"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kar Taneleri

Bir damla su… Öylesine aziz, öylesine bereketli… Şeffaf, saf ve temiz… Kimi zaman derelerde, göllerde; kimi zaman denizlerde, okyanuslarda… Sıcak havaların teşrifiyle oluşan buhar sonra… Semaya doğru yükseliş yavaş yavaş… Göklerden gelen bir davet var. Gitmemek olmaz yani ki. Yeniden su tanecikleri… Ve sonra bulutlar; desen desen, irili ufaklı…
Rüzgârla birlikte gökyüzünde gezinti vakti… Kendisine bir yurt edinene kadar oradan oraya savrulma. Hava biraz soğuyunca yağmur damlacıkları… Daha da soğuyunca kar taneleri. “Ol!” deyince olduranın emriyle hayırlara vesile olan bir döngü… Menzil hep aynı… Yeryüzünden gökyüzüne, gökyüzünden yeryüzüne…
Gitmedikleri ülke, görmedikleri kıta kalmaz. Sınıf duvarlarında asılı duran mevsim şeridinde olduğu gibi yüzyıllardır ‘İlkbahar, yaz, sonbahar, kış…’ diye döner devran. Ve vakti gelince çıkarlar yola. Ele avuca sığmazlar. Karın muradı yağmaktır nihayetinde.
Kar taneleri… Bembeyaz, pamuk gibi… Belli bir şekilleri yok, ama her daim altı köşeliler. Lapa lapa görünürler çoğu zaman. Bazen inceden inceye bazense tipidirler. Yağmurla aynı kaderi paylaştıkları da olur bazen.
Kıştır mevsimleri, soğuğu severler. Sıraları gelince kuzeyden, güneyden, batıdan veya doğudan girerler dünyamıza. Yarış ederler birbirleriyle yolculuk esnasında. Kimsenin kimseye zararı dokunmaz. Onca soğuk, fırtına, tipi düşüremez onları birbirine. Dostane bir şekilde devam ederler serüvenlerine.
Kaybolanları olur yolda, geri dönmek isteyenleri sonra. Kimisi dayanamaz bu uzun ve meşakkatli yola. Ağlaya ağlaya eriyip tükenir kimisi. Küçükler ayrılmak istemezler büyüklerinin yanından. Büyük lafı dinleyenler yanılmaz, şaşırmaz zira.
Biter yolculukları belli bir vaktin ardından. Mesken olmuştur artık onlara yeryüzünün herhangi bir yeri… Tabiatı kaplarlar bembeyaz çarşaf gibi. İnsana dünyanın hâkimi olamadığını, acizliğini hatırlatırlar biraz da.
Varlıkları onlara tanınan ömürleri kadardır. Yolda da sonlanabilir, vardıkları anda da. Yerine ve mevsimine göre günler, aylar belki de yıllar sürer saltanatları.
Kiminin yolu dünyanın en ücra ve soğuk köşelerine düşer. Büyüklerin anlattığına göre yüzyıllarca yaşayanlar bile olurmuş buralarda. Soğuk mu soğuk olurmuş, gece ve gündüzleri günlerce, hatta aylarca sürermiş. İnsan ise pek bulunmazmış. Belki de bundandır uzun sürermiş ömürleri yolu buraya düşenlerin.
Lara, Belinay, Aysu, Cansu ve Berfu… Sıralarını beklediler aylarca gökyüzünde. Vakit gelmişti artık. Sarılıp helalleştiler doya doya. Aynı yerde buluşmak temennisiyle “Bismillah!” diyerek çıktılar yola. Niyetleri aynı yere düşmekti ya, çıkan fırtınayla birlikte savruldular hepsi farklı bir yana.
Lara… En küçükleri, en pamuk gibi olanları… İlk o ayrıldı arkadaşlarından. Dumanlı bir dağ başına düştü yolu. Yukarıdan seyretti epeyce bir zaman olanı biteni. Havalar ısınana kadar sürdü varlığı. Ve sonra güneş etkisini gösterince eridi usulca, diğerleriyle birleşip sel oldu. Çağıldayarak aktılar sonra derelere, nehirlere. Oradan da uçsuz bucaksız denizlere…
Belinay… En ağırbaşlı olanları… Büyük bir ovaya düştü. Dümdüz, genişçe bir ovaya… Tarlalar vardı buralarda. O ve arkadaşları bir yorgan gibi sardılar bitki tohumlarını. Kardelenler açtı yanı başlarında. Bahar gelince eridiler ve bir gölde birleştiler. Türlü türlü nimetler yaratılmışların hizmetine sunuldu onların vesilesiyle.
Aysu… Ay gibi parlak, su gibi berrak… Irmağa düşmekmiş onun nasibi. Düşer düşmez eridi. Ömrü en kısa olanlardandı ama çok bereketliydi. Irmağın gücüne güç kattılar. Uzun yolculuklar ettiler günlerce. Geçtikleri her yere umut oldular.
Cansu… Toprağa can, insana kan olmaktı niyeti. Köye düştü onun yolu. Toprak bereketlendi, çiftçinin yüzü güldü. Yolunu dört gözle beklemişlerdi. Kıymeti çok iyi bilindi köyde. Aylarca yolunu gözlemişlerdi çünkü. Çocuklar kızak kaydı üzerinde. O da bahara ulaştı bir süre sonra. Bağlarda, bahçelerde bin bir çeşit bitkiler, meyveler, sebzeler… Eleğimsağma altında minnettar bakışlar…
Berfu… Deli bir rüzgâra kapıldı. Şehir merkezine düştü mecalsizce. Şaşırdı… Bocaladı… Hiç beklediği gibi bir yer değildi burası. Üstelik çok gürültülü ve kalabalıktı. O zaten buralara hiç alışamamıştı ki şehirliler de hiç sevmedi onu.
Çocuklar yine de hakkını verdiler, kardan adam yaptılar evlerinin bahçelerine. Çoğu zaman eziyet olarak görüldü büyükler tarafından, işlerine engel olduğu düşünüldü. Oysaki başkaydı Berfu’nun niyeti. O düştüğü yeri temizleyip arındırmak istiyordu bütün kötülüklerden. Hoşa gitmeyecek çok şey gördü ve bunları düzeltmeye asla gücünün yetemeyeceği inancına vardı sonunda. Amacına ulaşamadı. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi arındıramadı, kirlendiğiyle kaldı sadece. Nostaljiden öteye geçemedi şehirdeki varlığı. Zar zor atabildi kendisini bir akarsuya, başladığı yere dönmek üzere.
Nihayet dönüş vakti geldi çattı. Bir bir gökyüzünün yolunu tuttular. Önce Aysu, Cansu; sonra Belinay, Lara… Berfu’yu beklerken birbirlerine yaşadıklarını anlattılar neşeyle. Hepsi de memnun kalmışlardı bu yolculuktan. Merak etmeye başlamışlardı ki Berfu döndü sonra. Hâli hiç iyi görünmüyordu Berfu’nun.
Kendine gelmesi epeyce bir zaman aldı. Günlerce yüzü gülmedi. Gördükleri, duydukları, yaşadıkları onu oldukça hırpalamıştı. Üstelik yolculuğa başladığı kadar saf ve beyaz da görünmüyordu.
Uzunca bir zaman sonra… Tekrardan… Bir damla su idi yine… Öylesine aziz, öylesine bereketli… Şeffaf, saf ve temiz…

Latest posts by İbrahim Kaya (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.