"Enter"a basıp içeriğe geçin

Hazin Akıl

Anlatacağım hikâyenin kahramanı ne Dostoyevski karakterleri gibi benliğin ücra noktalarına seyahat eder, ne Shakespeare yazı büyüğümüzünki kadar şairâne ve dâhiyane laflar ederek tüm insanlık hallerine ışık tutar, ne de Mustafa Kutlu’nunkiler kadar ‘Orda bir köy var yakında’ dedirtir.
Mühendis değildir, endüstriden de anlamaz. İngilizce bilmemektedir, bir çalgı aleti de çalamaz, motosiklet tutkunu değildir, futbol sevmez, çizgi roman şıpsevdisi, mağaracılık ayran gönüllüsüdür. İstikrarı istikrarsızlığında, kolay harekete geçemeyen, üşengeç bir kişiliktir.
Bu muamma genç, takriben onbeş yıl önce İstanbul Birnokta dergisinde yayınlanan ‘Paspas’ isimli hikâyedeki baş karakterin abisidir.
Şaşırmayınız ey çelebiler, yiğitler, sevgili yurttaşlar!
Tanıdığınız bir kimsenin başka bir tanıdığınızın akrabası olduğunu duyunca nasıl önce şaşırıp sonra makul karşılıyorsanız bu nu da öyle karşılayın.
Haydi, gelin, hep birlikte anımsayalım içinden ikinci bir karakter çıkartabilen mahut doğurgan yazıyı:
Bir öğrenci yurdunun dehlizlerinde paspas yapan kişinin vücuduna kızgın demirin basılmasına eş değer bir fiil olan henüz kurumayan fayansa çıkan natürmort ayak izinin meydana getirdiği etki üzerinden başlayan ve daha sonra kahramanımızın başına gelen menhus olayların konu edildiği bir hikâyedir.
‘Hazin’ gibi farklı bir isimle maruf Âdemoğlu, ne iş görür ya da ne işe yarar?
Sırasıyla, komilik, sayaç okuma, taksi şoförlüğü, seyyar köftecilik, Durum Buğdayı kalite uzmanlığı, emlakçılık ‘yapmamıştır.’ Yed-i Emin zaten olamazdı. Ama Yed-i Emin Otoparkının yakınlarında bulunan bir kırtasiyede çalışır, çalışmaktadır.
‘Nihayet bir iş buldun kendisine’ diyenleri buradan duyuyorum.
Kolay mı efendim bu devirde iş bulmak.
Hazin de çok iş aradı kendine diyecektim ancak yine diyemiyorum, Hiç iş aramadı.
Kızma 43. Okur, bir saniye…
‘Öğretmenim’ kırtasiyenin sahibi Hazin’in ilkokul öğretmeni Tahsin Rüzgâr’ın ta kendisidir. Tahsin Bey emekli olduktan sonra iyiden iyiye bu sektörde faaliyet göstermeye karar verdikten sonra, dükkâna bir çırak ararken aylak mı değil mi tam karar veremediği eski öğrencisini sokaklarda boş boş gezerken değil, futbol oyunu içinde bulmuştur.
Futbol basınının meşin yuvarlak adıyla tanımladığı, futbol topuna vuruşundan değil, bazı pozisyonlara itiraz edişinden etkilenerek, ‘Bu çocuk haklı olduğunu düşündüğü konularda itiraz edebiliyor’ önsezisi ile onu yanına çağırarak teklifini yapmıştır.
Teklif demeyelim de ‘Yarın gel bizim dükkânda işe başla, topla, maçla, hayat gitmez’ diye ünlemiş ve peşinden de ünlü ünsüz harflerin kullanıldığı cümlelerle devam etmiştir. Sonrasında ise öksürükle birlikte tonlamanın kaybolduğu bir yüklem ile bu bahsi kapatmıştır. Biz de kapatalım…
Tahsin Bey hakkında fazla söze hacet yok. Kravat, tıraş ve erken kalkma denildiğinde nasıl bir zat olduğu anlaşılır kanaatindeyim. Bunun yanında kimsenin bilmediği garip bir alışkanlığı da vardı. Bazen bir şarkıya kendini kaptırır ve yıllar öncesine gider ancak bunun 40 yıl önce dinlediği şarkılar olmadığını bilmezdi. Melodi benzerliğinden bu sonuca vararak derin derin dalıp giderdi. Yarım doktor candan, yarım hoca dinden edermiş fakat yarım duygu Tahsin Bey’e bir zarar vermezdi.
***
Semiz sokak İstanbul’un eski sokaklarından biridir. Bu sokağı cazip kılan, ortasındaki büyük çınar ağacıdır. İlçe merkezinden gelen yolun birleştiği dört yolun ortasında bulunan meydancığın ortasında kök salmış bu ulu çınar ağacı dallarıyla Semiz Sokağı işaret eder gibidir.
Yaklaşık 800 metre uzunluğunda bu sokağın sağına ve soluna dizilen dükkânlar bir çarşı oluşturmuştur. Eski bir sokak olduğu için iki aracın sığabileceği bu sokak yer yer, iki katlı binaların yer yer de tek tek dükkânların sıralı olduğu bir meskûn mahaldir.
Dükkanlar; nalbur, simit fırını, soba tamircisi ve meraklıları için eski soba satıcısı, berber (2 adet) pat shop, fırın, pilavcı, yorgancı taşındığı için boş olan dükkan, kahvehane, terzi, su satıcısı, zincir marketlerden iki adet, eczane, mobil telefon tamircisi ve çeşitli GSM operatörleri, dişçi ve köşedeki küçük camii, onun az ilerisinde iki adet büfe ve çocuk giyim mağazası ile beyaz eşyacı… ‘Öğretmenim’ kırtasiye terzi ile su istasyonu arasında bulanmaktadır. Öğretmen adıyla çok sayıda kırtasiye bulunduğu için Tahsin Bey ‘m’ harfi ilave ederek bir farklılık oluşturmuştu. Bu zaman zaman soruna da yer açıyordu. Özellikle ilk mektep talebeleri bir ürün satın alıp iade edilmesi gerektiğinde aileden büyük biri bu işe yelteneceğinden kırtasiyelerin adını karıştırır ve hayli münakaşadan sonra yanlışlık düzeltilirdi. Tahsin Bey, sondaki ‘m’ harfini belki binlerce kez söyledi durdu nafile, bazı isimler yapışır kalır, ahali de çok ilgilenmez, işi olmadıkça.
Hazin, her gün düzenli olarak kırtasiye dükkânının açıyor, ustasından öğrendiği haliyle besmeleyle ve sağ ayakla içeri giriyor, siftah parasını kasaya hemen atmıyor öğlene kadar bekliyordu. Temizlik ve düzen Tahsin Bey’in nefes alır gibi kullandığı kelimelerdi.
Kırtasiyelerin kendine has bir kokusu vardır; hoş, rahatlatan bir koku… Kâğıt, ahşap ve boyaların ağırlığını farketmek mümkündür. Rahatsız etmez, bir letafet, incelik duygusu bırakır insanda. Mesela bir nalbur yahut demirci gibi, marangoz atölyesi gibi değil.
Satışa sunulan ürünler daha insicam içinde olduğundan mı yahut üzerlerinde yoğunluklu mühendislik ve zarafet odaklı durulduğundan mıdır bilinmez, ahengi, iklimi farklıdır. Kurşun ve tükenmez kalemlerin envai çeşitleri, silgiler, çizgili çizgisiz defterler, oyuncaklar, masa takvimleri defter kapları, hediyelik eşya paketleri, günlük gazeteler, periyodik yayınlar, çizgi romanlar, sözlük ve imla kılavuzları ve daha binlerce ürün…
Bunlardan daha önemlisi, bir toplumun uygarlık yolundaki en önemli nesneleri: Kalem, defter, kitap… Yazma ve o yazılanın aktarıldığı, muhafaza edildiği vasat… Bu yüzyıllardır insanlığın tüm kazanımlarını, kayıplarını resmeden ortaya döken iki önemli unsur. Düşünce, sanat, bilim bu materyallerle yayıldı dünyaya. Bunları düşünmeden edemezsiniz.
Tabi bunun aksine şans oyunları gibi insan emeğini öldüren kötü fillere davet çıkaran kırtasiyelere de rastlamak mümkün. Lakin Öğretmenim Kırtasiye de öyle şeyler olmazdı.
***
Hazin mi bu işi sevdi, iş mi onu sevdi bilmiyoruz.
Tahsin Bey iyice yaşlandı ve cüz-i bir kira karşılığında dükkanı Hazin’e devretti. Kısa bir süre sonra da öldü.
Mahalle korosu nasihatleri durmak bilmedi:
‘Hazin, oğlum sen o evde yalnız başına nereye kadar, oradan taşın, bak kısa sürede evleneceğin de yok senin, şurada Rafet oturuyor onun yanına taşın, hem kirayı ve masrafları bölüşür hem de yalnızlıktan kurtuluşun… Bak o kızla fazla görüşme, iyi bir kız değildir o. Oğlum bir abdest al namaza gel, Bu şarkılar içini bunaltır adamın şöyle başka müzikler dinlesene. Oğlum paranı biriktirmeyi öğren, böyle hayat gitmez. Şimdi o biriktirdiğin parayla… Bu kızla evlen, mutlu olursun, iyi aileden geliyor…’
***
Hazin, evli, mutlu, çocuklu, göbekli biriydi artık farkında olmasa da. Neredeyse her söylenene kulak verdi ve yapmaya çalıştı.
Ve kazandı. İş, sigorta, evlilik. 20 yıllık bir Semiz Sokak esnafı oluverdi.
Bu kadar kendiyle barışık olmanın ve her söylenene göre davranmanın tatlı yönleri olduğu gibi bir acı reçetesi olacaktı elbette…
Gece altı aylık bebesi Nazlı uyumadığı için tatlı bir sersemlik hali ile evden çıktı. Ağzı da çamur gibiydi. Yavaş adımlarla işletme körlüğünden fark edemeyeceği Öğretmenim Kırtasiye’nin ‘ö’ ve yumuşak ‘g’ nin şapkasının düştüğünü görmeden dükkanına doğru ilerliyordu. Birden fikir değiştirerek çorba içmeye karar verdi.
‘Şimdi süzme mercimek çorbasının buharı lokantayı doldurmuştur, üzerine biraz limon, bir tutam pul biberi serpince tadına doyum olmaz’ diye geçirdi içinden. Fırından yeni alınan taze ekmekleri sepetin içinde ince ince dilimlenmiş olduğunu düşünerek adımlarını hızlandırdı.
İçeri gireceği sırada birden yanında Rasih’i gördü. Mahalleye yeni taşınan bu servis şoförünün yüzünde sanki bir mızrap acılı nağmeler çalıyordu.
Hazin lokantaya girecekken Rasih:
– Bir çorba içelim mi sana diyeceklerim var diye net olmayan bir sesle konuştu.
Hazin, ses çıkarmadı.
İçeri girdiler. Güleç yüzlü şef siparişleri aldı ve iki tas çorba bir dakikada önlerine geldi. Hazin’in tadı kaçmıştı. Çok fazla konsantre olmadan çorbayı kaşıklamaya başladı. Bazı dedikodular duymuştu Rasih hakkında.
Rasih’in boğazı yumuşamıştı, konuşmaya başladı.
– Kardeşim biraz sıkıntım var. Çok kederliyim. Bir iptilaya tutuldum. Nefse uydum, anlıyor musun, kumar…
Sustu ağlamaya başladı.
– Arabam gitti. Onu kaptırdım, kumar borcumun karşılığı 100 bin lira. Senet imzaladım. Şimdi diyorlar ki, 25 bin tl verirsen arabanı geri veririz çalışır ödersin. Sende para var mı, çoluk çocuk perişan oldu.
Hazin bir garip oldu ve ‘15 bin lira var’ diye ağzından kaçırdı. Rasih’in çocuklarını düşündü, ona alıverişe gelirlerdi. O küçük sabiler sıkıntıya düşmemeliydi.
Rasih başladı ağlanmaya:
– Söz, iki haftaya vereceğim. Annem babam yok, çaresizim. Kardeşlerim memlekette bin km ötedeler. Onlara da söyleyemem.
Hazin derin bir merhamete gark oldu. Çorbaların parasını ödedi sonra birlikte dükkâna geldiler. ‘Sen biraz bekle’ diyerek ofis olarak kullandığı odaya gitti, kasayı açtı ve 15 bin TL yi getirip Rasih’in eline saydı.
Hayatında ilk kez para biriktirmiş ve o parayla arsa alacak bir yazlık konduracaktı. Eşinin de haberi vardı.
Rasih mahalleye uğramadı bir daha.
Sonra esnaf bir bir dökülmeye başladı. Söz konusu dolandırıcı mel’un herif, herkese bir borç takarak şehri terk etmiş. Şimdi acaba hangi şehirde kimleri dolandırmakla yükümlü hissediyordur kendini.
Hazin bu olayda öyle bir sükûta garkoldu ki, kimselerle konuşmaz oldu.
Sustu…
Tam 10 yılını vermişti o parayı biriktirmek için. Onun hayaliyle yaşıyordu. Nerede arsa alacak, nerede ev yapacak hepsini inceden iğneye hesap ediyordu.
Tam beşbin lira daha biriktirse arsayı alacak ve yazlık inşaatına başlayacaktı yavaş yavaş. Elinden bir şey gelmiyordu.
Rahmetli ustası Tahsin Bey’in sözünü hatırladı:
‘Balık ağa girdikten sonra aklı başına gelir.’
Hazin de artık ağa girmişti.

Latest posts by İbrahim Yarış (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.