"Enter"a basıp içeriğe geçin

Günler Geçiyordu

Gün geçiyor. Ne sanıyorsunuz? Ne sanıyorsunuz da bu sise bakıp kar yağacağını fısıldayabiliyorsunuz? Bazı şeylerin yokluğu eskiyi nasıl da güzel kılıyor. Ve bazı şeylerin yokluğu nasıl da iç kemiriyor. Ne olduğunu bir türlü hatırlayamadığım rüyayı görmek için o geceye geri dönmek istiyorum. Unuttuğum o mühim şeyin yokluğu her yanımı sarıyor… Rüya sonrası sabahta kendimi dışarı attım ve daha önce fark etmediğim bir sokakta, minik bir dükkâna girdim. İki adam vardı, birbirinin aynısı iki minik adam. Gri, kabarık saçları ve kırmızı damarlarla dolu gözleri vardı. Gözlerine dehşetle baktığımı görünce güldüler ve ‘’Neye şaşırıyorsunuz? İçimizde büyüyen ağaçların köklerine bakıyorsunuz’’ dediler. Biraz kahve, dedim, “Tek ihtiyacım biraz kahve.” Sağdaki, bir bardak kahveyi önüme koydu ve ‘’uyanmak için önce biraz uyumalısınız’’ dedi. Gözlerimi kapadığımı bile hatırlamazken açıldılar ve yığıldığım sandalyeden doğruldum. İki çift göz tarafından dikkatle izleniyordum. O gün oradan derhal uzaklaştım. Daha sonra, keyfinin yerinde olduğunu tırnaklarının uzunluğundan anlayabileceğiniz biriyle konuşurken bana onlardan bahsetti: O iki adam, uyuyamayanlar için uyur ve uyuyanlar için uyanık kalır. Gördüğüm rüyayı hatırlamak için uzun süre yürüdüm. Her kaldırım taşına, önemsiz görünen her şeye dikkatle baktım. Çünkü bu tür şeyler rüya hatırlatıcısıdır. Günler geçiyordu ve ben kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Duraklarda dikiliyordum. Beklediğim bir otobüs varmış gibi. Bundan mutluluk duyuyordum. Kar kokulu bir gün, ağaçlara tüneyen adamla tanıştım. Bir kuyruğunun olmamasından yakınıyordu. Kuyruğunun yokluğunu içinde taşıyordu. Bunu duyunca gülümsedim ve aylardır hatırlayamadığım rüyamdan söz ettim. ‘’Rüyayı hatırlamasan da bir rüya gördüğünü biliyorsun, bu gerçeği de unutmaya çalış’’ dedi ve kendi derdiyle devam etti: “Fareler kendi kuyruklarından utanmazlar, ama insanların kuyruksuz olmasıyla kendi aralarında daima dalga geçerler.” Onu oracıkta ince dalların üstünde bir başına bıraktım. Yoruluyordum. Gece asfaltın üzerini kaplıyor, yanımdan köpekler geçiyordu. Evime girmeye korkuyordum, çünkü bu zamana kadar başka böcekleri yesinler diye örümcekleri öldürmemiştim. Her taraf birbiriyle beslenen örümceklerle dolmuştu. Sokağımda aynı adamla karşılaştım. Tırnakları yoktu. Endişe ellerindeydi. “Görüyor musun’’ diye sordu. “Görmüyorum, hatırlamıyorum, ama hissedebiliyorum” dedim. Boş görünen evime girdim. Radyo açıktı. Çalan müzik çok gerçekti. Günlerin üzerimde biriken yorgunluğuyla kıvrıldım, en derin uykuma gömüldüm. Bu kez uyandığımda dört çift göz tarafından izleniyordum. Dehşete kapılmadım. Duvara yaslandım. İki gözüyle bana bakıyor, geri kalanıyla kim bilir nereleri görüyordu… Bu devasa örümceğin bir düşün devamı olduğunu düşündüm. “Hatırlamana yardım edeceğim’’ dedi. Sırtımı döndüm ve uyumayı sürdürdüm. Uyanınca hatırladım. Karahindibaların arasında bir gelinciğe dönüşüyordum. Hızlıca yaprak döküyor, kuruyor, tohumlarımı saçıyordum. Daha sonra, her açan kuruyan gelincikte, her dökülen tohumda hissedebiliyordum kendimi. Fakat yine bir şeyler eksikti. Bunlara sebep olanın ne olduğunu hala bir türlü anımsayamıyordum. Günler geçiyordu. Konuşacak kimsesi olmayanları düşünüyor, onlar yerine de konuşuyordum.

Latest posts by Ahsen Ebrar Akay (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.