"Enter"a basıp içeriğe geçin

Korkueli Köyü

Gökyüzünde çakılı duran kutup yıldızına inat, içimde hayat istikametimi kurtarmama yardım edebilecek hiçbir yıldız parlamıyordu. Bu sebeple olsa gerek daha beni aramak için geldiğin noktaya ulaşmadan çok önce seni ebediyen yitirdiğimin farkındaydım. Yine de bu gerçeği beni liderleri yaptıkları için peşime düşen gafil kafileye hissettirmemek için elimden geleni yapıyordum. Mesela yüz kaslarıma hükmetmeye çalışıp metinmiş gibi duran bir suratın suretini bir maske olarak çehreme yapıştırıyordum.

Önderdim ya önceden görmem ve önceden söylemem gerekirdi her şeyi. Her yaptığımın bir hikmeti olmalıydı. Bir bildiğim olmalıydı besbelli. Sorgusuz, sualsiz bana itaat edilmeliydi. Her şey benim ve iktidarımın lehineydi ama yine de beni rahatsız eden bir şey vardı. Bir türlü kendimden emin olamıyordum.

Elbette, adım adım takip ediliyordum. Önderliğime şüphenin gölgesi bile düşmemişti ve ne yapıp edip; o gölgenin düşmesine engel olmalıydım. Yoksa olaylar bir anda kontrolden çıkıverir. İktidarım parmaklarımın arasından kayıp giderdi. Bu yüzden dizginleri sımsıkı kavrayarak önderliğimi, önde oluşumu korumalıydım. Peşimdekilerin önünde olmam hiçbir şekilde sorgulanmamıştı ama içimde büyüyen soru işaretlerinin sayısının çığ gibi artmasına da mani olamıyordum.

Korunmam gereken en karanlık kuyunun dibinden kafatasımın içinde yankılanan kendi sesimi duymak bana azap veriyor; ancak içimde büyüyen çığlığı dışarı duyurmamak için harcadığım enerji beni yiyip, bitiriyordu. 

Ancak önde olmanın bir gereği de hiç yorulmamış olmak, arkadan gelenlerin zihninde yorgunluğuma dair bir gölgenin dolaşmasına engel olmaktı.

Ne yapıp ne edip dinç görünmeliydim onlara karşı.

Kendimden emin yürümeliydim.

Ayağım sımsıkı yere basmalıydı.

Bu ben miydim, peki?

Ben bu muydum?

Soru işaretlerinin seferimizde hiç yeri yoktu. Özellikle beni gösteren soru işaretlerinin.

Dolayısıyla adımlarımı öyle atmalıydım ki yorulmuş olduğum gerçeği akıllara düşmemeliydi. Bütün bu numaraları, peşimden sürüklediğim gafil kafileyi hep ardımda tutmak, hep önder kalabilmek için çekiyordum. Bir oyuna çevirmiştim hayatımı. Çünkü oyuna getirilmiş, kendimi rolüme fena kaptırmıştım. Zaman zaman ayılmıyor değildim. Fakat sarhoşluk öyle hoşuma gidiyordu ki ayık kafamın bana verdiği ağırlığı ve ağrıları bundan sonra taşımak istemiyordum. Ne zaman bir kaza sonucu ayılıversem bir fırsatını bulup, benliğimi tekrar adına önderlik dediğim o derin uçuruma terk ediyordum.  Bu kara delik beni kendine emiyor, beni kurutuyor ve ben de kurtulduğumu sanıyordum. Çünkü beni ben yükünü taşımaktan alıkoyuyordu bu öndercilik oyunu. Bu sebeple sen bile bir bahaneye dönüşmüştün benim için. Kaybolduğumda beni aramak için geldiğin noktaya gelince içime doğdu bütün bunlar. Ve ben yeni köyümüzü eski önderimizin bize bıraktığı son mesajı yazdığı kayanın etrafına kurdurdum. O büyük kayaya imzasını atmış, ilmini bırakmıştı. Hiç birimiz yazdıklarını okuyamadık. Fakat ben bunun bir gün geri döneceğinin işareti olarak yorumladım gafil kafileye. Bana kolayca inandılar. Kanmak istiyorlardı çünkü. Kandırılmayı talep ediyorlardı. Kana kana içtiler ikna çabamı. O kadar mutlu oldular ki ben bile kandım uydurduğum yalana. Bana uymuşlardı çünkü uyumak istiyorlardı. Bana uymuşlardı çünkü bu onlara daha konforlu geliyordu.

Buraya hiçbir zaman isim vermedik. Yine de gelip geçen tüccarların, konup geçen göçerlerin, serserilerin, hacıların, coğrafyacıların ve istilacıların buraya Korkueli dediklerini; haritalarında ve hatıratlarında köyümüzü bu isimle kaydettiklerini öğrenince şaşırmadık, üzülmedik. Sadece şaşırmamak ve üzülmemekle de yetinmedik. Bu ismi kendimiz koymuş gibi benimsedik de. Ve isim bize bir eldiven gibi uymakla kalmadı biz de ismimizle müsemma olduk. 

Suavi Kemal Yazgıç
Suavi Kemal Yazgıç

Latest posts by Suavi Kemal Yazgıç (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.