"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kar Yangını

Gecenin karanlığını beyaz ışıltılarıyla aydınlatmaya çalışan kar tanelerinin, rüzgârın da etkisiyle cama tatlı tatlı vuruşlarını dinliyorum. Ruhum, bembeyaz bir örtüye teslim olmuş doğanın gizemine kaptırıyor kendini. Düşünüyorum; seyrediyorum; hissediyorum kar tanelerini. Ansızın, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Kar ve Ben” adlı şiirinin dizelerini mırıldanıyor dudaklarım:
“Ruhum karıştı gitti bu kar tanelerine,
şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine.”
Kar yağdıkça, dünyadaki bütün kirlerin temizleneceğine inanırdım çocukken. Sabah uyanınca camdan dışarıya baktığımda gördüğüm kar manzarası, beyaz pelerinini yeryüzüne savurmuş bir masal kahramanını çağrıştırırdı bana. O zaman garip bir sevinç kaplardı içimi. Sanki, yaşadığımız mahallenin sâkinleri olan komşularımız dışında, mahallemizde bizimle birlikte yaşayan canlılar arasındaki tüm farklar ortadan kalkardı kar sayesinde. Kediler, köpekler, güvercinler.. karla birlikte aynılaşırlardı gözümde. Bunda kuşkusuz, özellikle kış mevsiminde sokak hayvanlarına sahip çıkmanın, onların zorlu hava şartlarına dayanabilmeleri için doyurulmalarının ve gerekli ihtiyaçlarının karşılanmasının önemine dâir öğütlerin ve uygulamaların, aile bireylerim tarafından sıklıkla bana hatırlatılmasının etkisi vardı. Mahallemizdeki diğer komşularımız da aynı duyarlılıkta olduklarından, insanlarla birlikte hayvan dostlarımızın da yaşam haklarının olduğunu çok küçük yaşlarda öğrenmiştim.
Karlı günlerde daha sık olmakla birlikte, komşuların kendi elleriyle pişirdikleri sıcak yemekleri birbirlerinin evlerine göndermeleri, ihtiyaç içinde olduğu bilinen kimseleri incitmeden bu geleneği sürdürmeleri de ayrı bir önem taşıyordu o sıralar. Kar; fakirle zengini aynı pelerinle sarmalarken, eşitlerdi böylece.
Sobalı evlerde yaşayanların en büyük zevkleri, sobanın üstünde tıslayan çaydanlığı, güb güb sesler çıkararak onun sıcağında kururken etrafa o güzelim kokularını salan portakal kabuklarını ve çıtır çıtır kızaran kestaneleri seyretmektir. Hele soba borusunun üzerindeki tele asılan yeni yıkanmış çamaşırlardan yayılan mis gibi sabun kokusu yok mu, işte o koku yaşanan evin yuva olduğunu hissettirir insana. Küçük şeylerden büyük mutluluklar yaratmayı kendine düstur edinmiş olanlar, yaşanan mekânları, şükür ve sevgiyle birer saraya çevirmeyi başaranlardır. Sanırım bu bilinç, çocukluk yıllarımda birer tohum gibi ekilmişti benliğime. Yıllar geçtikçe çimlendi, yeşerdi ve çiçeğe dönüştü belki de, kimbilir?
Geçmişin izlerini kar tanelerinin ışığında seyrederken, beyaz mevsimin özellikle yazarlar için apayrı anlamlar taşıdığını düşünüyorum. Bu sırada, satırları arasında gezinirken soğuk kış mevsiminin dondurucu soğuğunu iliklerimize kadar hissedeceğimiz nice eserin, ömrümüz boyunca zihnimizdeki ve yüreğimizdeki yerini koruduğu düşüncesi beliriyor zihnimde.
Söz gelimi: Jack London tarafından kaleme alınan “Vahşetin Çağrısı” adlı roman, kahramanının bir köpek olması ve onun zorlu kış koşullarına karşı gösterdiği yaşam mücâdelesini anlatması bakımından hayli dikkat çekicidir. 1903 yılında yazılan roman, sahibinden alıkonularak kızakçılara satılan Buck isimli evcil bir köpeğin, Kuzey Amerika topraklarının kar, buz ve dondurucu soğuklarında, vahşi doğanın içerisinde yaşadığı fiziksel ve duygusal zorluklarla başa çıkmasını konu eder. Kış mevsiminin, aynı zamanda güçlüklere direnme mevsimi olduğunu ve azmin zaferini müjdeler okurlarına. Kitaplarla tanıştığım ilkokul yıllarında etkilenerek okumuştum bu romanı.
Benzer şekilde, buzun soğuğunu okurlarına derinlerden hissettiren romanların başında Rus Edebiyatına âit olanların geldiği düşünüldüğünde, Tolstoy’un baş yapıtlarından biri olan “Anna Karenina”nın, dönemin sosyal ve politik atmosferiyle ilgili ipuçlarını verirken, Rusya’nın soğuk coğrafyasını betimlemesi oldukça etkileyicidir. Romanın başlangıç cümlesi olan “Mutlu aileler birbirine benzerler; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” cümlesini unutmak mümkün müdür? Karla bütünleştirdiğim eserlerden biridir bu roman da.
Yine, Charles Dickens’ın “Küçük Bir Noel Kitabı” olarak tanımladığı kitabında yer alan “Bir Noel Şarkısı” adlı hikâyesi de, zaman itibâriyle okurlarına kış mevsimini yaşatan klâsiklerden biri olarak hatırlatıyor kendini.
Ansızın aklınıza geliveren anılar, nerelerden alıp nerelere götürüyor benliğinizi? Tüm bunların, yalnızca cama vuran kar tanelerinin çağrışımları olması ne tuhaf!
Sokak lambalarının aydınlığıyla daha da belirginleşen kar tanelerini seyrederken, her birinin cama vuruşlarını dinliyorum yine. Ne var ki; bu kez nedense beyazın ruhlara huzur saçan tınılarını duyamıyorum. Açlık, yoksulluk, hastalık, savaş.. gibi güçlüklerle çırpınan dünyamızın hâlleri beliriyor gözlerimin önünde. Bir tarafta o güçlükleri nasıl aşacağını bilemeyen insanlar, diğer tarafta ellerindeki yetersiz imkânlarla onlara gereğince yardımcı olamadıkları düşüncesiyle çaresizlik yaşayanlar..
Ya, imkânlarının sınırsızlığına duyarsızlıklarını katmış, kendilerini düşünmekten, zorluklar içinde olanları akıllarına dahi getir(e)meyenler; onun da ötesinde, çıkarları için acımasızca ezmekten, incitmekten, yok etmekten zerre kadar çekinmeyenlerin ortaya koyduklarını nasıl değerlendirmeli?
Hz. Mevlâna’ nın “Kar taneleri ne güzel anlatıyor: birbirine zarar vermeden de yol almanın mümkün olduğunu.” deyişini özümsemiş hangi insan, bunları düşününce ruhunu hüznün kollarına teslim etmez, kar yangınları içinde kaldığını hissetmez ki?
Karların, alevlere dönüşmesidir bu durum. Öyle bir alevdir ki bu: soğuk kış gecelerinin içinden gelenlerin, sıcacık bir odanın içine girdiklerinde duydukları hoşnutlukla ilgisi yoktur. Huzur yoktur bu sıcaklıkta; aksine başkaları için duyulan hislerin yangınlara dönüşmesi vardır. Yalnızca yaşanan toplumun ve ülkenin içinde bulunduğu çıkmazlar, güçlükler ve acılar değildir bunun sebebi. Evrendeki tüm varlığı kendi varlığında yoğurmuş olanlar için de, yazın sıcağında üşünebileceği gibi, kışın soğuğunda yangınlar içinde kalınabilir.
Bunun en büyük sorumlusu da, cama vuran kar tanelerinin, geldikleri diyardan getirdikleri ve ancak onları gerçekten dinlemek isteyenlere fısıldadıkları; insanlık, kardeşlik ve sevgi ezgileridir. O ezgileri ruhlarında hissedenlerin, umutla umutsuzluk arasında gidip gelen bir sarkaca, gözleriyle birlikte yüreklerinin de takılıp kalmasıdır…

Latest posts by Ezgi Fatma Açıkgöz (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.