmadan” söyler. Zehri ve panzehiri bir arada söyler.

 

İrticalen yaptığı bu konuşmanın metnine ilk bakıldığında “Makam-ı temkîn, Makam-ı telvîn, Makâm-ı Ahmediyyet ve Makâm-ı Ahadiyyet” kavramlarının yer aldığı kısım öncesi ve sonrası içinde müstakil bir bahis gibi hatta konuşmacının bahis açmadaki serazatlığı olarak görülebilir. Ama bu kavramlar “doğu adamının” kendini fark edebilmesi, kendini yeniden inşa etmesi, “yeni bir aydın ahlakının” teşekkül ettirmesi bağlamındadır. Var oluşun, aşkın, hayatın izahında Peygamber-i Ekber’in hakikatine ram olmadan, onu düşünmeden, onu sevmeden, kodlarımızı ona göre ayarlamadan “yeni bir aydın ahlakı” ve tavrı geliştiremeyiz.

 

“Şimdi, Batı adamınındır bunalım, diyorum. Doğu adamının, gerçek mü’min ve muvahhid kişinin bunalımı olmaz, diyorum. Ve bunu şiir yazan, hikâye yazan, roman yazan dostlarıma da her zaman bıkıp usanmadan söylüyorum. Ben hayatın cezbe ve şevk üzerine binâ edildiğine kailim. Hani ilk defa Kelime-i Şehâdet getiriyor gibi getirmedikçe, Kelime-i Şehâdet olmaz. İlk defa âşık oluyor gibidir, ilk defa yürek çarpmışa dönüyor gibidir. İlk defa şevk içindedir, vecd içindedir, istiğrâk halindedir ve aşk-ı ilâhîde müstağraktır. Onun için… biz müstağrâk adamlara pek tahammül edemiyoruz.

 

Bu makam-ı temkîn ayrı şey, makam-ı telvîn ayrı şeydir. Buradaki cezbe, buradaki istiğrâk, buradaki müstağrâk oluş makam-ı telvîn üzeredir. Yoksa, Peygamber-i Ekber her şeyi gördü, hiç birinde renkten renge girmedi; yalnız Makâm-ı Ahmediyyet’de idi, Makâm-ı Ahadiyyet’de idi; onun için, O temkîn sahibidir. Mûsâ, O da ulü’lazm peygamber, hem risâleti var, hem nübüvveti var ama makam-ı telvînde olduğu için, bir yerde Peygamber-i Ekber’in, Peygamberlerin Peygamberi’nin, Peygamberlerin İmâmı’nın makamını hâiz olamadı.

 

Yani aşk diyorum. Yani… Bunalıma gelince, biraz önceki sözümü itmâm edeyim. Batı adamının bunalımı çok tabiîdir, muallâktadır. Doğu adamı yerinmez ve sevinmez, çünkü dünyada yerinilecek ve sevinilecek bir şey yoktur. Ve bizim hüznümüz Allah’adır. Biz durup dururken, kendi kendimize, kendi nefsânî oyunlarımız için, şehevâtımız için mahzun olmayız. Bizim olsa olsa… Peygamber-i Ekber müddet-i ömründe, Devr-i Saâdet’te gülmediler, hele ağız dolusu hiç gülmediler; gülümserlerdi.”

 

“Yaşama sevincini yitirmemek, amma hiçbir şeye yerinmemek ve sevinmemek mesleki İslâm’ındır. Bunalım, Batı insanınındır. Batı insanı zann ile melûftur. Batı insanı hayâlperesttir. Batı insanı tecessüs ile ma’lûldür. Ve Batı insanı vehimlidir. Doğu insanı yerinmez ve sevinmez, tekrar söylüyorum. Mecelle’de ne güzel, ne güzel bunlar anlatılmıştır, vehme itibâr yoktur. Mecelle, bunu fevkâlade güzel, kendi izzeti içinde, kendi Kelâmullah’a nisbeti içinde, Kur’ân-ı Mecîd’e nisbeti içinde vehme itibar olmadığını ve asıl tam ta’rîfiyle tevehhüme itibar olmadığını bildirmiştir. Yine, zaten hatâsı zâhir olan zanna da itibâr yoktur.”

 

Eleştiri

“Türkiye’deki yanlışlık tenkid fikrinden başlıyor. Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak… İnsana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyaya dost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücûduna dost olmak, komşuya dost olmak, gibi kademe kademe, ama entegre bir bütün içinde bütün dostluklar söylenmeye mecbûrdur. Bütün dostluklar söylenmelidir. Ama fikre dost olmak, İslâm’da tenkidi mümkün kılmıyor. Tenkid İslam’da yok. İslâm, Mübelliğ-i Hakîkî’ye imtisâlen -ki Mübelliğ-i Hakîkî Peygamberlerin Peygamberi, Peygamberlerin İmâmı olan, Levlâke Sırrının Mazharı olan Zât-ı Akdes’dir- tenkid yok; ama O’nun tebliği var. İslâm onun için tenkid üzere değildir; İslâm tebliğ üzeredir. Biz şimdiye kadar… Bizim son zamanlarda çektiğimiz, tenkid ile vakit geçirmiş olmamızdandır. Meseleyi bir disiplin üzere, meseleyi bir nizâm üzere ortaya koymuş olamamanın hicâbıdır bu. Meseleyi bu şekilde va’z etseydik… Tenkidle vakit geçireceğimiz yerde tebliğ vazifesini yüklenseydik, o zaman dünya, ki yaşama sevincini yitirmemek gerekir; “Dünya bir cenâbetin elinden bir cenâbetin eline geçen hamam tasıdır” dense bile, dünya yaşanmaya değer. Ve Bedri Rahmi doğru söylüyor tabiî, tasavvufla hiç alâkası olmadığı halde bir şair hassasiyetiyle “Dünya, kiri ile pası ile sevmeye değer”. Batı adamınındır bunalım. Fikre dostluk, nasıl fikre dostluk tebliğ ile başlıyorsa…”

 

“Türkiye Bir İç Harbin Eşiğinde”

“Tarihe dost değiliz. Coğrafyaya da dost değiliz. Coğrafyaya dost olmadığımızı göreceksiniz. Türkiye bir iç harbin eşiğindedir. Bir doğu-batı meselesi çıkabilir. Anadolu Beylerbeyliğini bile size çok görürler. Sonra, bu içinizdeki çocuklardan Batı Trakya’yı yahut Kırım’ı kurtarmalarını ve belki orada yaşamak imkânımız olup olmadığını araştırmak gibi bir gaflete düşeriz.

 

İnsanın uykuya sırt çevirmesi lâzım. Peygamber-i Ekber uyumazlardı. Eğer Türkiye’de insanlar, Türk insanı, Müslüman insan, Millet-i İslâmiyye’nin insanı, İslâm Milleti’nin insanı, yeniden bir “ba’sü ba’de’l-mevt” sırrını yaşamak istiyorsa, onu ihyâ etmek istiyorsa, yeniden bir ba’sü ba’de’l-mevt’e doğmak istiyorsa, uykuyu kaldırmalıdır. Uykuya düşman mı olalım? Hayır! Uykuya dost olmayalım. Her şeye dost olalım, politikaya dost olmayalım. Her şeye dost olalım, hırs-ı mâl ve hırs-ı câha dost olmayalım.”

Latest posts by Resul Tamgüç (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.