"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ekrana Bağlıyız: Ufkumuz Yok

Hayret edilecek günler göresin dermiş eskiden bir Çinli birine beddua ederken. Hayretâmiz günlerde yaşıyoruz. Şehirlerde göğe bakma durakları kapalı. Ahalicek göğe bakma özürlüsü olduk. Burnumuzun havada olmasına aldanmayın; gözlerimiz beton yapılardan ufuksuz. Önce geniş geniş caddeler açıyoruz, sonra onları çok geniş buluyor olmalıyız ki, kenarlarına büyük, yüksek, geniş alışveriş mekanları yapıyoruz. Sonra kalabalıklar halinde akıyoruz buralara. Dolayısıyla bulvarlar ne kadar geniş olursa olsun, onları daraltmayı başarıyoruz. bol dünyada dar yerde kaldık ya Rabbi derdi Rahmetli babam herhangi bir iş yaparken yaşadığı sıkışıklık anında. Hayatımızı kendimize zindan ediyoruz.

Kaybedecek çok zamanımız olmalı; şehrin imarından-tımarından sorumlu olan zevat da müsaade ediyor bu daraltışlara. Hey ağalar, ana cadde üzerine geniş, yüksek şaşaalı alışveriş yerleri açmaktan-açılmasına müsaade etmekten vazgeçin artık. Ağır tahrikten suçlu bulunacaksınız bilginiz olsun. Belki suça iştirak bile denilebilir yaptığınıza.

Biz alabildiğine gökyüzüne bakmak istiyoruz. Gök cisimlerini görmek, orada olduklarından emin olmak istiyoruz. Yüksek sesle yetkililere sesleniyorum; gökyüzümüzü bize geri verin. Dolunaydan hilale Ay’ın hallerini, yıldızları, takımyıldızlarını, samanyolunu, galaksiyi, gezegenleri ve daha berideki bulutları, bulutların akışını görmek istiyoruz. Rüzgarı hissetmek istiyoruz. Onları görelim ki küçüklüğümüzün/aczimizin farkına varalım. Cirmimizi bilelim. Deryada bir damla bile olmadığımızın bilincine erelim.

Ufkumuzu, gökyüzümüzü elimizden aldıkları yetmiyormuş gibi bir de ekran hastalığına tutulduk gidiyoruz. Güneşin batışının önemi yok. Karanlıktan aydınlığa çıkaran sabahın seher vakitlerinde horul horul uyuyoruz. Bıkmadan usanmadan televizyon seyrediyoruz. Bilgisayara, cep telefonuna, iPad, iPhone, tablet.. bu araçlara şuursuzca bakıyoruz. Bir çiçeğin yavaş yavaş açılışı, güz gelince yaprakların sararıp teker teker dökülüşü, rüzgarın çıkardığı sesin uğultusu, yeni öğütülmüş buğdayın kokusu, yağmur sonrası toprağın rayihası umurumuzda değil. Ay, yıldızlar, güneş ve gezegenler de zaten çok uzaktalar.

Aslında hiçbir tutkumuz yok; senin için dağları delerim.. sert kayaya rastlarsam vazgeçerim pozisyonundayız. Ama enikonu nefsimizin buyruğuna amadeyiz. O ne derse o oluyor. Haz çizgisinden çıkmıyoruz/çıkamıyoruz. Dışımızda bir dünya olması, dışımızda âlemler olması umurumuzda değil. Varsa ben, yoksa ben.. gene ben.

Sanal sanal yaşıyor, gerçek gerçek ölüyoruz. Gözümüzü gönlümüzü ekranlardan alıp etrafımıza bakabilsek yaşadığımızı fark edeceğiz.

İnsanlığı daraltıyorlar. Cinleri şişeden çıkarıyorlar. Bağımlılıkların sayısına her gün bir yenisi ekleniyor.

Esaretimiz arttıkça cesaretimiz kayboluyor. Birinin bize mütemadiyen “insan” olduğumuzu hatırlatması gerekiyor.

Latest posts by Cemal Kılınç (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.