"Enter"a basıp içeriğe geçin

Gecenin Kemanı

Suyun sesi kalabalığın gürültüsüne karışıyor. Oturan aslan heykelinin ağzından çıkan su ayaklarının altındaki oluğa birikip yüksek yerden havuzun suyuna akıyor. Havuzun etrafında resim çektirenler var. Özçekim yapanlar en ilginç görüntüleri yakalama peşindeler. Aslanın ağzından dökülen suyu içiyor gibi yaparak kendilerini kayıt altına alıyorlar. Sevgililer aslanı aralarına alarak resim çektiriyor. Aslandan korkuyor gibi yaparak poz verenler bile var.

Erken geldim, vaktim var. Havuzun karşısındaki banklardan birine oturdum. Bana doğru genç bir kız yaklaşınca heyecanlandım. Yanıma oturunca kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Buluşmamıza daha vardı. Rahatsız etmeden bakmaya çalışıyorum. Acaba buluşmaya gelecek olan kız bu mu? Güzel, hatta çok güzeldi. Uzun olmayan siyah saçları toplu değildi. Burnu yok gibi duruyordu kocaman gözlerinin altında. Elimdeki gül demetini kucağımda döndürüyor, kalbimin sesini durdurmaya çalışıyordum. Merhaba derse, ne diyecektim. Söze ilk benim mi başlamam gerekiyor? Ağzım kilitlenmişti. Bütün sesler kayboldu. Aslanın su sesi bile, çocukların gülüşmeleriyle birlikte giden sesleri sadece kalbimin sesi almıştı. Yerinden kalkıp arkadaşına doğru koşarak gittiğini görünce rahatladım; sesler geri geldi. Başım önüme düştü. Kucağımdaki güllere. Kırmızı renkli 3 tane gül. Gül değil de başka bir çicek mi alsaydım. Papatyaları çok severim, sadece papatyalardan oluşan bir demet almak istedim ama beni romantik olmayan biri olarak görmesinden korktum. Karanfiller vardı; fakat karanfilleri de ben sevmedim. Gerberalardan oluşan bir demet vardı. Çiçeğin kendisi çok büyük geldi bana. Başka çiçekler de vardı ama hiçbiri bana gülün zerafeti kadar güzel görünmedi. Aşkı anlatsın istedim.

Biliyorum ilk buluşmamız; hatta ilk görüşmemiz. Birbirimizi beğenecek miyiz? Ben onu beğenecek miyim? Resmimi göndermiştim. Beni tanıyabilmesi için. Onun da resmini istemiştim ama bana göndermedi. Gelince göreceksin, dedi. Tamam, dedim… Vakit geldi, saat 3 demişti ve saat 3’e 10 vardı. Ayağa kalktım. Aslanlı havuzun yanında yerimi aldım, elimde güller ile. Etrafım kalabalık, beni görebilir mi? Biraz öne, açık alana doğru geldim. Kalabalığı arkama aldım. Dik durmaya çalışıyorum. Ayaklarımdaki titremeyi durdurabilmek için yavaş yavaş yürüyorum. Volta atar gibi ama volta değil. Volta olmaz. Sıkılanlar volta atar, bilemeyenler, kaybedenler volta atar. Tamam korkanlar da volta atar ama belli etmemeliyim. Durmaya karar veriyorum, kımıldamadan beklemeye. Etrafımdakilere bakıyorum. Özellikle yalnız, tek başına gelen kızlara bakıyorum. Hafif tombul bir kız var bana bakıyor. Bana doğru yürümeye başladı. Yaklaşdıkça adımlarını hızlandırdı. Göz göze geldik; fakat birden yanımdan geçerek aslanlı havuza gitti. Bir oh çektim. Ya çirkin birisi ise. Yüzüne bakılacak gibi değilse. Resmini neden vermek istemedi? Yoksa kırmızı gül hiç görmediğim bir kız için çok mu iddialı oldu. Heyecanın yerini bilinmezliğin verdiği korku kapladı. Fakat ben bu kızı tanıyordum. Yazdıklarıyla mest oldum. Düşünceleri beni meftun etti. Evet ben bu kızı tanıyorum. Beni anlıyor, beni dinliyor. Dinlemesi önemli değil mi? Bu zamanda kim kimi dinliyor ki. İsterse dünyanın en çirkin kızı olsun. Çirkinlik sadece diğerlerin gördüğüdür. Onun güzelliğini varsın bir tek ben göreyim.

Karşımda mağazalar var. Çeşit çeşit. Vitrinlerde duranlar var, yürüyüp geçenler içeriye girip paketlerle çıkanlar da var. Gözlerim tek başına dolaşan genç kızlarda. Tekerlekli sandalyeyi iterek önümden geçen bir adam dikkatimi çekiyor. Genç bir kız oturuyor, tekerlekli sandalyede. Kumral. Saçları toplu, üste topuz yapılmış, birazı kulaklarından omuzlarına kadar sarkmış. Çenesi yuvarlak, dudakları kalın, alnı geniş. Karşımdaki vitrinin önünde durdu. Kız vitrine bakıyor. Sandalyeyi iten adam ise bir kıza bir etrafına bakınıyor. Acıdım. Güzel bir kız.

Arkamı dönüyorum. Aslanın başına güvercinler konuyor, ellerinde cep telefonları resimlerini çekiyorlar. Bazılarında fotoğraf makinası var. Büyük. Deklanşöre basıp çıkan klik seslerini duyabiliyorum. Güneş aslanın arkasına geçmiş. Fotoğraf meraklıları yeni konseptlerini bulmuş gibi güneşle birlikte resim çektirme peşine girdiler.

Yürüyorum. Aslanlı havuzun etrafında bir tur atıp tekrar beklediğim yerde duruyorum. Mağazalara bakıyorum. Sakat kızı göremiyorum. Çevreme bakarken birden karşımda beliriyor, sandalyenin arkasındaki adam ile birlikte. Tekerlekli sandalyesinden bana bakıyor. Gözleri büyükmüş. Kaşları incecik. Yüzü solgun. Gözlerinde yaşıtlarında gördüğüm parıltı yok. Renkli bluz giymiş, kolsuz. Boynunda ince bir kolye var. Parlıyor. Kolyenin ucunda kalp figürü var. Çiçek desenleriyle döşenmiş uzun bir etek giyiyor. Ayakkabısına kadar uzanan. Ayakkabıları açık, parmakları görülüyor. Küçük parmakları var. Yanımdan usulca geçiyorlar. Arkalarından bakıyorum. Aslanlı havuzun arkasından uzaklaştıklarını görüyorum.

Fotoğraf çekenlerin yerlerini başkaları alıyor, mağazalara girenler yerlerini başkalarına bırakıyor. Yorgunluğumun geçmesi için aslanlı havuzun etrafında tur atıyorum ve bir süre daha bekliyorum. Tekrar tur atıyorum ve az önce beklediğim noktaya gelerek beklemeye devam ediyorum. Kaç kez bunu yaptım bilmiyorum. Göğsüme yakın taşıdığım gül demetini şimdi aşağıda, belden aşağıda taşıyorum.

Saatime bakıyorum. 1 saat oldu. 1 saat 40 dakikadır bekliyorum. Aldatılma duygusu tüm benliğimi kaplıyor. İçimdeki sevgi nefrete dönüyor. Neden, neden? Hızlıca oradan uzaklaşıyorum. Elimdeki gül demetini çöp kutusuna atıyorum. Neden, neden diyerek eve gitmek için arabama biniyorum.

Eve, odama adımımı atar atmaz bilgisayarımın başına geçtim. Mesajlaşma programını açıp “solgun çiçek” rumuzunu aradım. Yeşil renkli. Yeşil konuşmak için müsait olduğunu gösteriyor. Daha çok kızdım. Yeni mesaj penceresi açarak “NERDEYDİN” dedim. Cevap verdi. Nasıl cevap verebilir? Geldiğini söylediğinde şaşkınlığım arttı. Göz göze geldiğimizi söyleyince şaşkınlığım arttı. Tekerlekli sandalyedeki kız olduğunu anlayınca şaşkınlığım arttı.

Gri renk oldu. “solgun çiçek” rumuzun renki griye döndü. Kapattı. Mesajlaşma programını kapattı. Onunla iletişimim kesildi. Bir süre daha ekrana baktım. Sonra kalktım. Bana dar gelen odamdan çıkarak salona geçtim. Pencerenin önüne gittim. Pencereyi açtım. İstanbul’un serin havası yüzümü yalayarak odayı doldurdu. İstanbul’a gece çökmek üzere. Güneşin son kez aydınlattığı evlere bakıyorum. Uzaklardan keman sesi duyuluyor. Yalnız keman. Ağır ağır çalıyor. Ağır ağır çalmaya devam ediyor. Sanki bana eşlik ediyor. Benim yalnızlığıma eşlik ediyor. Birden melodi değişiyor, sanki bana bir şeyler anlatmak istiyor. Fakat anlamıyorum. “Solgun çiçek”i anlamadığım gibi gece gelen kemanı da anlamıyorum. Tekrar ağır ağır çalıyor kemanın telleri. Gece ansızın odama gelen kemanı dinliyorum. Hüzün gözlerimden akıyor.

Latest posts by Engin K. Demir (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.