"Enter"a basıp içeriğe geçin

Fleya

İnsanlar bir yaz günü, pamuklu astarıyla neredeyse iki kilo olan montu neden elimde taşıdığımı sorguluyor olmalıydılar. Uzun yola çıkmak üzere olduğum için yanıma tedbir olsun diye almıştım. Güneşten yanmış ensesinde terler yürüyen şoförün beceriksizce sürdüğü tıklım tıklım otobüste, pencere kenarında oturuyordum. Motor homurtuları ve havalandırmanın sesi birbirine karışıyordu. Gömleğinin kollarını yarıya kadar sıvamış genç bir adamın yanından etrafı seyrederken gözlerim kot pantolonun üstüne ince bir bluz geçirmiş kıza takıldı. Elindeki vişne suyu, sıcaktan kuruyan boğazımı kaşındırıyordu. Kendimi evde, televizyonun karşısındaki koltukta hayal ettim. Bir elimde annemin üzümlü kurabiyeleri, diğerinde ise vişne suyum vardı. Düşlerimden sıyrılıp önüme döndüğümde sarı saçları atletik omuzlarına kadar uzanan genç adamın telefonla konuştuğunu duydum. Sesine havalı bir ton vererek bir şeyler anlatıyordu;
– Hemen geliyorum tatlım, birazdan orada olurum.
İki ekmeği kollarının arasında tutan küçük bir çocuğun arkasından otobüsten indim. Güneş, iyiden iyiye batıyordu. Geç kalmıştım. Eski dostumun yanına gidiyordum. Büyük yolculuğuma çıkmadan önce onunla vedalaşmam gerekiyordu.
Eski dostum, turuncu pulları başından kuyruğuna doğru açılan, en uçta yeniden koyulaşan bir balıktı: Fleya. En sevdiğim kitap kafede, büyük bir akvaryumun içinde yaşıyordu. Yüzerken kocaman gözlerinin altındaki minicik ağzından beyaz balonlar çıkarıyordu. Onu seviyordum. Onunla konuşurken vişne suyu içmeyi de seviyordum. Beni sorguya çekmeden, sessiz sedasız dinliyordu. Henüz dokuz yaşında olduğum için insanların benim anlatacak şeylerimin olduğuna inanmaları mümkün değildi. Ama Fleya öyle aptaldı ki! Ne söylediğimi değil, yalnızca söylemiş olmamı önemsiyordu. Ben konuşurken başını akvaryuma yapıştırması çok eğlenceliydi. Ona son zamanlarda başımdan geçen önemli bir olayı anlatacaktım. “Merhaba Fleya” diye söze girdim. Fleya, ona selam verdiğimde gözlerini kısıyor ve solungaçlarını daha hızlı hareket ettiriyordu. Selamlaşma kısmını geçtikten sonra konuşmaya devam ettim.
“Fleya, ben geçen gün çok kötü bir şey yaptım. Annemin, kardeşim için aldığı oyuncağı çantasından gizlice alıp onunla oynadım. Sonra onu kazayla kırdım ve kanepenin arkasına sakladım. Ne yazık ki annem onu dün akşam buldu ve kardeşimin kırdığını düşünerek ona çok kızdı. Kardeşim ise ortada ne döndüğünden haberi olmadığı için yalnızca ağladı. Ben de bir köşede olanları hiçbir şey söylemeden seyrettim. Kendimi çok kötü hissediyorum Fleya. Galiba ben çok kötü bir çocuğum. Annemler gerçeği öğrenecek diye çok korkuyorum. Bu yüzden de evden kaçmak zorundayım. Buralardan gitmek üzere olduğumu biliyor musun Fleya?”
Bir yandan konuşuyor, diğer yandan gözyaşlarımı siliyordum. Kafenin sahibi Ömer amca yanıma gelip bir bilge soğukluğunda sordu;
– Neyin var Mustafa?
– Bir şeyim yok Ömer amca, sadece çizgi roman okuyorum, dedim.
Bir süre konuşmamı bekledi ama başımı kitaptan kaldırmayınca gitti. Fleya’ya dönüp fısıldadım: “Ailecek tatile giderken uçağın penceresinden seyrettiğim bulutu çok özlüyorum. Buradan o uçakla gideceğim ve pencereden bulutumu seyredeceğim. Gittiğim yerde belki güzel bir otel bulur, su kaydıraklarından havuza atlarım. Keşke seni de götürebilseydim Fleya! Ama Ömer amca buna izin vermez ki!”
Son cümleyi neredeyse içimden söyledim. Kalbime bir ağırlık çökmüştü. Annem, babam ve kardeşimle beraber bir gün öğleden sonra bahçemizde Fleya’yı beklediğimi hayal ettim. Düşümde yüzüme püfür püfür esen meltem eşliğinde vişne suyumu içiyordum. Annem, üzümlü kurabiye de yapmıştı. Sonra kalkıp kardeşim ve babamla top oynuyordum. Fleya da bizi izliyordu. Allah’ım ne güzeldi!
Düşümü ve meyve suyumu bitirip masadan kalktım. Biletimi önceden annemin kredi kartı bilgileriyle internetten almıştım. Annemin cüzdanından aldığım parayı taksiciye verip ona ailemin havaalanında beni beklediğini söyledim. Buna inandı. Havuzla ve oyuncaklarla dolu eğlenceli bir hayatın önünde durmak fikri çok güzel geliyordu. Hava alanına geldiğimde bilet kontrolü yapılana kadar böyle düşünüyordum. Şu an tam yirmi altı yaşındayım. Keşke hala öyle düşünüyor olsam!
Elbette o uçağa binemedim. Güvenlik görevlileri beni görür görmez bir şeyler döndüğünü anlayıp bileti aldığım kart bilgilerini gözden geçirerek anneme ulaştı. Eve gönderildim. Annemin arabada başlayan suskunluğu sonraki birkaç hafta boyunca hiç geçmedi. Beni cezalandırıyordu ve canım yanıyordu. Babam ise bir şeylerin üstünü örtmekle görevli bir biblo gibi yalnızca gülümsüyordu.
Olaydan sonra uzun süre göz hapsinde tutulduğumu hatırlıyorum. Annem, çevremizde gerçekleşen her kötü hadise sonunda benden şüphe ediyordu. Söz gelimi, mahalledeki bakkalda hırsızlık yapıldıysa ilk bana soruluyordu. Okuldan eve erken geldiysem derhal okul aranıp boş ders olup olmadığı öğreniliyordu. Yardımcımız Fatma Hanım’ın pişirdiği enfes pastalar biraz çabuk bittiyse, hepsini benim yediğim düşünülüyordu. Hiç unutmuyorum annem bir gün, mahalleden bir çocuğun dayak yediğini öğrenmiş ve beni misafir odasında sorguya çekmişti. Sol eliyle kapının tokmağını sımsıkı tutup kapamış, diğer elini ise iyice açıp yukarı kaldırarak avaz avaz bağırmıştı: “Sen yaptın, sen, biliyorum, sen yaptın!” Yanıt vermemiştim. Ağlamamış veya sinirlenmemiştim. Yalnızca gülümsedim. Babam gibi yaparak mutlu etmeye çalıştım kendimi. Zira bana göre dünyanın en mutlu insanı oydu. Ben gülümsedikçe annem daha çok sinirleniyor, gülme, diye bağırıyordu. Gülmemeye çalışıyordum. Ama olmuyordu. Annem beni art arda birkaç kere tokatladı o gün. Ben de sonunda gülmemeyi öğrendim. Annem bana gülmemeyi on yaşımda öğretti. Sanırım bu yüzden, başıma kötü bir şey geldiğinde, hala ilk olarak gülümsemek gelir içimden. Ancak bunu yaptığımı zannetsem bile aslında başaramam. Gülümsediğim dışarıdan anlaşılmadığı için de sevincim ruhsuz bir ifade gibi asılı durur yüzümde. İnsanlar beni bu yüzden biraz yabani olarak bilir.
Bugün günlerden sekiz ağustos iki bin on altı. Yirmi altı sene önce ben doğdum. Annem, babam ve kardeşim, akşam birlikte kutlama yapacağız. Beraber sevgi dolu Pazar kahvaltıları da yapıyoruz. Annem benim için en sevdiğim reçeli yapıyor. Aslında annem, kardeşimin en sevdiği reçeli benim de sevdiğimi düşünüyor ama ben itiraz etmiyorum hiç. Çünkü ziyanı yok. Babam ise, son zamanlarda kendisine iş kurmak ve arabasını yenilemek için benden maddi destek istiyor. Şu an da kahvaltıda bunu konuşuyoruz.
Fleya’ya gelince…
Ömer Amcanın, palmiye ağaçlarının çevrelediği bir meydanda bir kitap kafe daha açtığını duydum. Kafenin tam ortasında bir havuz olduğunu ve havuzun kenarındaki masalardan birinin üzerinde de Fleya’nın akvaryumunun durduğunu. Kahvaltı sofrasından kalkıp kafeye gitmeye karar verdim. Palmiye ağacının yapraklarının arasından bir gölge gibi yürüyüp Fleya’nın yanındaki iskemleye oturdum. Fleya, benim Fleya’m orada duruyordu.
– Uzun zamandır görüşmedik Fleya, nasılsın, dedim.
Eskisi gibi gözlerini akvaryumun camına yapıştırdı. Sonra sevincinden sanırım, daha hızlı yüzmeye başladı. Çok geçmeden Ömer Amca geldi. Eski günlerden ve kitaplardan konuştuk. Biraz yaşlanmış yüzünde bilgelik, gençken olduğundan daha belirgin duruyordu. Hafif esen rüzgâr sonbaharın habercisiydi ama yine de güneş başımızın üstünden gitmiyordu. Bir müddet sonra annem, babam ve kardeşim de geldi. Annemin getirdiği üzümlü kurabiyeleri vişne suyu ile mideye indirdikten sonra Ömer Amca arka bahçede top oynamayı teklif etti. Kardeşim ve babam da hemen kabul etti. Benim ise tek bir şartım vardı. Fleya da bizi seyredecekti.

Latest posts by Eda İşler (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.