"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kelime Hassasiyeti

Değiştirilmek/dönüştürülmek istenen bir toplumda en büyük savaş aslında kelimeler üzerinden yürütülür. Eğer bunun farkında olmaz ve karşı bir hassasiyet içinde mücadele vermezsek dilimizdeki kelimelerin ya birer birer kaybolup gittiklerini ya da anlam değişmeleriyle asıllarından, bağlı oldukları düşünsel ve metafiziksel bağlamdan koparıldıklarını görürsünüz. Bu durumda ortaya çıkan sonuç şudur: Diliniz fakirleşir. Boşluğu yabancı kelimeler doldurur. Anlamları değişen kelimeler ise yeni bir zihniyetle konuşup yazmanıza ve yaşamanıza sebep olur. Dolayısıyla bir değişim başlar. Dilinizle/kelimelerinizle birlikte siz de değişmeye başlarsınız.

 

Etik mi ahlak mı?

Söylediklerimizi örnekler üzerinden sürdürelim. Mesela son zamanlarda kullanımı bir hayli yaygınlaşan “etik” kelimesini ele alalım. Kullanıldığı cümlelerden hareketle bu kelimenin “ahlak” yerine kullanıldığı anlaşılıyor. Önce şöyle düşünelim. “Ahlak” kelimesine ne oldu, hangi ihtiyacımızı karşılamadı da “etik” kelimesine ihtiyaç duyduk? Bunu anlamak için ahlak kelimesinin Arapça kökenli olduğu ve tanımının da dini referanslar çerçevesinde yapıldığını hatırlamak gerekiyor. Mehmet Doğan’ın sözlüğünde kelimenin ilk anlamı olarak “Huy, tabiat” anlamı verildikten sonra buna ilave olarak “Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Şerif’te sınırları çizilen, insanların iyiliğini ve mutluluğunu hedef alan kaidelerin hayata geçirilmesi ile kazanılan iyi ve güzel davranışların bütünü” olarak tarif edilmektedir. Buna göre neyin ahlaki olup olmadığını bu iki dini kaynak belirlemektedir. Etik ise Yunanca bir kelimedir. Tanımlanması ise felsefeye göre yapılmıştır. TDK sözlüğü bu kelimeyi “Töre bilimi. 2. Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü. 3. Etik bilimi. 4. sf. Ahlaki, ahlakla ilgili.” olarak tarif etmektedir. Buna göre burada neyin etik olup olmadığını belirleyen din değil felsefedir. Bu açıklamadan da kolayca anlaşılacağı gibi Türkçe’de her ne kadar eş anlamlı gibi olarak takdim edilse bile bu iki kelime aynı anlama gelmez. Siz, “ahlak” yerine “etik” derseniz artık davranışların iyi veya kötü olup olmadığını belirleyen din değil felsefe olur.

 

Tüketerek tükenmek

Bu durum, bize ait bir kelimenin kullanımdan kaldırılıp yerine başka bir kelimenin ikamesiyle ilgili bir örnekti. Şimdi de dildeki kelime tasfiyesine bir örnek verelim: Mesela yakın bir zamana su, çay, kahve gibi nesneler “içmek” fiilinin, meyve, ekmek gibi nesneler “yemek “ fiilinin konusu idi. Gün geldi, bu iki fiilin yerini “tüketmek” kelimesi aldı. Artık su da ekmek de içilen ve yenilen bir şey olmaktan çıkıp tüketilen maddelere dönüştüler. Dildeki bu değişme için “Ne var bunda?” demeye hiç hakkımız yoktur. Her şeyden önce iki fiilin yerini ikisini de karşılayacak tek bir fiil aldığı için sözlükteki kelime sayısında bir azalma olmaktadır. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için George Orwell’in Türkçe’ye “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adıyla çevrilen romanını okumak yeterli olacaktır. Bu kitapta değiştirenlerin ve değişenlerin hikâyesi anlatılır. Buna göre insanları değiştirmek için işe dilden başlanır. Her gün birkaç kelimenin kullanımına yasak getirilir. Mesela, yasaklanan kelimelerden biri özgürlüktür. Zira bu başarıldığında insanların zihninde de özgürlüğe dair bir karşılık olmayacak, dolayısıyla insanlar bu değer adına bir mücadele yürütemeyeceklerdir. Siz, kaybolan bu değeri “iyilikseverlik, yardımlaşma, kardeşlik, güven…”gibi kelimeler için de düşünebilirsiniz.

Bu romandan daha geniş manada bahsetmek ayrı bir yazının konusudur ancak, şu kadarını söyleyelim ki dilde kaybolan her kelime ormandan kesilen bir ağaç gibidir. Böyle devam ederse yemyeşil dil ormanınız da kuru bir toprak parçasına dönüşür. Bu kurak iklimde ise bize tercüman olacak kelimeler azaldığı ya da kaybolduğu için işaret diliyle konuşmaya başlarız. Ya da “joker” diyebileceğimiz birkaç kelimeye nerdeyse bütün kelimelerin anlamlarını yüklemeye başlarız. Mesela dilimizde bir hayli yaygınlık kazanan “şey” ve “yani” kelimeleri buna örnek olarak gösterilebilir. Madde, eşya, söz, olay, iş, durum vb.nin yerine kullanılan, belirsiz anlamda bir söz “şey” kelimesi adını söylemede zorladığımız her türlü ismin yerine kullanılmaktadır. Bağlaç olarak “Demek oluyor ki”, zarf olarak “Sözün kısası, doğrusu” anlamındaki bu kelime ise bugün cümle kurmakta zorlandığımız her durumda yerli yersiz kullanılmaktadır.

Tekrar “tüketmek” kelimesine dönelim. İşin daha vahim tarafı böyle bir anlam değişimine konu olan kelimenin farklı bir zihniyet dünyasının ifadesi olmaya başlamasıdır. Şimdi düşünelim. Dilinizde “yeme” ve “içme” kelimelerini çıkarıp her iki eylemi de “tüketmek” fiiliyle ifade etmeye başladınız. Tam da bu noktada aklınıza “tüketim toplumu” diye bir kavram gelmez mi? Demek ki tüketmek hiç de masum bir kelime olarak konuşma ve yazı dilinde kullanırlık kazanmıyor. Bir zihniyetin ifadesi olarak dilde yerini alıyor.

Tüketmek kelimesini örneklendirerek dilde gösterdiğimiz bu hassasiyetin ne kadar haklı olduğunu anlamak için dilerseniz bu kelimenin anlamına bakalım. TDK sözlüğü bu fiili “Kullanarak, harcayarak yok etmek, bitirmek…” şeklinde açıklıyor. Yani kelimenin olumlu bir karşılığı yok. Oysa aynı sözlükte yemek “Karın doyurma işi”, içmek ise “Bir sıvıyı ağzına alıp yutmak” şeklinde tanımlanıyor. Dolayısıyla bu kullanımlar arasında dağlar kadar fark var. Daha da önemlisi kullanımları asırlara dayalı bu iki fiilin gerçekleştirilmesi sadece biyolojik yahut fiziksel bir eylem değil bir kültür ve gelenek meselesidir. Yemenin de içmenin de adapları vardır. Bunlar aynı zamanda metafiziği de olan fiillerdir. Mesela yemeden önce ve sonra ellerin yıkanmasından, sofrada oturma adabına kadar değer ifade eden davranış kuralları söz konusudur. Ama tüketmek kelimesi bizde hiçbir değer çağrışımı uyandırmamaktadır.

Bir dilde bu tür kelimeler zamanla yaygın kullanım neticesinde ifade imkânlarını da artırırlar. Artık tüketilen sadece yenilen ve içilen şeyler olmaktan çıkar. Mesela “okumak” gibi son derece insani bir eylem bile “tüketme” fiiliyle karşılanır hale gelir. Nitekim öyle de olmuştur. Artık kitap/dergi okuyucusu da bir “tüketici” gibi görülmektedir. Yazarların markalaşması/markalaştırılması, eserlerinin elli bin, ilk yüz bin baskı gibi gerçeği asla yansıtmayan etkileme ve yönlendirme yöntemleriyle “okura” yeni karşılığıyla “tüketiciye” sunulması tamamen bu yeni zihniyetle ilgilidir. Böylece dilden okuyucu hatta yazar kelimesi de gitmek üzeredir. Dolayısıyla marka yazarlık, ortaya edebi bir metin koymak anlamından uzaklaşıp çok satan/tüketilen tüketen ürün imal eden bir mesleğe dönüşmektedir.

 

Kaybolan kelimeler

Bir vahim durum ise yine gündelik hayat içerisinde davranış kalıplarımızı ifade eden kelimelerdeki değişikliklerle ilgilidir. Buna örnek olarak da “Kolay gelsin..” ifadesini verelim. Şüphesiz, bu yabancısı olduğumuz bir kelime değildir. Karşılaştığımızda bir işle meşgul olan bir kimsenin yanından ayrılırken bu ifadeyi bir iyi dilek sözü olarak her zaman kullanmışızdır. Ama şimdilerde durum hiç de böyle değildir. Bir mağazaya girerken de ayrılırken de, yolda biriyle karşılaştığımızda ve ayrıldığımızda yahut telefon konuşmalarında söze “kolay gelsin”le başlıyor ve yine onunla bitiriyoruz. İyi güzel de kaybolan kelimelerin farkında mıyız dersiniz? Bazılarını sıralayalım: “Selamün aleyküm, hayırlı işler, hayırlı günler, Allah’a ısmarladık…” Örnekler çoğaltılabilir ama sonuç şudur. Zihniyetimizle, düşünce dünyamızla ilgili kelimeler birer birer hayatımızdan çekiliyor ve yeni bir zihniyeti ifade eden kelimeler onların yerini alıyor.

Anlamı daraltmak

Bu durum kimi zaman da kelimeyi anlam daraltmasına uğratarak gerçekleştirilmektedir. Başka bir ifadeyle bir kelime, bu yolla adeta yeniden tanımlanmaktadır. Buna örnek olarak “sağlık” kelimesini verebiliriz. Bu kelimenin temel anlamı TDK sözlüğünde “Vücudun hasta olmaması durumu, vücut esenliği, esenlik, sıhhat, afiyet” olarak verilirken Mehmet Doğan’ın sözlüğünde ilk anlam “Dirilik, hayat, sıhhat” olarak verilmektedir. “vücut sağlamlığı” anlamı ise bir yan anlam olarak üçüncü sırada yer almaktadır. Çok küçük gibi görülen bu farklılık aslında önemli görülmesi gereken bir farklılıktır. Zira, ilkinde insanı sadece bedensel bir varlık olarak görme anlayışı hâkimken diğerinde metafizik anlamına zımmen de olsa bir vurgu yapılmaktadır. Çünkü insan, sadece bedensel bir varlık değildir. Dolayısıyla sağlıklı insandan söz edeceksek buna onun bedeniyle birlikte aklını, gönlünü de katmak gerekir. Öyleyse sağlıklı dediğimiz insan hem bedenen hem de ruhen bu özelliği taşıyan kişi olarak anlaşılmalı değil midir? Eğer böyle anlarsak insanı sağlıklı olmak için sadece bedensel gıdalara değil ruhsal gıdalara da ihtiyacı olan bir varlık olarak anlamak durumunda kalırız. Nitekim geleneğimiz içinde pek çok kadim kaynağın bize “kalbin ve zihnin sağlıklı ya da hasta olma” durumundan söz ettiğini görmekte gecikmeyiz. Bu örneği Allah, peygamber, din, ahlak, devrimcilik, muhafazakarlık, sağ, sol gibi daha pek çok kelime için de düşünebiliriz. Madem zihinsel bir sağlıktan söz ettik. Öyleyse bunun sağlanması için kelimelerin anlamlarını kendi inanç ve kültür iklimimizden hareketle tanımlamak önemli görülmelidir.

Bu yazıda verilen birkaç örnek aslında Türkçe kökenli olan ya da Türkçeleşmiş kelimelerle ilgilidir. Bir de ithal kelimeler var. Zira dil de boşluk kabul etmez. Kaybolan kelimelerin yerine onlar gelir ve o boşluğu doldurur. Bu, doğrudur. Ama bunlar sizin kelimelerinizin yerini asla tutmaz. Zira her kelime doğup büyüdüğü iklimin özelliklerini taşır. Dolayısıyla farkında olun ya da olmayın kelimeleriniz değişiyorsa siz de değişiyorsunuz demektir. Böylece kendi ikliminizden koparak seküler bir dünyaya ait fertler/toplumlar haline getiriliyorsunuz demektir. Mesela kitap okurlarının azalması, temel kaynaklardan uzaklaşma gibi bir meseleden söz ediyorsak bu problemin altında da dilde sekülerleşme dediğimiz bu olay yatmaktadır. Böyle giderse sizin inanç, düşünce ve değerler dünyanızın bütün kelimeleri birer arkaik kelimeye dönüşecek ve bu kelimelerle yazılan kitapların hiç okuru kalmayacaktır. Burada George Orwel’in kitabını bir kez daha hatırlayabiliriz. Orwel’in de dediği gibi “…dilin gerilemesi, düşüncenin de gerilemesi” sonucunu doğurur. Düşünme kabiliyetinden yoksun yığınlar ise artık gerçeklik olarak sadece Büyük Birader (Big Brother)i görürler. Hangi kelimelerle konuşacaklar, nasıl giyinecekler, ne tüketecekler….hepsini belirleyecek olan “Büyük Birader”dir. Aksini yapamazsınız zira; onun gözleri her yerde sizi izlemektedir.

 

Dil ve zihniyet

Burada dil’in bağımsız bir yapı olmadığını da belirtmek gerekiyor. Dil, elbette zihinle ve zihniyetle beraber düşünülmelidir. Yani zihinsel değişim dili, dildeki değişme zihni etkilemektedir. Ama bu etkilemede öncelik kelimelerdedir. Bu yüzden kelimeler konusunda hassasiyet çok önemli görülmelidir.

Millet, sadece aynı topraklar üzerinde yaşayan insanlar topluluğu demek değildir. Millet, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu demek olduğu için millet tarifine ayrı topraklar üzerinde yaşayan fertleri de katmak lazımdır. Bu yüzden milletin sınırı ülkenin sınırlarından çok daha geniştir.

Latest posts by Mustafa Özçelik (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.