"Enter"a basıp içeriğe geçin

Dünyadır Memleketim

Sanat dalları arasında görünmeyen güçlü bağların olduğunu, günlerdir dilime dolanan bir şarkının sözleri sayesinde yeniden anlıyorum. Anadolu’yu ve dünyayı bir baştan bir başa gezen, modern dünyanın Evliya Çelebi’si olarak bilinen Barış Manço’yu anıyor kalbim. Onun, ozanlık geleneğimizi devam ettiren bir Türk Ozanı olmasının yanı sıra, türkülerimizi ve türkü formundaki şarkılarını, bu şarkılarında kullandığı atasözleri ve deyimleri aracılığıyla güzel Türkçemiz’i bizlere nasıl da sevdirdiğini düşünüyorum. Beraberinde “Barış der ki” diye başlayan dörtlüklerinde, bir Karacaoğlan, bir Dadaloğlu oluşunu; sevgiyi, doğruluğu, güzel ahlâkı, dürüstlüğü ve hoşgörüyü yansıtan sözleriyle Yunus Emre ve Mevlâna’yı her dâim yanı başımızda hissetmemizi sağladığını da.
Manevî değerlerimize saygıyı ve geleneklerimize bağlılığı bizlere hatırlatan, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda, şarkılarıyla ve TV programlarıyla içimizden biri olarak gördüğümüz nadide sanatçımızın, erken sayılabilecek bir yaşta sonsuzluğa geçtiğini öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, kalemim o büyük insanın benliğime nakşettiği düşünceleri dile getirmek için sabırsızlanırken, bu sabırsızlığın nedeninin Barış Manço’nun kültürümüze verdiği değerden kaynaklandığını fark ediyorum. Hayatı boyunca, Türk kültürüne ait otantik halk motiflerini eserlerine katarak yol almasının ne denli önemli olduğunu da yine bu sayede hatırlıyorum.
Bir müzik eserinin notaları kadar sözleri de derinlikler içeriyorsa, ancak bu sayede eserin etkisinin yıllar sonra hissedilmesi mümkün olabiliyor galiba. Barış Manço’nun eserleri düşünüldüğünde, bir bilgenin veya tasavvuf ehlinin gönül diliyle söylediklerine benzer mesajlarla karşılaşılması pek çoğumuz için hiç de yadırganacak bir durum değil aslında. Onun, dünyayı hattâ evreni bir bütün kabul ederek, o bütünü insan, hayvan, bitki demeden bağrına basması, bunu belki de kendisine nereli olduğunu soranlara yönelik olarak “Bu dünya benim memleket” cevabıyla karşıladığı şarkısıyla dile getirişi çarpıcı bir durumu işaret ediyor bize.
Doğup büyüdüğü toprakların öz değerlerini bir kenara atmadan, o değerlerin ışığında sürdürdüğü sanat yolculuğunu, diğer kültürleri de yok saymadan sürdürebilmek… Anadolu’yu aydınlatan ve yaşadıkları dönemde toplumsal gelişime yön verenleri hatırlamakla kalmayıp, aynı zamanda onları hatırlatarak yol almayı düstur edinmek. Üstelik bunu geçmişle geleceği birbirine bağlayan duygu ve düşünce köprülerini oluşturarak gerçekleştirmek… Bireysellikten sıyrılarak evrenselliğe kanat açmanın asâletini taşımak bu olsa gerek.
Günü geldiğinde, “Memleketinin tüm dünya” olduğunu herkese haykırabilmenin yüceliğini taşımak da bu olmalı.
Nerden nereye?
Yalnızca müzik insanlarının veya diğer sanat dallarıyla uğraşanların değil, yazarların da bundan çıkaracakları önemli mesajlar var gibi görünüyor. Dünya sanatçısı olabilmenin sırrının, öncelikle dünya insanı olabilmekte saklı olduğunu anlayabilmek hiç de zor değil. Asıl zor olan, bunu başarabilenlerin izledikleri yolu algılayabilmek olsa gerek. İnceliklerle dolu sanat dallarından biri olan edebiyat alanında da, bir açıdan dünya insanı olmanın izlerini taşıyan amaçların en önemlilerinden sayılan, geleceğe aktarılacak kalıcı eserler oluşturabilmek, yazan her insanın idealleri arasında yer alıyor. Buna karşılık, bu amaç için ne ölçüde çaba gösterebildiğimizi de sorgulamamız geliyor.
Yazarlar çok iyi bilirler: Hangi edebî türde yazılırsa yazılsın, dantel gibi ilmek ilmek işlenen bir yazı çalışmasında, fikirleri ve eserleriyle yaşadıkları çağa/çağımıza mühür vurmuş kişilerin sözleri, yaşamları ve felsefeleri önemli kaynaklar olarak karşımıza çıkıyor. Bu doğrultuda yapılan alıntılar, kaynakları belirleyen simgeler olarak değerlendiriliyor. Yazının güzergâhını belirlemek amacıyla, içeriğini zenginleştirmek, okuyucuyu bilgilendirmek açısından birinden/birilerinden söz açmaktan, onların örnek alınacak yönlerinden faydalanmaktan daha anlamlı ne olabilir? Buraya kadar her şey olağan görünüyor. Fakat bu olağanlık içinde öyle bir sıradışılık var ki sormayın gitsin!
Gün geçtikçe kendi kültürüne yabancılaşan bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz ne yazık ki. Sanki hayatımızın her alanında sinsice ilerleyen bir gelişim hâlindeyiz. Artık buna gelişim mi demek lâzım, yoksa gelişim adı altında gerilemek mi, sağduyulu şekilde değerlendirmek zorundayız.
Düşünsenize bir kere:
Bir mahallenin gelişebilmesi için bile, önce o mahalleyi oluşturan evlerde yaşayanların kendilerini geliştirmeleri gerekiyor. Ailelerdeki değerlerin artması, yavaş yavaş mahallenin nitelik kazanmasına vesile oluyor. Mahalleler geliştikçe, o mahalleleri içine alan köy/kasaba/şehir gelişmeye başlıyor. Bir döngü hâlinde sürüp giden ve domino taşları gibi birbirini tetikleyen bu durum, önce o coğrafî bölgenin, ardından bölgelerden oluşan ülkenin gelişimini sağlıyor. Ülkeler geliştikçe, kıtalar ve dünya da gelişmeye başlıyor.
Tüm bu yaklaşımlar, çok önemli bir şeyi hatırlatıyor bize:
Bireysel bilinçle sınırlı kalmayıp evrensel bilince ulaşabilmenin kökeninde, kendi değerlerini tanımanın ve önce onları hayata yansıtabilmenin etkisinin olduğu anlaşılıyor. Nasıl ki temeli sağlam olmayan bir bina en küçük sallantıda çökme riski taşıyorsa, kendi kültürlerine sahip çıkmayan toplumlar da sonunda başka kültürlerin içinde eriyip yok olmaya mahkûm oluyor.
Bu fikri desteklercesine, diğer sanat dallarında olduğu gibi, edebiyat alanında da düşündürücü bir yozlaşma dikkatimizi çekiyor. Modern çağın yansımalarını sunma çabaları, farkında olmadan kendi kültürünü ikinci plâna atarak veya tamamen yok sayarak farklı kültürlerin değerlerini ön plâna çıkarmaya neden oluyor.
Sözgelimi: günümüzde sıklıkla, yazı çalışmalarımızda kendi klâsiklerimizden ve sanatkârlarımızdan uzak durarak satırlarla hemhâl olduğumuz göze çarpıyor. Yabancı yazarların sözlerini, batı kültürünü, filozofların çarpıcı mesajlarını başımızın tâcı yaparken, yüzyıllardır Anadolu’yu şekillendiren sanatçılarımızı, mâneviyat insanlarını, geleneklerimizi unutma eğilimi taşıyoruz. Tolstoy’u, Kafka’yı, Dostoyevski’yi bağrımıza basıyoruz da, Yunus’u, Mevlâna’yı, Karacaoğlan’ı dile getirmekten geri duruyoruz. Klâsik müzik dinliyoruz da, bizi biz yapan türkülerimize, sanat musıkîmize, ninnilerimize uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Bu sayede, modern dünyanın nimetlerine sonuna kadar açtığımız akıl ve gönül kapılarımız, ilginç şekilde kendi değerlerine yabancılaşıyor.
Aslında, böyle bir durumun yaşanmasında, genellikle herhangi bir art niyet söz konusu dahi olmuyor. İşin özünde, yalnızca dünyadan esintileri yazılarımız aracılığıyla okurlara yansıtma düşüncesi yer alıyor. Buna kimsenin bir itirâzı olamaz elbette. Ufkumuzu geniş tutmak, dünya milletleriyle ve onların kültürleriyle zenginleşmek, dünyanın dört bir yanındaki değerleri dağarcığımıza ve sanat eserlerimize katarak yol alabilmek, belki de asıl hedefimiz olarak beliriyor.
Kendi kabuğumuzdan çıkmadan, evrensel anlayışımızı nasıl geliştirebiliriz ki zaten?
Burada, üzerinde asıl düşünülmesi gereken konu, özellikle çocuklarımıza ve gençlerimize bugünden, sanatsal çalışmalarımızla, farklı alanlardaki üretimlerimizle ve yazdıklarımızla öz değerlerimizi, sanatımızı, kültürümüzü ve mânevî inceliklerimizi hatırlatmazsak, gelecekte onların kendilerini derin bir boşluk içinde hissetmelerine istemeden de olsa neden olacağımız fikridir. Dünyadaki değerlere sahip çıkabilmenin yolunun ancak kendi değerlerimize sahip çıkmaktan geçtiği düşünüldüğünde, tüm bunları gerçekleştirmek hiç de zor olmayacaktır.
Söz buraya gelmişken, ilginç bir durum daha dikkatimizi çekiyor:
Geçmişte ve günümüzde, yazdıkları eserleriyle dünya çapında tanınan pek çok yabancı yazar, edebiyat alanındaki çalışmalarında kendi dinî inancını temsil eden kutsal kitaptan, mânevî şahsiyetlerden rahatlıkla bahsetmenin yanında onlardan alıntılar yapmaktan çekinmiyor. Yaptığı alıntılara ve yücelttiği değerlere tereddüt etmeden satırlarının arasında yer verebiliyor. Çünkü romanına, öyküsüne, şiirine yön verebilmek için kullandığı bu yöntemin, okurları tarafından kitabının veya edebî çalışmalarının bir zenginliği olarak değerlendirileceğini, böyle kullanımların onun kalemini yepyeni sıfatlandırmalara mâruz bırakmayacağını, yazarlığını belli bir kalıba sokmayacağını çok iyi biliyor. Emin olma duygusuyla, özgürce sarılıyor kalemine.
Ne var ki aynı yazım tekniğini kullanan bir başka yazar, ülkemizde zaman zaman farklı değerlendirmelerle karşılaşabiliyor. Avrupalı filozofların, sanatçıların sözleri bir yazıda yer aldığında, o yazı modern bir bakış açısıyla yazılmış olarak tanımlanırken, aynı yazıda Kur’an-ı Kerim’den ayetler, tasavvuf ehlinin ifadeleri vb. bulunduğunda, o çalışma neredeyse dinî yayınlar kategorisine dahil edilebiliyor. Oysa önemli bir alan olan din uzmanlığının neticesinde oluşturulan eserlerin, bambaşka açılımlarla yazılarak alanını temsil ettiği zaten biliniyor. Buna rağmen, bir edebî çalışmanın içindeki alıntıların yoğunluk derecesi ve kimlerden, hangi kaynaklardan yapıldığı düşünülerek, zaman içinde, o yazıyı kaleme alan yazarın sıfatlandırılması dahi söz konusu olabiliyor. İşte tam da bu noktada, edebiyatın evrenselliğini ve sınırsızlığını temsil eden inceliklerin gözardı edildiği ortaya çıkıyor. Böyle bir yaklaşım ise, ne yazık ki henüz evrensel bilince tam olarak ulaşamadığımızın açık bir göstergesi olarak dikkatimizi çekiyor. Oysa ki, özümüze ait değerleri, evrensel değerlerle bütünleştirerek, birini diğerinden üstün kılmayarak ve ihmal etmeyerek sürdüreceğimiz yolculuğun, hayatlarımıza ve sanat çalışmalarımıza katacağı zenginlikleri tam anlamıyla bir özümseyebilsek, işte o zaman her şey çok başka görünecek gözlerimize ve gönüllerimize…
Yukarıdaki bakış açılarının kökeninde gerçekte, kendi kabuğumuzdan sıyrılarak ve önyargılarımızdan kurtularak uzay çağında “Ben” değil, “Biz” diyebilmenin arzusu yatıyor. Satırlarımıza yansıyan her yaklaşım, tıpkı Barış Manço’nun; kendi kültürünün, inancının, mânevî değerlerinin şekillendirdiği engin okyanusta, diğer kültürlere, inançlara, değerlere doğru sevgi, saygı ve hoşgörüyle kulaç atmasını simgeliyor bir bakıma. Anadolu’nun en ücra köşesinde yaşayan bir köy insanıyla kurabildiği sıcacık iletişimi ve bağı, dünyanın gelişmiş ülkelerinin yöneticileriyle de aynı seviyede kurabilmesini hayranlıkla hatırlatıyor bize. Bunun sırrının, sanatkârın kendi kültürünü iyice tanıyarak uzak diyarlara taşımasıyla birlikte, oralardan edindiği tecrübeleri ve bilgileri, yaşadığı topraklara yepyeni değerler hâlinde aktarabilmesinin olduğunu da düşündürüyor. Durum böyle olunca, nereli olduğunu soran birine, varlığında bütünlediği ve kucakladığı dünyayı memleketi olarak tanıtan biriyle söyleşiyoruz gönlümüzle.
Benzer şekilde, satırlarımız aracılığıyla tüm dünyanın hattâ kâinatın memleketimiz olduğu gerçeğini haykırıyoruz. Üstelik bu düşüncelerin hiç kimseyi bağlamadığını, yalnızca, bireysellikten evrenselliğe doğru yol almanın gayretiyle yazan kalemin söyleyişleri olduğunu dile getirerek yapıyoruz bunu. Kendi değerlerimizi, uzak diyarlardaki zenginliklerle kucaklaştırmanın ne güzel ve anlamlı sonuçlar yaratacağına olan inancımızla yol alıyoruz.

Latest posts by Ezgi Fatma Açıkgöz (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.