"Enter"a basıp içeriğe geçin

Eller Maharetini Kaybetmeden

Hayat saçlarımı kesmek için etrafımda dönerken onun acı hâtıralardan oluşan dağından bir taş parçası daha alıyorum. Geçmiş günlerden bir gün görüyorum. Hayat’ın gönlüne batmış bir kıymık yani. Acıtan ve unutulmayan. Belki acıttığı için unutulmayan belki de unutulmadığı için acıtan. Yahut ikisi birden. Parasızlığın, fukaralığın üzerinde hüküm sürdüğü günlerin birinde, hanımı ve Hayat birlikte pazara çıkıyor. Semt pazarı Cuma günleri kuruluyor. Bir başından diğer başına -ya da ucu da denebilir- yaklaşık olarak iki kilometre tutuyor pazarın kapladığı alan. Plansız bir renk cümbüşünün eş anlamlı kelimesidir semt pazarları. Bu yüzden pazarda gezmeyi çok seviyor Hayat. Pazarları sevmesinin asıl nedeni ise eşi dostu görebilmesi, selâm alıp selâm verebilmesi. O zamanlar normal bir insan Hayat. Kendi içinde münzevi biri değil. Bir köşeye çekilip kendiyle meşgul olan biri değil.

Pazarın başladığı ilk tezgâhtan itibâren selâmlar alıyor. “Hoş geldin, nasılsın, ne emredersin, buyur abi çayımızı iç, ooo Hayat abii” gibi sözlerin havada raksını görüyor. Hepsine münasip bir cevap vererek kalabalığın arasında ilerliyorlar Nâzan’la birlikte. Karısına dönüp “Ulan bunlar hakikaten adam olsalar biz de bu fukaralığı çekmezdik” demek istiyor. Sonra vazgeçiyor. İkide bir yoksulluklarını hatırlatmanın Nâzan’ı üzmekten başka bir şeye yaramadığını çoktan öğrenmiş. Kendi içinde yaşıyor bunları. Başından geçen üzücü şeyleri, savaştığı birkaç cephede aldığı yaraları, kederini, kısacası sağlıklı bir kocanın karısına anlatıp da bir nebze rahatlamayı düşündüğü ne varsa, onların hepsini Nâzan’a anlatmaktan vazgeçmiş, bir köşede biriktirmeyi uygun görmüş. İyi etmiş. İşte benim bahsettiğim gönül dağı bu.

Hava soğuk. Elleri ceplerinde değil. Sevmez elini cebine sokmayı. Hiç adeti değil. Ellerinin üzeri çorak topraklar gibi fakat umurunda değil. Bir de bazen elindeki o yarıklardan kırmızı sular geliyor. İnsanlar ona kan diyor. En son bir taş duvar inşaatında çalışmış. Aradan on gün geçmiş. O günlerde yevmiye ile çalışıyor. Henüz bir berber dükkânı açacak kadar birikiminin olmadığı günler. Eve ekmek getirmek için ne iş olsa yapıyor. Bu yüzden genç yaşta pazarın bütün esnafıyla tanışıyor olması. Her gün iş çıksa Hayat züğürtlük çekmeyecek. Amelelikten de az kazanılmaz. Gerçi ustalığı öğrense iş alacak duruma gelir ve işsiz kalmaz yüksek oranda. Ama aklı da eli de o kadar yatkın değil bu işlere. Yoksa istemiyor da yapmıyor değil. Çocukluğundan bu yana Hayat’ın gördüğü şey bir makas, bir tarak, bir kelle. Yürüdüğü her sokakta, caddede bu yüzden berber arıyor. Sonra o berberin dükkânının camına asılmış bir beyaz kâğıt. Sonra o beyaz kâğıdın üzerinde şu ifadeyi arıyor, “Usta-kalfa alınacak.” Elleri maharetini kaybetmeden bir berberin yanında çalışmak istiyor Hayat. İzdivacının beşinci senesine girmeden, gün yüzü görmemiş karısını gelecek günlerin hayır getireceğine dair umutlandıracak bir hareket yapmak istiyor. Umudu diri tutmak adına. En çok da bu yüzden istiyor. Nâzan’ı seviyor, neredeyse aşık. Bu onu harekete geçiriyor, diri tutuyor. İçinde taşıdığı sevgi ayakta tutuyor hem Hayat’ı hem Nâzan’ı hem de yuvalarını, bir çocukları olmamasına rağmen.

Her adımda başka kokularla muhatap oluyor Hayat. Hepsini çok seviyor. Kokularla da arası çok iyi o zamanlar. Üzerindeki giysiler çok iyi olmasa da boyu posu yerinde. Eli yüzü düzgünlükten bir adım ileri. Nâzan’ın eli Hayat’ın sağ dirseğinin bittiği, pazılarının başladığı yerde. Sol elindeki yüzük gibi. Varlığını hatırlatmak istiyor, hatta mümkünse unutturmamak. Hayat’ın istikbâl kaygısından başka düşündüğü hiçbir şey iki dakikadan fazla sürmüyor. Bir şeyin ufuktan ağır ağır gelip, görüş mesafesine girdikten sonra, yanından geçmesi bu kadar sürüyor. Nâzan, bir kadın olarak Hayat’ın gözlerinin önündeki bir hayâl olmak istiyor, gitmeyen. En azından göz kapakları olmak. Bu sırada ilerliyorlar. Bazı tezgâhlarda bazı poşetler dolduruyorlar. Poşetleri bir tezgâha emanet bırakıyorlar. Geri dönerken almak üzere.

Hayat bir yandan da dostu Yaşar’ı arıyor, bulması lâzım. Biraz borç istemesi lâzım. Verirse ne ala. Vermezse işi yaman. Daha un alınacak bir çuval. Yağ, çay ve şeker. Bunların hepsine para yeter ucu ucuna da sonrası mesele. Tüp de değiştirilmeli. Yoksa ne un işe yarar ne çay ne de şeker. Bazı yerlerde gözleri daha fazla duruyor. Kimi renkleri ona benzetiyor, o olmadığını anlayınca devam ediyor. Bu anlar alışveriş değil, Yaşar’ı bulma anları. Bütün pazar gezilecek mecburen. Çünkü Yaşar da geziyor. Neden geziyor Yaşar? Çünkü zabıta. Bir vukuat olduğu yok da pazarda, onlar gene geziyor.

Birden bir şirret kadın sesi kulaklarında patlıyor Hayat’ın,

– Önüne baksana pis herif. Terbiyesiz, ahlâksız, utanmaz seni. Bir de karının yanında. Tühh senin erkekliğine bee. Arlanmaz, şerefsiz. Allah sizin gibilerin belasını versin. Pis sapık, Allah’ın cezası.”

Kadın tabiî ki daha fazlasını söylüyor. Dakikada en az beş yüz kelime. Hayat ne olduğunu anlayamıyor. Nâzan da bu arada elini sağ kolundan çekiyor. En çok ona sinirleniyor Hayat ama erteliyor. Bağıran kadını tanıyor. O da Hayat’ı tanıyor. Neden bağırdığını, niçin onu rezil etmeye çalıştığını biliyor. O da bilerek yapıyor. Hayat hâlinden, içine düştüğün durumdan memnun değil, utanıyor doğal olarak. Kadın memnun ve utanmıyor. İtiraz ediyor Hayat. Kendisine bakmadığını söylüyor. Evli olduğunu ve karısına âşık olduğunu ve iftira atmaması gerektiğini söylüyor. O sırada öne doğru bir adım atıp Hayat’ın yüzüne bakıyor Nâzan. Biraz önce söylediği sözün memnuniyeti ve sevinci var yüzünde. Hayat’ın yüzüne ise sürekli “bırak ya” ünlemesiyle başlayan ve her seferinde artan bir tazyikle hakaretler çarpılıyor. Bütün kabahatsizler, bütün suçsuzlar gibi kendini savunamıyor. Bir şeyler söylemek istedikçe, kadın onu bastırıyor tiz, cırtlak sesiyle. Esnafa anlatmaya çalışıyor Hayat kendini. “Beni bilirsiniz” diyor. Onaylıyorlar. Allah’tan onlar falso yapmıyor.

Nâzan bir adım ardında, az önceki memnuniyetle yaşadığı hâdisenin siniri arasında gidip geliyor şimdi. Uzak ve nefret dolu bakışlarla izliyor olanları. Gözleri onu aradığında yüzünde bu ifadeyi görüyor Hayat. Deli ediyor onu gördüğü sûret. Kadına dönüyor ve “Yeter be. Sus artık pis kaltak” diyerek bir tokat indiriyor. Kadın o tokatla yere seriliyor. Kocası bitiveriyor birden. Ona da ağzını açtırmadan bir kafa gömüyor. Arkasından kucaklanıyor ve etkisiz hâle getiriliyor Hayat. Âşinâ bir koku duyuyor. Dönüp bakmak istiyor ama çok sıkı sarıldığı için yapamıyor. “Hayat ne oluyor?” dediğinde kendisini saranın Yaşar olduğunu anlıyor. “Senin yüzünden pezevenk. Daha önce bulsaydım seni bu olay başıma gelmeyecekti.” demek istiyor. Vazgeçiyor. Karakola yollanıyorlar. Kadın ve kocası, Nâzan ile Hayat ve Yaşar.

Herkes gördüklerini anlatıyor. Kadın pazardaki hakaretlerini katlıyor. Niyetinin az buçuk bozuk olduğunu polis de anlıyor. Bu yüzden Hayat’ın anlattıkları daha bir can kulağıyla dinleniyor. Daha önemseniyor. Herkes gibi “amirim” diyerek giriyor söze.

“Pazarda Yaşar’ı arıyordum. Sağa sola bakınırken bu kadın kendisine baktığımı iddia ederek, karımın yanında ve pazarın ortasında beni suçladı, üzerime yürüdü, ağır hakaretler savurdu. Ben de dayanamadım, çenesini kapatmak için vurdum bir tane. Sonra kocası geldi. Onu da önce karısına sahip çıkamadığı için, sonra üstüme yürüdüğü için dövdüm. Ben vurmasam o vuracaktı. Fırsat vermedim.

Şimdi bu çatlak karının, bana neden durup dururken iftira atacağını soracaksınız. Siz sormadan ben anlatayım. On gün falan önceydi. Bir taş duvar inşaatına gittim. Orada amelelik yapıyordum. Ben namusumla para kazanmaya çalışıyorum amirim. Yoksa ne işim var inşaatta. Pek de anlamam zaten. Berberim ben. Yaşar burada, ona da sor istersen. Ama birinin yanına giremedim. Dükkân açmaya da para yok. Bir yandan dükkân açacak parayı toplamak, bir yandan da evi geçindirmek için orada burada çalışıyorum işte.

Her neyse. Duvarı bu karının kocası yaptırıyordu bahçelerinin yola bakan kısmına. Çalışırken çeşitli ihtiyaçlar hasıl oluyordu. En çok da su lâzım oluyordu. Harç için olsun, içmek için olsun. Eve gidip rica ediyorduk. İşçilerin arasında en genç ben olduğum için beni gönderiyorlardı. Bir gün yine içme suyu lâzım oldu. Bunların evine gittim. Kapıyı çalmak için vurduğumda kapı ardına kadar açıldı. Mahallenin bakkalını karşımda bornozla görünce irkildim. Elimdeki boş kola şişesini orada bıraktım. Üstümü değiştirip eve döndüm. Ustaya falan da bir şey söylemedim. Kaçtım inşaattan. O günden bugüne ne bu karıyı ne de kocasını gördüm. Kocası zaten çok görünmez. Gemi kaptanı. İşte bu karının da asıl derdi bu. Sırrını bildiğim için, kendi yaptığı kabahatle beni suçladı. Ben ne bakayım elin yaşını başını almış karısına. Söyleyeceklerim bu kadar.”

Polis Hayat’ın samimiyetine inandı ve kadının yüzüne kadar çıkan nefreti görerek mahkemeye sevk etmedi. Yaşar Hayat’a lâzım olan parayı evden almaya gitti. Çok para değildi. Ama günlük ihtiyacından fazlasını cebinde taşımazdı. Nâzan yerini yadırgayan bir menekşe gibi sarardı. İçeride verdiği ifadeyi duymadığı için Hayat’a öfkeyle bakıyordu. Onun iftirası atılan kabahati işlediğini düşünüyordu. Hiçbir şey söylemedi Nâzan’a. Bir soru da sordurmadı. “Bana güvenmeliydin ve hemen suçlamamalıydın” dedi sadece. Küskün Nâzan ardınca mesafeyi koruyarak yürüyordu. O gün Nâzan’ın Hayat’ın gönlünde açtığı yaranın izi bu. Yani gönlündeki gam dağında rastladığım taş.

Not: Ahmed Sadreddin’in Karac’oğlan üçlemesinin yayınlanacak olan ikinci kitabı Bir Yoksulluk’tan alıntıdır.

Latest posts by Ahmed Sadreddin (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.