"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hayatı Seyretmenin Dayanılmaz Ağırlığı

Günümüzde toplum olarak epey gelişimler gösterdik galiba. Bir mahalle kahvesinin önüne çektikleri sandalyelerde saatlerce oturarak, sabır ve merakla gelen geçeni seyredenlerin sayısı hiç de az değil doğrusu. Ya, yakıcı güneşin altında usanmaksızın oturan nicelerinin, yalnızca denizin şifâlı suyundan faydalanmak için orada bulunanları inceden inceye seyre dalmalarına ne demeli?

Otoyol kenarlarındaki boş alanlara kurulup, gün boyunca gelen geçen arabaları seyredenleri de unutmamak gerekir tabi. Zevk bu, ne denilebilir ki? Kalabalık bir ortamda, insanların çoğunun yanındakilerle sohbet etmek yerine ilgilerini başkalarına yönelterek uzaktan da olsa onları seyretmeleri benzer zevkleri işaret etmiyor mu gerçekte?

Tüm bunları bir yana bırakalım hadi. Televizyonda başkalarının hayatlarını izlemek için, hiç düşünmeden uzun saatlerimizi fedâ etmemiz neyin sinyallerini veriyor acaba? Yoksa, ruhsal/zihinsel gelişimlerimizin ilerilere taşındığının müjdesini mi sunuyor bizlere?

Bu sorgulamaların her biri, toplumu oluşturan bireyler olarak çoğu zaman yaşamı ıskaladığımızı düşündürüyor insana. Öyle ki, hayatı seyretmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilen insanların, kendi hayatlarına yabancı kalmalarının hüznünü yaşıyor kalem. Bir yandan da, her yeni güne merhaba derken, aklıyla ve ruhuyla gelişimlere açık zihniyetlerin özlemini çekiyor.

Akıllar; anlamaya, öğrenmeye ve nitelikli verilerin ışığıyla aydınlanmaya hasret kalmış durumda bugünlerde. Ruhlarsa; kendilerini yücelten, varlıklarına incelikli değerler katan, kapasitelerini arttıran gelişimleri büyük bir sabırla bekliyor.

Tüm bunların gerçekleşebilmesi için, insanlar olarak gayret içinde olmamız gerekiyor galiba. Üstelik, bu gayretin çıkış noktasının başkalarının hayatlarını seyretmekten çok, kendi hayatlarımızı keşfetmenin ve yaşamanın güzelliklerinden geçtiğini de anlamamız gerekiyor.

Çağlar ötesinden, “Ruhunuzu, yüreğinizi alabildiğine doldurun.” diyen Goethe’yi anıyor yürek. Ardından, tasavvuf büyüklerinin insanlara yüzyıllardan bu yana; öze dönüş, kendi varlığındaki derinlikleri ve sırları keşfederek gerçeğe ulaşma, kusurları başkalarında aramak yerine, önce kendimizdeki kusurları fark etmeye ve onları gidermeye çalışma, hayatın anlamını ve yaratıcıyı doğru algılayabilmek için zamanı verimli ve doğru kullanılabilmeye dâir pek çok öğretisini hatırlıyor. Bu düşüncelerin ışığında, uzaktan da olsa başkalarının hayatlarını seyrederek yaşamanın insanı kendi varlığından nasıl da uzaklaştırdığını düşünüyor.

Hayatın rengârenk bir gökkuşağını andıran renklerini birer birer keşfedebilmek için, özümüzden çok uzağa düşüyor yollarımız. O yollar ki: kitle iletişim araçlarının hâkimiyeti altındaki çağımızda, dikkatlerimizi bizleri hiç ilgilendirmeyen ve hiçbir şekilde geliştirmeyecek konulara, aslında tanımadığımız insanların yaşamlarına çekiyor. Ünlülerin ne yaptıkları, nerelerde kimlerle gezdikleri, hangi marka otomobil kullandıkları, kazançlarının miktarı.. gibi konular zamanımızı sünger gibi emiyor da, bizler bunları fark edemiyoruz bile. Belki de her şeyin farkındayız da, işimize öyle geldiği için yenik düşüyoruz, bu zaman ve yaşam yiyici aldatmacalara, kimbilir?

Bununla da kalmıyor ki tüm bunlar. Sosyal ortamlardaki sohbetlerimizin konularını da, yine hayatı seyrederek edindiğimiz izlenimler oluşturuyor. Sanki paylaşılacak başka bir konu, edinilecek daha nitelikli bir tecrübe yokmuş gibi…

Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor elbette: İnsan, kendisini ancak karşısındakilerde, yani diğer insanlarda görebilir. Eksilerini-artılarını, karşısındaki insanda örnek olarak görüp, seyredince anlayabilir. Böylece kendini gelişimin, düzelmenin, yenilenmenin kollarına bırakabilir. Bu bir açıdan, “İnsan insanın aynasıdır.” ifâdesinin hayata geçmiş biçimidir onun için. Ancak, bakacağı aynaları seçmek veya hangi aynaya ne kadar bakması gerektiği konusunda ölçüyü tutturmak kişinin irâdesine, bilinç düzeyine ve zamanı iyi kullanmadaki becerisine bağlıdır. Bunların sonucunda, hayatı seyretmek yerine, onu yaşamanın nimetleriyle buluşmak çok daha kolay olacaktır.

Bir başkasının hayatından alınacak dersler, öğütler de vardır. Bir sanatçının, bilim/gönül insanının yaşam tecrübelerinin, eserlerinin ışığında yolumuza devam etmek hangimizi mutlu etmez, yüreklerimize umut aşılamaz ki? Böyle insanların hayatlarını; televizyon, radyo, internet aracılığıyla kendi hayatlarımıza katabilmek için seyretmek başkadır elbet. Bu durumun, yukarıda bahsettiğimiz seyirlerle uzaktan yakından ilgisi de yoktur üstelik. Evrendeki tüm güzelliklerin varlıklarımızı geliştirecek şekilde keşfiyse, tadına doyum olmaz deneyimleri ve seyirleri sunar bizlere.

Buradan da anlaşılıyor ki:

Hayatı seyretmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmek yerine, kendi hayatlarımızı tüm zorluklarına rağmen yaşamaya çalışmak en mantıklısı gibi görünüyor. Zaman nimetinden verimli şekilde yararlanarak kişisel gelişimlerimizi sürdürebilmek için, gereksiz seyirlerin yerini bilinçli yaşam yolculuklarının almasıysa, en çarpıcı ipucu olarak karşımıza çıkıyor.

Latest posts by Ezgi Fatma Açıkgöz (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.