"Enter"a basıp içeriğe geçin

Krizin Sineması, Hakikatin Şiiri

Ortaya çıktığından bugüne kadar dokunduğu her yeri kurutan modern batı uygarlığı, yeryüzünün her tarafında bir çok kültür ve medeniyeti yok etti, kökünü kuruttu. Kuzey ve Güney Amerika’da, Afrika’da, Asya’da yerli bir çok kültür ve medeniyeti tarihten sildi. Fosilleştirip tarihin tozlu raflarına kaldırmayı başaramadığı bir tek İslâm kaldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıtılmasından ve topraklarının işgal edilmesinden sonra, İslâm siyasi ve askeri bir güç olarak varlığını yitirdi, tarihe gömüldü denilen bir zamanda Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Putperest modern batı medeniyeti dünyaya yaşattığı iki dünya savaşı felaketinden sonra kendisi büyük bir krize girdi. Bu kriz hayatın her alanında kaos oluşturarak bütün kainatı yok etmekle tehdit etmektedir.
Yüce Kudreti daha çok semada olmak üzere yeryüzünün dışında arayan kadim pagan kültür ve inançların aksine modern medeniyet insan elinden çıkma aletlere tapıyor. Teknik veya teknoloji denilen bu yeni tanrı hiçbir değer tanımamakta ve bütün değerleri şeyleştirmektedir.
İnsanlar kriz zamanlarında krizin boyutlarını gösteren büyük sanat formları geliştirirler. İşte sinema, modern batı medeniyetinin fiziksel gerçekliği bile kazaya uğrattığı, varoluşa varoluşsal bir saldırı gerçekleştirdiği bir dönemde ortaya çıkmış bir formdur. Şiir, müzik ve resim gibi büyük formlar, hem bu krizin boyutlarını, içeriğini, anlamını verirken hem de bu krizin nasıl aşılacağını kaynağına, köklerine ve nedenlerine inerek gösteren formlardır. Bu formlar hem krizi daha da derinleştirme hem de aşma imkanı sunar. Şiir İslâm’ın doğuşu ve sonrasında, resim modernliğin doğuşu ve sonrasında krizi aşma atılımına katkıda bulunmuş iki büyük formdur.
Sinema da şiir, müzik ve resim gibi büyük bir formdur ve bu krizin aşılmasında büyük imkândır. İran, Çin ve Latin Amerika sineması birer örnektir. Sinemanın önemini kavramak için şiirin İslâm medeniyetindeki rolünü ve önemini görmek gerek. Hiçbir derinlikli düşüncenin, felsefenin, sanatın olmadığı Hicaz bölgesinde İslâm’ın tarih sahnesine çıktığı dönemde yalnızca şiir vardır. Şiir bütün sanatların anası ve zirvesidir. Sadece sanatın değil bütün duyuş, düşünüş ve görüş biçimlerini insanlık beşeri düzlemde kendini en iyi şiirle ifade edebilir. Çünkü şiir zaman, mekân ve tecrübe biçimidir.
Kriz zamanlarında gelişen formlar, şiirle ne kadar yakın ve derinlikli ilişki kurarlarsa hayatı, eşyayı ve hakikati kavrama, anlatma ve krizi aşma imkânları o kadar artar.
Vahiy ve hakikatle ontolojik ilişki kurabilmenin yegane vasıtası şiir, şiirsel duyuş, kavrayış ve şiirsel varoluştur. Şiirin İslâm’daki zirve noktası tasavvuf ve tasavvufta ulaşılan vecd halidir. Vecd insanın önündeki perdeleri kaldırarak eşyanın görünmeyen hal, renk, koku, doku, boyut ve tatlarını tecrübe ettirir. İnsanı fiziki sınırlarla çevrili hapishanesinden kurtarır. Aslında uygarlık şiirle irtibatını kopardığı için krize girer. Şiir bittiği zaman insan da hayat da hakikat de biter. Çünkü şiir gönlün dilidir. Her çağ kendi ruhunu temsil eden formlar üretir. Şiir İslâm’ın, resim modern çağların, sinema ise postmodern zamanların formudur.
Hak kendisini hakikat olarak izhar eder. Hakikat suretlerle ete kemiğe bürünür, cisimleşir ve idrak edilir. Hakikat, Hakkın üst dilidir. Suret ise hakikatin üst dilidir. Suret yoksa hakikat, hakikat yoksa Hak yoktur. Hakikat üst dil olmadan vücuda gelemez, vücuda gelmedikçe de vicdan tesis edilemez. Vicdan tesis edilmedikçe de insan vecdi tecrübe edemez, yalnızca vecdin karikatürleriyle yetinir. Böylece insan insanlığını yitirir.
İnsan hakikate ancak suretlerle şekil verebilir, ulaşabilir. İnsanı hakikate bağlayan suretler üç alemdir: Ruhani, cismani ve hayali alemler. En yüksek alem ruhani olanı canlı ve parlaktır. En düşük olan cismani alem ise cansız ve karanlıktır. Ara bölge olan hayal alemi ise nötrdür. Hem ruhanileşebilir hem cismanileşebilir. Hem ruhani hem cismani alemin özellikleri mevcuttur. Yine de diğer iki alem ile kesinlikle özdeş değildir.
Ruhani olan cismani olanla ancak hayali olan vasıtası ve aracılığıyla ilişki ve irtibat kurabilir. Hayali olmaksızın ruhani tecessüm edemez, cismani olan da bir canlılığa sahip olamaz.
Hayali olan ruhani olandan aldığı hakikati suretlere üfleyerek varlığa büründürür. Çünkü hayal berzahtır ve bir köprüdür.
“Hayal olmasaydı bugün yokluktaydık” (Muhyiddin İbnü’l-Arabi, Futuhat-ı Mekkiye, cilt II, s.419)
İslâm yakînin üç görünümünü sunar; İlmel yakin; akıl, zihin, intellect ve epistemolojik olan bilgidir ki buna makulat da denir. Aynel yakîn; gözün alanı yani fenomenolojik alandır. Buna da mahsusat denir. Hakkal yakîn; gönül ve kalbin dahil olduğu ontolojik alandır. Hakikat ve maneviyat denir.
Düşünce akıl ile üretilemez. Heidegger; ”Akıl düşünceyi öldürür.” Gombrich: “Çıplak göz kördür” der. Gönül devrede olmayınca akıl akledemez, göz göremez. Düşünce, insan düşünme melekelerini yitirmedikçe düşe gelir. Eğer yitirirse düşünemez düşer.
Varoluş ve hakikat bunalımları, şiirin ve şiirselin büsbütün yitirildiği zamanlarda patlak verir. Bu aynı zamanda aklın da gözün de yitirilmesi demektir. Şiir kalbin konuşması, kalbin hayata koşusu ve açılışıdır.
Sinema bu üçünü aynı anda hayata geçirebildiği zamanda yapılabilir ve insanlığa bir şey söyleyebilir. Akıl; vücud yani varlık ve sözle. Göz; vicdan ve fiile ve Kalp; vecd ve hal ile buluşturur insanı. Bu üç aktör aynı anda işlediği zaman sinema görüntü hapishanesinden kurtulur, çok yönlü bir mükaşefe haline gelir.

Latest posts by Özay Aslan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.