"Enter"a basıp içeriğe geçin

Düş İğnesi

Kaldırımda yapraklar koşuyor. Ben duruyorum. Çıkmıyorum önlerine. Kesmiyorum yollarını. Koşan yaprak harıltısı, ezilen yaprak çıtırtısından daha güzel geliyor kulağıma. Kulağıma başka sesler de geliyor. Upuzun ve ıssız uğultular, küçük hıçkırıklı siğim siğim ağlamalar, floresan lambalardan çıkan o ne idiğü belirsiz cızırtılar, bebeklerin ellerinde dağınık ritimde sallanan çıngıraklar, çalınıp çalınıp açılmayan kapılar, hiç çalınmayan kapılar ki hiç çalınmayan kapıların sesi hep daha çok çıkar. Kulağıma geliyor hepsi oradan beynime gidiyorlar, bazıları kalbime iniyor, orada kalıyor, eriyor bazıları da. Ki, kalp mideden daha hızlı eritir. Hem de posasız!
Son beş saattir uyanığım. Ondokuz saat deliksiz uyumuşum. Uyku deliği de bir tuhaftır, delirtebilir. Büyüdükçe delik, yırtılır uyku ve yırtık rüyaları da ilmek için uyku ilmini iyi bilmek gerekir. Hâsılı zor iştir. Son beş saattir uyanığım da ne yapıyorum? Uyanmaya çalışıyorum. Rüyaları ilerken orama burama batırdığım düş iğnesinin izlerini ovalıyorum. İzi geçiyor ama acısı duruyor. Hâlâ çok acıyor. Esneme aralıklarım uzadı biraz. Hâlâ çok uykum var. Uyuştum, pek bir şey hissetmiyorum. Kanım yavaş akıyor. Sigaram hızlı bitiyor. Böyle değildim ben. Gül desen gülerdim sümbül desen kaynardı içim, hanımeli kokardı rüyalarım. Uzundu saçlarım, usul usul tarardım. Nerede babasının elini tutan bir kız çocuğu görsem ağlardım. Sonra bir kuş uçardı yanımdan, anlardım. Uyu uyu uyuşmuşum. Şimdi pek bir şey anlamıyorum, uçan kuşların rüzgârından üşüyorum, çiçeklerin hangisinin nasıl koktuğunu karıştırıyorum, saçlarım kısa, kulaklarım soğuk. Kirpiklerim dökülüyor.
Yaprakların koştuğu kaldırımın sokağı pek güzeldir. Bir yanında neyin duvarı olduğunu hiç merak etmeyeceğiniz bir taş duvar yükselir. Taşların arasından yer yer neyin yaprağı olduğunu hiç merak etmeyeceğiniz, hadi ettiniz diyelim sorsanız da bir bileni bulamayacağınız yapraklar boy verir. Onları görünce merak ettiğiniz tek şey sanki yekpare bir kaya gibi bitişik duran taşların arasından nereden yol bulup narin başlarını nasıl dışarı uzattıklarıdır. Onların da taş döşeli yolda yürüyen size aynı merakla baktığı aklınıza gelmez. Sokağın diğer yanında yine hikâyesini pek merak etmeyeceğiniz türlü başların uzandığı taşlar kadar olmasa da bitişik nizam evlerin tuhaf pencereleri sıralanır. Pencerelere bakarken oradan size bakan gözlerden ürperip gözlerinizin kaçıp saklandığı ilk yer evlerin kapıları olur. Kapıların pencerelerden daha güzel olduğunu böylece fark edersiniz. Kapı aralandığında içeriden hangi şarkının duyulacağını kapılar söyler size. Mesela şu ilerideki iki kanatlı ama kanadının biri diğerine eş olmayan mavi kapı ardında “Gül yağını eller sürülür çatlasa bülbül” dinlenir. Hemen yanındaki soluk ve yaralı ahşap kapının yarasından şu türkü sızar: “Ay battı bulunmaz mı, bu sevda sorulmaz mı, gözlerimin içinde sevdiğim görülmez mi?” Sokağın tam ortasında kalan ve rengine bir isim bulamadığım demir kapının ardında da “Sabahın seheri günden ileri, ben kimi sevmişim senden ileri” söylenir. Dinlenmez, söylenir. Sokağın en büyük ve görkemli kapısının ardında büyüyüp duran şarkı ise şudur: “Var mı hâcet söyleyim ey gül-tenim, ben kulunum sen efendimsin benim.” Şarkılar değişince kapıların bakışları da değişir.
Bu sokak çok güzeldir. Öyle güzeldir ki dünyadaki bütün güzel yerlere hep bu sokaktan gidilir. Kaldırımda koşan yapraklar ve usul usul yürüyen insanlar güzel yerlere gidiyorlar. Ben duruyorum. Çıkmıyorum önlerine. Kesmiyorum yollarını. Gözlerini bile çağırmıyorum. Zaten hiç güzel değilim ben. Hiçbir gözü rahatsız etmem. Öyle kendi halinde, silik, sessiz… Sokakta güzel dururum sadece. Güzel dururum durduğum yerde. Göçtüğüm zaman güzel göçerim. Silikliğim bile silinir göçtüğüm yerden. İz bırakmam düş iğnesi gibi, hemen geçiverir. Asla boşluk kalmaz olmadığım yerde. Olduğum yere de kendi boşluğumu taşırım zaten, doldurmam hiçbir yeri. Göze dokunmam ama öze…? Bilmem. Hiç bilmem.
“Öldü” dediler. “Nasıl olur” dedim, cevap veren olmadı. “Nasıl ölür” desem belki verirlerdi. Uyudum ben de. Çok uyudum. Hep uyudum. Ölümün yarısını diğer yarısına ilip bütünleyeyim dedim. Uyudum. Çok uyudum. Ölemedim. Bütünleyemedim, bütünlenemedim. Uyku ölümün yarısı ben de ölenin yarısıyım diyemedim. Bu sokaktan götürdüler onu da. Duvardaki yapraklar ona baktı gördüm. Şimdi de onların taş arasından yol bulduğu gibi kaldırım taşlarının arasından nasıl ve nereden boy verdiğimi merak ederek bana bakıyorlar. Boy vermedim, can verdim. Biliyorlar, kıpırdamadan. Sokağı da götürselerdi ya götürmediler. İyi de ettiler, ben de bu sokaktan gideceğim onun gittiği yere. Yapraklar koşuyorlar. Kapılar şarkılarını sırtlanıp gidiyorlar. Gideceğim peşlerinden ama şimdi uykum var. Çok uykum var.

Latest posts by Aliye Akan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.