"Enter"a basıp içeriğe geçin

İnşirah

Şehir merkezindeki ürkütücü patlamanın ardından yeri göğü inleten korkunç bir ses duyuldu önce… Parçalanan bedenler, yürekleri dağlayan iniltiler, kargaşa ve koşturmaca sonra… Vicdanları sızlatan kapkaranlık bir manzaraydı bu. Etraftakiler bir şeyler yapma gayretine, birilerine umut olma telaşesine düşmüştü. Oysa meydan birkaç dakika öncesine kadar oldukça sakin görünüyordu.
Gördüğü manzaranın dehşetiyle tarifsiz bir şaşkınlık yaşayan Betül Hanım’ın eli ayağına dolaşmıştı. Ama metanetli olması gerektiğini çok iyi bildiği için hemen kendine geldi.
Bu nasıl bir anlayıştır hiç bilemedi. İnsan insana bunu niçin reva görürdü ki? Hangi kirli pazarlığın neticesiydi bu? Şeytanlaşmak, şeytanın esiri olmak böyle bir şey miydi yoksa? Zihninde sorular peş peşe sıralansa da bunlara cevap bulacak zamanı hiç yoktu. Olay yerine yeni intikal eden Betül Hanım, hazırlıklarını tamamladı ve “Bismillah!” diyerek büyük bir titizlikle işe koyuldu.
Buralarda hiç de yabancı olmadıkları bir manzaraydı artık bu. Günlük hayatın olağan akışı içinde gelişen sıradan vakalar. Ölmek ile yaşamak arasında çok ince bir çizgi. Varsın, yoksun. Bitti. Ötesi var mı? Yok.
Senelerdir insanlar bir araya gelmeye korkar olmuşlardı. Son günlerde ortalık biraz sakinleşmişti ama demek ki bu durum hiç de hayra alamet değilmiş. Yine kalabalığın arasına dalan bombalı araç, yine insafsız bir patlama… Kaybolan ömürler, tükenen umutlar, yıkılan hayaller…
Arkadaşlarıyla beraber bir, iki, üç derken bütün yaralılarla tek tek ilgilendiler. Hafif yaralılara olay mahallinde hemen müdahale ederken, durumu ağır olanları ambulanslarla hastanelere sevk ettiler. Hayatını kaybedenlere ise maalesef yapılabilecek bir şey yoktu. Allah affetsindi.
Bakışları bir süre tanınmaz hale gelen cesetler üzerine yoğunlaştı. Kim bilir hangi hayallerle evlerinin yolunu tutmuşlardı. Ecel dediğin böyle bir şeydi işte. Hiç beklenmedik yerde keserdi yolunu. Ne bir saniye ileri, ne de bir saniye geri. Pazarlık falan yok. Mühlet dolmuştur ve şimdi hesap zamanıdır.
İşim vardı, çoluk çocuk büyüyecekti, kariyer yapacaktım, ev alacaktım… Falan filan… Düne ait ne varsa dünde kalmıştır artık. Bugün hakikatlerle karşı karşıyasındır. Ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur sana düşen.
Zerre kadar dahi olsa iyiliğin de, kötülüğün de karşılığı verilir. Asla haksızlık yapılmaz. İnsana ancak çalıştığı vardır, ötesi yoktur. Hiçbir rüşvet geçerli değildir, hiçbir pazarlık kabul edilmez. Yeni bir hak da asla tanınmaz.
Kıyametin alametlerini hesaplayıp daha zamanın çok olduğunu düşünenler, kendi kıyametlerinin ölümleriyle kopacağını ve bu anın da kendilerine ne kadar yakın olduğunu keşke idrak edebilselerdi. Belki o zaman boş işler peşinde koşmaz, yarın için biraz olsun hazırlık yaparlardı. Ve dahi nihayetsiz düzlüklerde tasadan, kederden uzak ilerlemek varken, kendi elleriyle aşılmaz duvarlar inşa etmezler, bu duvarlar yıkıldığında altında kalmazlardı. Ne ki üç günlük bir dünya için ebedî olanı feda etmezlerdi.
Betül Hanım, “İnşallah bu insanlar pişmanlık içinde çıkmazlar Rablerinin huzuruna!” diye geçirdi içinden. Gençliği ve beyhude geçen yılları hatırına geldi. Hiçbir ideali ve amacı olmadan yaşadığı o karanlık dönemleri zihninde canlandırdı. Sonra arayış içinde geçen birkaç yıl… Ve nihayet her şeyin boş olduğunu anlaması… Otuzlu yaşlarda, çalıştığı hastanenin acil bölümünde bir hastasının elinin altında ve hatta gözlerinin içine bakarak ölümü vesilesiyle ansızın kendisini hakikatin sırrına erdiren Rabb’ine sonsuz şükürler etti. Öyle bir tövbe etti ki hayatı ak ile kara gibi değişti. Tertemiz sayfalar açıldı önünde. O sayfaların bir kısmını da işte buralarda doldurmak için hiç düşünmeden çıkıp gelmişti. “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?”, “Okumuşsun, doktor olmuşsun, hayatın tadını çıkar!”, “Sana mı kaldı, sana ne!” diyenlere inat buradaydı işte. Ve bu hayat bunları söyleyenler için de kendisi gibi düşünenler için de bitimliydi. Bakalım ayine-i devran ne suret gösterecekti.
Ve sonra derin düşüncelerden hakikate döndü Betül Hanım. İçindeki teslimiyet yüzüne sabır ve tevekkül olarak yansımıştı sanki. Olay yerinden gittikçe uzaklaşan ambulans sesleri ve etrafa yayılan barut kokuları arasında kendisini bekleyen arkadaşlarının yanına yöneldi. Artık yapabilecekleri başka bir şey kalmamıştı. Bundan sonrası İlahi takdire bağlıydı. Ve o takdir ki her şeyin üzerindeydi.
Betül Hanım ve arkadaşları birkaç gün sonra akılları geride kalarak ülkelerine döneceklerdi. Gönüllü olarak geldikleri bu topraklarda pek çok acı hadiseye şahit olmuşlar ve epeyce yıpranmışlardı. Yaşananlara taş olsa dayanamaz, çatlardı herhalde.
Bir yudum suya muhtaç yavrular açlıktan hayata veda ediyor, gökten yağmur yerine bomba yağıyordu mazlumların üzerine. O derece vahim gelişmeler olmaktaydı ki bu vahşeti yaşatanlar adeta dalga geçercesine “Biz ıslah edicileriz!” diyorlardı. Unutuyorlardı hesapların üstünde bir hesap olduğunu ve bu hesabın belli bir vakte kadar ertelendiğini.
Geçmişte Osmanlı’dan türlü hainlikler, ihanetler ve entrikalar neticesinde koparılan bu topraklara vadedilen özgürlük, acı ve zulümden başka bir şey getirmemişti. Osmanlı mirası topraklara kan kusturuyordu Batı. ‘Ancak müminler kardeştir!’ şuurundan, kâfirden dost olmayacağı bilincinden çok uzaktı kendisini Müslüman zanneden gafiller.
Betül Hanım eve geldiğinde günün yorgunluğundan olacak biraz olsun dinlenme ihtiyacı hissetti. Arkadaşlarından müsaade isteyip odasına geçti. Yatağına uzandı. Birkaç aylık zaman dilimi içinde yaşadığı onca vahşet görüntüleri gözünün önüne geldi. Bir türlü uyuyamadı. Bir taraftan yardıma muhtaç bu zavallıları bu halde nasıl bırakıp gideceklerini düşünürken, bir taraftan da içinden gelen şeytanî bir ses buralarda ne işinin olduğunu, ülkesine dönüp rahat içinde yaşaması gerektiğini telkin ediyordu. Zihni allak bullak olmuştu.
Kalktı, yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Masanın üzerinde duran Kur’an-ı Kerim’i açtı. Hayat veren, maneviyat kokan sayfaları bir süre karıştırdı. Kaldığı yere gelince önce Arapçasını sonra da Türkçesini okumaya başladı:
“İnşirah Suresi
Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla
1- Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? 2- Yükünü senden alıp atmadık mı? 3- O senin belini büken yükü. 4- Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi? 5- Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. 6- Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. 7- Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul, 8- Yalnız Rabb’ine yönel.”
Bu kısa surenin son ayet-i kerimesi de bitince durdu. Bir müddet derin düşüncelere daldı. Yerinden kalktı sonra. Perdeyi aralayıp gökyüzüne henüz bakmıştı ki birbirinden güzel iki beyaz güvercin süzüle süzüle gelip pencerenin önüne kondu. Ötelerden haber getirmiş bir halleri vardı sanki. Öylesine içten, öylesine samimi ötüşüyorlardı. Onları seyrederken bir anda bütün yorgunluğunun kaybolduğunu hissetti.
Şiddetli bir patlama sesi geldi sonra uzaklardan. Güvercinler havalandı, bir süre sonra gözden kayboldu. O da hızla arkadaşlarının yanına geçti. Hemen evden ayrıldılar. Olay yerine giderken arkadaşlarına bir süre daha buralarda kalacağını söyledi. Onların da kendisiyle aynı düşüncede olduğunu görünce hiç beklemediği bu karara çok sevindi, onlarla gurur duydu. Asil milletin vefakâr, fedakâr evlatları olarak canları pahasına bir süre daha Allah’ın izni ve inayetiyle yaralılara şifa olmaya çalıştılar.
Kuzeyde bir ülke… İdarecileri adil, cesur, inançlı ve de kararlı. İnsanları yardımsever, toprakları bereketli… Adına Türkiye diyorlar, son kalesi İslam’ın. Müslümanların en büyük umudu… Kucak açmış bütün mazlumlara. Ve bir lokma ekmeğe muhtaç, ruhen tükenmiş, bedenen yorgun düşmüş zavallı insanlar; gam dolu yürekleri, yaş dolu gözlerleriyle huzurlu bir dünya için akın akın yollara düşmüşler. Yolun sonu ise merhameti ve bereketiyle Anadolu…

Latest posts by İbrahim Kaya (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.