"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kâhin

“Azrail bile ayağıma kadar geliyorsa! Sen neyin derdindesin?” diye yazmıştı günlüğüne. Ama sayfaları karıştırıp bu ifade ile tekrar karşılaşınca çok korktu. Bir hilal kaş uğruna, bu çapta bir söz söylediği için kendine kızdı. Nasıl bir kibir içinde olduğunu görmek miydi asıl korkutan, yoksa sağlıklı ve mutlu gelecek umudunu kaderin pençesinden çekip almaya teşebbüs ettiği için miydi; bu korkunun sebebi? Bilemiyordu!
Pencereden dışarı bakıyorum. Hafif bir rüzgârla düşen koca çınarın yaprakları, yağmur damlalarına refakat etmek için birbiriyle yarışıyor. Kaldırımlarda ışıltılar saçan sağanak, sıçrayıp parlayarak sokağı loş aydınlığında bir görünüp bir kayboluyordu. Cama vuran ışık, masa lambasından süzülüp gölgemi pencereye taşıyor, böylece sokağı daha net görmemi sağlarken, aynı zamanda odanın içine de ayna vazifesi görüyordu. Kül tablasında unutulmuş sigaramın dumanı, dalıp gittiğim sokağın renklerinden loş odanın kuytularına geri çağırdı. Hiç acele etmeden, birkaç kez bastırarak söndürdüm; sonra da, dağınık kâğıtlar ve bir bardak çayın işgal ettiği masaya dönüp kalemi elime aldım. Öylesine bırakılmış, sayfaları açık defterin bir kenarında sarı çay lekesi dikkat çekiyordu. Sayfanın ortasına büyük harflerle yazılmış cümlenin altını iki kez çizdim. “Bu sözcüklere tutunarak nasıl bir yaşam sürülebilir ki?” diye sordum.
Eğilince öne doğru dökülen saçlarımı geriye sıvazladıktan sonra, dikkatlice ona baktım. Başını eğerek dizlerine dayamıştı. Çömelerek yaslanmış olduğu duvarın dibinde bitkin ve pişman görünüyordu. Kan çanağına dönmüş gözlerini, başını kaldırıp arkaya yasladığı zaman fark ettim. Odanın duvarlarında gezinen bakışları gözlerimin içine kilitlendi ve gittikçe artan öfke ile baktı bir süre. Gözbebeğini kıvılcımların meneviş ışıltıları kuşatıyordu. Aniden ayağa fırlayıp bağırmaya başladı. Bir elini bana doğru uzatmış “Sen istedin… Beni gerçek duygularımı yazmaya zorlayan sensin.” diye haykırdı. Sonra sesi gittikçe zayıflayarak, çaresiz, kimsesiz çocuklar gibi masum çehresine geri döndü.
Beklemediğim bu çıkış karşısında sersemlemiş, öylece kaldım bir süre. Sonra, sessizce ayağa kalkıp kollarımı açtım ve sarıldım. Başını göğsüme, kuşun anasının kanadına sokulması kadar içten bir sığınma duygusu ile yaslamıştı. O böyle yaptıkça, daha derin bir sahiplenme ile kucağıma bastırdım. Bir elim, teselli etmeye çalışan ritmik vuruşlar ile omzuna pışpışlıyor; bir taraftan da “Tamam, geçti tamam.” diye sakinleştirmeye çalışıyordum.
Pencere pervazında birbirine kur yapan kumruların sesleri “Şişşt, tamam” seslenişime karışırken, mehter marşının melodisi ile çalan cep telefonu, sessizliği yırtarak dikkatleri topladı bir an. Hemen, pantolonumun arka cebinden çıkardım ve cevap verdim. Sanki o telefonun çağrı melodisi, nedamet duygusunun baskın havasını bozacakmış da, hemen susturulması gerekiyormuş gibi telaşlıydı cevap verişim.
Telefonun diğer ucundaki adam sükûnet içinde “kâhin sizi bekliyor” dedi. Sözlerini, önce beni görüyormuş gibi göz kapaklarımı kapatarak cevapladım, kısa bir sessizlikten sonra “tamam” diyebilmek aklıma geldi. Hafifçe kulağına doğru eğilip “hadi gidelim… Bizi bekliyor!” diye fısıldadım. Yüzüme endişe içinde bakarak “Nereye… Kim?” diye sorduğu zaman, kısaca “Şeyh bekliyor” demekten başka çarem yoktu. Amsterdam’ın soğuk sokaklarında başka biçimde tanınıyor olsa da, bizim ülkemiz, ait olduğumuz kültürde başka bir tanımı olamazdı. Yadırganırdı!
Hemen dışarı çıkıp ıslak kaldırımlarda yürümeye başladık. Ellerimi pantolonumun ceplerine sokmuştum; öylesine bir gezintiye çıkmış çocuklar kadar umursamazdı adımlarım. Yanımda sessizce yürüyordu. Başı önünde, kafasında türlü düşünceler… Islak bir taksi durdu önümüzde ve hiç düşünmeden bindik. Şoföre adres niyetine “Islamic center” dediğimden başka bir şey hatırlamıyorum. Cadde ve sokaklarda süren kısa yolculuğumuz, ıslak barların zilzurna müşterilerinin döküldüğü bir meydanda son buldu. Beyaz zemindeki kırmızı hilal, taksinin doğru adrese ulaşmış olduğunu gösteriyordu. Merdivenleri birer ikişer adımlarla çıkıp asansörün önünde bekledik. Kısa bir süre sonra: Kafasında ince yeşil bir sarık sarılı, beyaz fistanlı gencin seyrek sakalları arasından, Asya steplerinin dinginliği sinmiş zarif tebessümü, bizi altıncı katta karşıladı. Hızlı ve sert olduğu kadar edepli davranışları, hak ettiği saygıyı fazlasıyla uyandırıyordu. Ahşap bir kapının önünde durdu ve kemikli uzun parmaklarını bükerek kapıyı üç kez tıklattı. Cevap beklemeden açtı ve girmemiz için kenara çekilip ellerini önünde kavuşturarak bekledi. Sahanlık sayılacak, vestiyer ve ayakkabı çıkarılan bu bölümün önünde, Semerkant motifleri deri üzerine baskı tekniğiyle işlenmiş, ikinci bir kapı vazifesi gören sergi, Şeyh ile aramızdaki tek engeldi artık. Müslüman bir ülkede yetişmeyen her hangi birinin kolaylıkla “kâhin” diyebileceği, bütün argümanlar mevcuttu yani. Örtünün sağ yanını iterek girdiğimiz salon, aydınlık olmasına rağmen loş görünüyordu. Ahşap ve Asyalı kilim renklerinin uyumlu işbirliği, insan algısında böyle bir his uyandırıyordu kuşkusuz. Mihrabın Kâbe yönünde serili, koç postu üstüne bağdaş kurmuş oturan şeyhin başı, göğsünün sol yanına hafif eğikti. Elinde binlik tespih ile zikir halindeydi, hiç istifini bozmadı. Kalp hizasındaki tespih tutan eli, yavaşça dizlerinin üzerine kaydı ve başını doğrultup gözlerini açtı. Siyah sarığın altında cübbeli, yaşlı, tonton bir ihtiyar beklediğim için olacak, karşımda gördüğüm uzun saçlı ve sakallı bu kumral gencin, sokakta görsem üniversite öğrencisi olduğunu düşündürecek rahat davranışları şaşkınlığımın ilk sebebiydi. İkincisi ise, hiç bir şey söylemeden eliyle oturmamızı işaret eden şeyhin ilk sözleri olmuştu.
“Sen şair misin?” diye doğrudan Kamil’e dönerek sordu.
“Ben mi… Yoo!” derken dönüp hayretle yüzüme bakıp; “ bu da nereden çıktı? “ sorusunu gözlerini belerten bakışlarıyla bana yönelmişti ki!
“Kime diyorum Efendi? Bana bak ve aç yüreğini. Bu mecliste artistlik yok. Yapanın da kader defterine bu notu yazarlar sonra… Demedi demeyin” diye araya girdi şeyh.
“Ben şiir yazamam ki… Hiç yazmadım, yani!” diye ısrar edince. Şeyh onun sözünü kesti ve “Yazmışsın işte.” diye üsteledi.
Söylediklerinin bir merci tarafından onaylanıp onaylanmadığının anlaşılması için ve gerçekten de böyle bir his uyandıran şekilde başını yukarı doğru kaldırıp birini dinliyordu. Sonra da onun adına bir söz söylermiş gibi kesin ve kararlı ses tonu ile muhatabını büyülüyordu.
Kamil salakça; “Nasıl yani?” diye sorduğu zaman da, öyle oldu.
“Nasıl mı? Yoksa o deftere yazmış olduğun sözleri unuttun mu?” diye sorduğu zaman; yüzüne gece çöktü, biraz mahzunlaştı.
Beklemediğim bu çıkış karşısında, göz göze geldik bir süre. Bana şaşkınlık içinde bakarak neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. O ise, konuşmaya devam etti.
“Ne o… Yoksa söylemiş olduğun sözler ve anlamlı göndermenin öyle sıradan şeyler olduğunu mu sanıyorsun? “Sonra da, sanki biriyle konuşuyormuş gibi kafasını yana doğru çevirip “Duyuyor musun? Şair olmadığını sanıyor! Bu âşık olduğunu da bilmiyordur, eminim…” dedi.
Biz yine, sırrı deşifre olmuş yeniyetmelerin şaşkınlığı içinde birbirimize bakıp “Adam bildi be usta!” şapşallığı içindeyken, şeyh nasihatine devam etti. Yüzüklerin efendisi filminde tarot kartlarını okuyarak bir şeyler söyleyen kâhinden hiçbir farkı yoktu. Ona niçin, böyle bir unvan ile hitap edildiğinin emaresi belliydi, şaşılacak hiç bir şey yok görünüyordu yani.
“Evladım, sen eğer âşık değilsen… Bu sözler yakar, cehennemin çukurlarına atar da, çıkacak ne bir yol ne de yordam bulamazsın. Biliyor musun?” Biraz durdu ve sonra, “Ama eğer âşıksan, ki öylesin. İşte o zaman, durum değişir. Çünkü aşkta günah yoktur. Daha doğrusu o, öyle bir ateştir ki, yakar bitirir. Sen yandıkça, hiç bir şey kalmaz geriye. Sen bile… Cehennem ateşinin günahları yakıp da, cennete gidecek adayı temizleme vazifesini üstlenen aşk, dizlerine kapanan her pejmürdeyi affeder.”
Duyduklarına inanamaz gibi yüzüme baktı, fal taşı kadar açılmış gözleri ve yüzüne yayılan dudaklarıyla bir tuhaf olmuştu. “Yani… Yani bu sözlerin hesabı sorulmayacak… Öyle mi?” diye safça ve bir o kadarda saçma sorusunu yüksek sesle haykırmadan duramadı.
Ben ise, söyleyecek hiçbir söz bulamıyor, sadece dudaklarımı büzmüş ona bakıyordum. Şeyh sükûnet içinde tespihine geri dönmenin hazırlığına başlamıştı. Kendi kendine söylenerek “Ağlayınca peygamber gibidir şair.” dedi ve içine döndü.
Çıkma vaktinin geldiğini gösterir biçimde, kolunu tutarak çekiştirdim. Bizi salona alan görevli mürit de, nereden çıktı ise perdenin yanında belirmişti. Ayakkabılarımızı giyerken, oradan bir an önce ayrılmakta her ikimiz de öyle kararlı ve istekli görünüyor olmalıydık ki, mürit bizi kendi halimize bırakır bırakmaz, ıslak kaldırımların koynuna atıldık. Dudaklarımıza yapışmış buruk bir tebessüm, hem sokakları, hem de bütün şehri kuşatacak kadar koskocaman bir kasveti çoktan def etmişti.
“Yaşasın masumiyet” diye fısıldadım sessizce. Ve yürüdüm öylesine, gecenin içine doğru.

Latest posts by Cengiz Karaefe (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.