"Enter"a basıp içeriğe geçin

F301

Mahpusluk zor dostum. Hele de otuz yıl ceza almış ve yaşın da on dokuz ise… Zor birader, zor demek bile zor.

Girişte göze çarpan F301 de, ilk aklınıza geldiği gibi bir uçak ya da roket modeli değil. Sağmalcılar cezaevindeki koğuş numaram.

Ancak bir şair anlatabilirdi zaten ” Etrafımda denize bakışlarımın bendi” diye. Yoksa  ” demir kapı, taş duvar” teranesinin girdabına kapılıp, kim bilir ne alemlere giderdik. Mahzun ve mağdur hüzünlenir, prangalara vurulmuş bilekler. Sazımız ile coşar gönüllerimiz. Yanık bir türkü tutturur arka sıralardan, çaycı Niyazi.

Sohbetlerde, dertlerin bin türlü dermanına kulaç atılır ; hiç bitmez, ama hiç… Elbette Dert var ise, bir çaresi de vardır her zaman ve olmalıdır…  Kesif düşünceler, rüyaların en derinlerinden kanatlanır. Özgürlük hülyaları, taaa  bu kanatların ufkundadır. Voltalarımızda sırlar konuşulur; tenha mahallerde, sessizce ve derinden. Tespihini  “ya sabır” diye çeken kader mahkumu da hiç eksik olmaz bu ranzalardan. Cigarasından en efkarlı dumanı tüttüren beli kuşaklı, başı kasketli koğuş ağaları da. Onlar   adına; bitirim yelekli bıçkın serkeşler, bela olup yağmak için bahane arar,  aralarda. Matruşka bebekleri gibi iç içedir hayat, bütün  biçimleriyle. Umutlar, hürriyete ayarlı saatlere kurgulamıştır zamanı. Üstümüze her akşam, sayım yapılıp kapanan kapılar, takvimin yapraklarını birbiri ardına düşürür. Avluda dolaşan tekir de şahittir, bu yaprakların nazla salınarak bir o yana, bir bu yana savrulmasına. Belki de toplumdan savruluşumuza benzetir de  ” miyavv” diye yakalamak isterdi düşen sayfalar gibi bizi, hepimizi…

İşte böyle bir devran içinde yaptık firar planlarını. En hafif hükümlüsü olduğum grup, iki idamlık bir müebbetlik ve benim kanka  İdris’ den ibarettir. Her gece çöp mazgalından geçen bu  beşli, nizamiye nöbetçisine rağmen demir parmaklıkları sessizce keser, gün doğmadan koğuşa dönerdi. Tarağın dişleri gibi derin mazgalları birbirine bağlayan koridor, loş ve uzundu. Nihayetindeki demir kapı ile ekmek fırınına bağlanan koridor, o gece sinsi gölgeler taşıyormuş bâtınında; nereden bilelim… Aniden açılan kapı, on beş yirmi kadar eli coplu adamı, bir fosseptik çukurundan boşanır gibi doldurdu mahzenin ücralarına. Fakat hiçbiri adımlarını ilerletmek için istekli görünmüyordu. Herbiri, mesai sonunda gidecek sımsıcak yuvaları, karıları olan, çocukları bekleşen gardiyanlar için henüz yaşanacak bir hayat vardı. Bizim ise…

El fenerleri ile karanlığın içinde bizi fark  etmeleri belki imkansız değildi, ama… Korku yüreklerine işlemişti bir kere. Hemen, bu korku üzerine bir plan yaptık. ” Bir, iki …  Üç” deyince  ayakları yere vurup, daha fazla ses çıkararak kalabalık zannı verip, korkuyu tahrik etmek. Bir yandan da üstlerine doğru koşar adım gidip, onları kaçmaya zorlamaktı planın özü.

Belimizden çektiğimiz şişler ve el yapımı kamaları sallayarak koştuk karanlığın içinden, karanlık yüzlü adamlara doğru. Bir yandan da bağırıyor” kahrolsun faşistler” diye nara atıyorduk, kalabalık bir siyasi grup mensubu  sanıp, daha çok korkmalarını ummuştuk…*

Girdikleri kapıdan kaçmak için birbirini ezerek yaralayan baskıncılardan eser kalmadı. Sallanan demir kapının gıcırtısından başka hiçbir ses duyulmadı bir an. Bekledim ve zafer sevinciyle sarılmak için arkama dönüp yoldaşlarımı aradı gözlerim. Fakat o da ne! Yanımdaki, bizim İdris dışında herkes, topuk…

Ağzıma attığım bitteri damağımda ezerken düşünüyorum da şimdi… Hayatımın dersi olmuştu bu olay. Ya hiç yaşanmasaydı..!

10 Ekim 2016

Latest posts by Cengiz Karaefe (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.