"Enter"a basıp içeriğe geçin

Haberi Yok

Sabahtı. Bir yaz sabahı. Sultan kapısının, çıkışta sağda girişte solda kalan köşesindeki yem tezgâhına başını koymuş uyuyordu çarşaflı yemci kadın. Önündeki yem tabaklarından usulca yem aşıran güvercinleri, yüzüne konan sineği kovar gibi gözünü açmadan ve uykusunu bölmeden kovalıyordu arada bir. Az sonra olacaklardan haberi yoktu.

Sabahtı. Kimileri yeni uyanmış, kimileri ise henüz dalmıştı uykuya. Simitçiden aceleyle aldığı simidi bir martı gibi ağzında taşıyordu delikanlı elindeki bozuk paraları cebine koyarken. Isırmıyordu, yemiyordu, öpmüyordu da… taşıyordu ağzında. Onun da haberi yoktu.

Sabahtı. Cumaydı. Kıyamet kopabilirdi pekâlâ.

Sabahtı. Şeker eriyordu çayda. Tek ayağıyla otobüsün ilk basamağına eğreti basan bir yolcu soruyordu; -Nereye gider bu? -Yıldız’a. Bindi. İkisinin de haberi yoktu. Sabahtı, kayboluyordu her şey yükseldikçe gözalan sabah güneşinin pırıltısında.

Sabahtı. Kır kahvesinden bir gitaristin sesi yükseliyordu. Türkü söylemiyordu. Gitar üzgündü. Kendi sesinin dalgasına kapılmıştı gitarist, gitarın sesini pek işitmiyordu. Buradan başlar ilerlerim ve bir gün meşhur olur, paraya para demez, medyada boy boy boy gösterir, güzel kızların hayran bakışlarının ılık suyuyla dolmuş küvette, rehavet içinde keyif yaparım diye düşünüyordu. Düşünsün. Az sonra olacaklardan onun da haberi yoktu.

Sabahtı. Bir adam bir düşü kovmaya çalışıyordu. Bir dünü. Yazın ortasıydı ve kar yağıyordu. Eriyordu her şey karda. Adam bitik boyasıyla duvarı boyuyordu. Yorgun bir sarıyla boyuyordu, çürük bir kırmızıyla, yokuş çıkan bir koyu yeşille, gölgeli bir hâkiyle, müntehir bir morla boyuyordu, kanayan bir maviyle.. Boyasın. Gün doğunca, ışığıyla ilk onu öperdi, buluttan saçılan inciler yüzündeki uyku izini silerdi, kuşların ilk nağmeleri hep onun içindi. Gözleri, kulaklarının gördüğü kadarını görememişti. Kulakları gözlerinden daha çok şey görmüştü. Kulaklarının gördüklerini gözleri göremedi. Gözlerinin de kulaklarının da, az sonra olacaklardan haberi yoktu. Her duyduğu sesin görüntüsünü zihninde canlandırıyordu. Hep böyleydi fakat bunu çok sonra fark etmişti. Mesela gecenin bir yarısı sokaktan hızla geçen bir aracın sesi, yüzü olmayan bir aslanın ormanda ağaçları yara yara koşmasını ve rüzgârın onun ardından bağırmasını çağrıştırırdı ona. Tüm yüksek sesler korku verirdi. Yazın ortasıydı ve kar yağıyordu. Bu yüksek bir sesti. Bir çığlıktı. Adamın boyası bitikti her yeri kardı. Yükselen her ses ona dönmüş bir namlu oluyordu. Görüntüsünü çözemediği tuhaf sesler duyuyordu adam. Hayır, adam kardan değildi. Az sonra olacaklardan haberi yoktu. Fakat seziyordu. İyice duyabilmek için bütün sesleri kovuyordu kulağından, hakikat uğruna bir düşü kovuyordu, bir dünü. Bir adam. Kardanadam değil aşktanadam. Kovduğu düş yine adamın içine kaçıyordu. Düşün, az sonra hakikat olacağından haberi yoktu.

Sabahtı. Yağmur yağmıyordu Emirgan’daki gibi. Soğuk değildi. Hatta sıcaktı. Yazdı. İki kişi etrafa bakınarak yürüyordu. Eski sayfiye yerlerindendi burası. Her ne kadar varsılların tatil beldesi zevkleri değişmiş, başka ve uzak yerler listeyi kabarıklaştırmışsa da, yaz nüfusu dolayısıyla kalabalıktı. İstanbul’un hem içi, hem de dışı olmasından dolayı vazgeçilemiyordu buradan. Biraz soluklanmak için yer bakıyorlardı. Yaşlı yaz mukimlerinin hafta sonu konuğu olduklarını tahmin ettikleri gençler, sahil kahvesini tıka basa doldurmuşlardı. O iki kişiye oturacak yer kalmamıştı. Yersizdi ikisi de; yurtsuz, evsiz, barksız, kimsesiz, yalnız. Nihayet, içerilerde gözden ırak bir kahveye oturmuş, beyazlar arasında bir çift zenci olarak ve sırtlarını öfkelerine dayayarak, çaya benzemeyen o çaydan içmeye çalışmış, tütüne tutuna, bir günü daha acılar zamanına böyle eklemişlerdi. Denize bakıyorlardı. İkisinin de az sonra olacaklardan haberi yoktu.

Sabahtı. Bir çocuk bir ayva ağacının altında, gözünü daldaki bir ayvaya dikmiş öylece duruyordu. Güneş gözlerini kamaştırıyordu. Kıstıkça kısıyordu gözlerini. Ayvayı seçebilecek kadar bir aralıktan, kirpiklerinin gölgesinden bakıyordu ayvaya. Sararmasını bekliyordu. Güneş bir yandan o bir yandan, ayva, iki nazar arasında dalında mutluydu. Bilince sararacaktı benzi, bunu biliyordu. Küçüldükçe küçülüyordu çocuğun gözleri ve büyüdükçe büyüyordu ümidi. Her sene aynı şey oluyordu. Ayva sararmadan, bağlardan göçülüyordu. Şu baktığı sararsaydı, koparıp yeseydi bir kerecik. Onu dalda bırakıp şehre dönmeseydi. Bakıyordu çocuk ve sararmıyordu ayva. Neden sararmıyordu? Ayva biliyordu, çocuğun haberi yoktu.

Sabahtı. Birisi diğerinin rüyasındaydı; amansız bir kıştı. Kar kapatmıştı yolları. Evden dışarı çıkamıyorlardı. Radyoları aynı frekanstaydı. Biteviye aynı müzik. Gece gündüz bakıştılar. Yemeden içmeden bakıştılar. Pencere kenarında sessiz. Göz göze idiler. Bakışları kaybolmuştu birbirlerinde. Gözleri gözlerinde birleşmişti. Yüzleri aynı yüzdü. Aynaya bakıyor gibiydiler. Acıkmamıştı ikisi de. Kaç gün olmuştu? Kapı çalınmamış mıydı? Karlar erimemiş miydi? Sokak canlanmamış mıydı? İkisi donmuş gibiydiler. Gören öyle sanırdı. Evin içi sıcaktı. Karşılıklı iki koltuktaydılar. İkicik mumya gibiydiler. Gözleri canlıydı yalnız. Kuşlar uçuyordu karşılıklı. Belki haber götürüyorlardı. “Nadir madum gibidir, demişler” diyordu adam. Yani az bulunan, yok gibidir. Az da olsa, az bulunur da olsa, eşine az rastlanır da olsa, bir cinnet hali, bir insan zaafı da olsa, zaafların en yıkıcısı da olsa, bedenle izah edilme haksızlığına da uğrasa; en kadim yanılgı da olsa, söylene söylene anlamı berhava da olsa; seni seviyorum, diyordu kadın. Uyandılar. Karşılıklı duran iki ayna gibiydiler, içleri sonsuz bir labirentti, her köşede aynı yüzün beklediği. Olan olmuştu. Olacak olan da olmuştu. Onların haberi yoktu.

Latest posts by Aliye Akan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.