"Enter"a basıp içeriğe geçin

Islık

Beton dağların arasında ilerliyorlardı. Abdülkerim birkaç yıldır burada yaşıyor olmasına rağmen hâlâ bu beton dağlara alışamamıştı. Üç tarafı mavi denizle çevrili yemyeşil bir kara parçasının üstüne gri betondan bir halı döşemişlerdi sanki… Şehrin bütün güzelliklerini de bu gri lahidin altına gömmüşlerdi. Abdülkerim bu şehrin yeniden inşasının ancak bir taunla mümkün olabileceğini düşündü. Kendi şehri Abdülkerim’in gözünün önüne geldi. Taun oraya tam anlamıyla uğramıştı. Hem de ne uğrama! Bütün şehir yenilenmeye dahi fırsat bulamadan yok olup gitmişti…
“Anlaşılan sen de bu gökdelenlerden benim kadar nefret ediyorsun…” dedi aracın sürücüsü. Sürücünün adı Ekrem’di. Her kelimesini özenle seçilmişti. Cümleleri de sıradan insanların seçtikleri gelişigüzel kelimelerden oluşmuyordu. Konuşması, okumuş insanların olgunluğuna sahipti. Tam bir yazar gibi, diye düşündü. Abdülkerim şoföre döndü.
“Evet.” Sürücü vitesi atıp konuşmaya devam etti: “Bu gökdelenler bulaşıcı çıbanlar gibi. Her geçen gün yenilerinin temeli atılıyor. Her geçen gün, daha fazlası satışa sunuluyor. Korkarım ilerleme ve gelişme anlayışımız değişmedikçe bu durum da değişmeyecek…”
Abdülkerim iç geçirdi. “En azından yapılmaları gereken yer burası değil,” dedi.
“Aslına bakarsan bu kat kat binaların kullanılabilecek tek kullanım alanı otoparklar. Zira insanın insan gibi yaşayabilmesi için üst üste yığılı beton dairelerden daha fazlasına ihtiyacı var. Ama haklısın… Bu günlerde zaten yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış şeyi yapmak bu aralar pek alışageldik bir şey değil mi söylesene?”
Önündeki beyaz arabayı solladıktan sonra konuşmaya devam etti: “Öncelikle yanlış zamanda uyuyoruz. Güneş tepedeyken yatıyor, gecenin bir yarısında iş görüyoruz. Yanlış giyiniyor, hatta yanlış konuşuyoruz. Hangi dilde konuştuğumuzdan bile emin olamıyorum artık. Çarşıya bir daha uğradığında tabelalarına iyice bak, pek azını dilimizde bulacaksın. Kendi dilimizi konuşurken bile saçmalamaktan kendimizi alamıyoruz. Bazen öyle kelimeler duyuyorum ki dehşete kapılmaktan kendimi alamıyorum. Mesela birkaç gün önce sokakta bir kadın ne dedi biliyor musun? ‘Bunun olabilistasyonu kaçtır?’ İnanabiliyor musun, olabilitasyon! Türkçe olan bir kelimeyi İngilizce eklerle katletmekten daha canice ne olabilir? Globalleşen dünyayı bir köye benzetiyorlar. Bence bir pazar oldu dünyamız. Milletler kültürlerini, dillerini kısacası kendilerini satışa çıkarıyorlar artık.”
Bir süre durakladı sürücü. Bu arada gökdelenler yerini yemyeşil ağaçlık alanlara bırakmıştı. Yavaşlayıp, yan yollardan birine girdiler, ağaçların altında bir yerde sağa çektiler.
“İnecek miyiz?” diye sordu Abdülkerim. Adam başıyla onay verdi. Arabadan inip ormanın içinde yürümeye başladılar.
Aniden ormanın içinden onlarca farklı ses yükseldi. Bazıları acıyla bağlıyor, bazıları gergin bir şekilde konuşuyordu. Çocukların ağlamaları duyuluyordu. Sesler yürekleri parçalayacak nitelikteydi. Canhıraş feryatlar kulağını tırmalıyordu. Abdülkerim dehşetle sağına baktı, ardından da yanındaki adama… Adam sanki sesleri duymuyormuş gibi yürümeye devam ediyordu. Sesler yavaş yavaş kayboldu…
Ağaçlar yeşil yapraklarla bezeli dallarını toprak patikaya uzatmıştı. Yaz, sonbahara devrilirken toprak da dökülen ilk yapraklarla örtünmeye başlamıştı. Yapraklar her adımda hışırdıyordu. Öndeki adam aniden konuştu.
“Nerede kalmıştık?” dedi ve biraz düşündü. “Ah, elbette. Yanlış zamanda yanlış yaptıklarımızdan… En çok neye yanıyorum biliyor musun?” Sorusunun cevabını beklemeden devam etti: “Nerede konuşup nerede sükût edeceğimizi de bilmiyoruz artık…” Kısa bir süre durakladıktan sonra yanlışının farkına vardı. “Özür dilerim, son örneğim yanlış oldu. Zira artık sükut etmeyi ve dinlemeyi hepten unuttuk.”
Abdülkerim birden fark ediverdi:
“Buraya da bunun için geldik değil mi? Sükut edip dinlemek için.”
Abdülkerim neyi dinleyeceklerini merak etti. Adam başını salladı.
“Konuşup boşalmaktansa dinleyip dolmak evladır demişler. Bu aralar kimse dinleyip dolmuyor. Herkes konuşup boşalıyor. Bu yüzden de günden güne daha da boş insanlarla doluyor sokaklar. Eskiden bilginler sessizlikleriyle ölçülürdü, şimdiyse konuşmalarıyla… Halbuki konuşmak pek nadiren bilgiyi ve çoğu zaman cehaleti gösterir.”
“Sükutun kendisi başlı başına bir ilimdir bence. Birkaç değerin aynı başlık altında toplanmasıdır. Sabırlı olmayan insan susmayı beceremez. Aynı şekilde sükut etmek ağırbaşlılık ve metanet de kazandırır. Bazen düşünüyorum da, eğer insanlar konuşmayı bildiği kadar sükut edip dinlemeyi de bilselerdi dünyada hiç sorun kalır mıydı?”
Biraz durup dediklerini tarttı, saniyeler sonraysa devam etti:
“Sence dünyadaki en büyük sorun ne? Savaşlar? Irkçılık? Terör? Bencillik? Para hırsı? Hayır bence hiçbiri değil. Hatta insanların birbirini anlayamaması bile değil. İnsanların kendilerini anlayamaması… İnsanlar artık kendilerini bile dinlemiyor. Ne yapmak istediklerini bilmiyorlar. Çünkü gerçek anlamda, özgürce düşünemiyorlar. Başkalarını dinlemekten daha zor olan nadir şeylerden biri kendini dinlemektir. Ama kimse kendisiyle baş başa kalamıyor artık.”
“Yollar arabalar ve korna sesleriyle, evlerimizse üst ve alt komşularımızın gürültüleriyle ve televizyonlarla dolu. Hatta en kuytu, sessiz yollarda yürürken bile gürültüden kurtulamıyor insanlar. Kulağında kulaklık, anlamsız bir gürültü beyninin içinde çalarken bir insanın nasıl gerçek anlamda düşünmesini bekleyebiliriz ki?”
Abdülkerim yazara baktı.
“Peki siz sükutun değerinin yeterince farkında mısınız?” Yazar gülümsedi.
“Arabadan indiğimizden beri bir sepet laf ettim. Ama hâlâ adını bilmiyorum. Demek ki farkına varabilmiş değilim.”
“Adım Abdülkerim…”
“Benim de Ekrem. Ama benimle röportaja geldiğine göre zaten bunu biliyor olmalısın.”
Ağaçlar yerlerini kısa, yeşil çimenlere bıraktı. Çimenlerin üstünde ilerlemeye başladılar. Ağaçlar çok geçmeden yeniden sıklaştı. Sonunda arasından geçen bir nehrin önünde durdular. Yazar toprağın üstüne oturdu:
“Doğa hem konuşup, hem de sükut içinde olan tek şeydir. Sadece otur ve düşün…”
Abdülkerim de yazarın soluna oturdu. Kuşları dinledi, yaprakların hışırtılarını ve rüzgarın sesini…
Ara sıra nehrin içine atlayan kurbağaların sesleri bu senfoniyi daha da renklendiriyordu. Aniden bu senfoni sustu… Sağda, uzaklardan gelen bir patlama sesi duydu. Ardından bir tane daha… Bu yakıncaydı. Bir ses daha duydu, daha da yakın. Patlamalar gittikçe yaklaşıyordu.
Yazara baktı. Ağzı kıpırdıyordu, lakin Abdülkerim ses duymadı.
“Sağ kulağım duymuyor,” diye açıkladı. Yazara solunu döndü. “Devam edin lütfen.”
“Suriye’nin neresinden geliyorum demiştin?” Kelime Abdülkerim’in ağzından bir fısıltı halinde döküldü.
“Halep… Babam ve ağabeyim hâlâ orada.”
Ya da son birkaç güne kadar oradaydı, diye geçirdi içinden. Abdülkerim gitmeyi önerdiğinde, onlar ne olursa olsun vatanlarında kalmak istemişlerdi.
“Duyduğuma göre rejim güçleri ev ev girip herkesi öldürüyormuş.” Yazar bunu söyler söylemez pişman oldu. Abdülkerim bakışlarını yere indirdi.
Tam tepesinden bir ıslık duydu. Elinin içinde annesinin elini hissedebiliyordu.
“Neyse devam edelim. Röportaj yapacaktın değil mi? Sorularını sor haydi.”
Islık giderek yakınlaştı ve şiddetlendi. Sağ kulağı patlamanın müthiş gürültüsüyle çınladı, elinin annesininkinden boşaldığını fark etti. Eli istemsizce kulağına gitti. Ben şanslı olanlardanım…

Latest posts by Taha E. Yücel (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.