"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kutlu Yolun Yolcusu: Mehmed Âkif

Mehmed Âkif, İstanbul’un Sarıgüzel semtinde, 20 Aralık 1873’te Hoca Tahir Efendi ve Emine Şerife Hanım’ın biricik evlatları olarak dünyaya geldiğinde bu millet için ne kadar mühim bir karakter abidesi olacağını bilemezdi elbette. Ama gelin görün ki zaman ve şartlar onu bu kutlu yolun yolcusu yapmıştı bir kere.
Âkif’imize sadece şair demek onun şahsına ve hayatı boyunca vermiş olduğu şanlı mücadeleye haksızlık etmek olur kanımca. Çünkü onun şairliği yanında pek çok üstün vasfı vardır ki o, bu üstün vasıflarıyla milletimiz için bir mihenk taşıdır. Âkif’imizin hayatını anlatan pek çok eserde onun; alkışı sevmeyen adam, öğretmen, vaiz, hafız, Kur’an mütercimi, yüzücü, milletvekili, sessiz yaşayan adam, sözleri ve davranışları tutarlı biri, inandığı doğruları haykıran şair, dil bilimci, karakter abidesi, cemiyet adamı, veteriner hekim, zamana ve mekâna göre değişmeyen biri, ömrünü vatanına ve milletine adayan adam, gerçekçi şair, İstiklal Marşı şairi, millî şair, dosdoğru bir adam gibi vasıflarla nitelendirildiğini görürüz.
Âkif, Emir Buhari Mahalle Mektebi, Fatih Merkez Rüştiyesi, Mülkiye İdadisi, Ziraat ve Baytar Mektebi gibi okullarda çok güzel bir eğitim aldı. Ayrıca başta babasından aldığı dersler olmak üzere özel derslerle de bu eğitimi takviye etmiş ve kendisini çok iyi bir şekilde yetiştirmiştir. Arapça, Farsça ve Fransızcayı, edebiyatlarını takip edecek ve tercümeler yapacak kadar iyi öğrenen Âkif, 6 ay içinde Kur’an’ı Kerim’i ezberleyerek hafız olmuştur. Mehmed Âkif, aynı zamanda çeşitli sporlarla ilgilenmiş; güreş, gülle atma, at binme ve yüzme sporlarında oldukça başarı göstermiştir.
Herkeste olduğu gibi onun hayatında da buhranlı dönemler olmuştur mutlaka… Babasını kaybetmesi ve evlerinin yanması gibi… Güzel günler de yaşadı elbette. Baytar mektebini bitirdiği yıl, yani 1893’te İsmet Hanım ile evlenmesi ve iki kızı ile dört oğlunun dünyaya gelmesi…
Mehmed Âkif’in iman ve ihlas dolu serüveni; İttihat ve Terakki içinde millî mücadeleye katılması, Kastamonu-Nasrullah Paşa Camii Balıkesir-Zağanos Camii hutbelerini okuması, Tarım Bakanlığındayken Anadolu, Rumeli ve Arabistan’da dolaşması, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Mısır ve Hicaz’a gitmesi, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Berlin ve Arabistan’a gönderilmesi, Burdur milletvekili olması, Millî Mücadeleden sonra İstanbul’a dönmesi, inanç ve ideallerine aykırı uygulamalar nedeniyle Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a gitmesi, uzun süre orada yaşaması, Kur’an-ı Kerim meal çalışması yapması ama aynı aykırı uygulamalar nedeniyle gün yüzüne çıkarmaması, hastalanınca İstanbul’a dönmesi, 27 Aralık 1936’da vefat etmesi ve gençlerin omuzlarında yol alan cenazesinin Edirnekapı Şehitliği’ne defnedilmesi şeklinde bir film şeridi gibi geçer gözümüzün önünden.
Âkif’imiz fikri ve edebî kimliğiyle ilgili olarak ise; vatan hususundan milleti esas alması ancak etnik milliyetçilik yapmaması, Batı’dan bilim ve sanatı almalıyız düşüncesi, toplum hayatına şiiri sokması, İstiklal Marşı’nı yazdığı için Türk edebiyatının en büyük şairi olması, mistisizmi toplum hayatına sokması, Kur’an’dan aldığını topluma aktarması, toplumun her kesiminden haberdar olması, Muallim Naci ve Abdülhak Hamit Tarhan’ı beğenmesi, İstiklal Marşı’mızı yazması, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır şuuru, arkadaşının çocuklarına bakacak kadar ahde vefa göstermesi, Sırât-ı Müstakîm ve Sebilürreşad dergilerini çıkarması, dinini, imanını seversen fenne sarıl düsturu, toplum için sanat fikrine sahip olması, Victor Hugo, Lamartine, J.J. Rousseaue, Alphonse Daudet, Emile Zola okuması, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh ve Ferit Vecdi’ den etkilenmesi, bir hakikat ve doğruluk adamı olması, hayal ile alışverişim olmaz anlayışı gibi özellikleriyle karşımıza çıkar.
Ve Safahat…
Mehmed Âkif’imizin hayata, kişilere ve meselelere karşı yürüttüğü ve örnek alınması gereken mücadelesinin sayfalara yansımış şekli olarak karşımıza çıkan esas itibariyle Safahat olarak bilinen; Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Asım ve Gölgeler olmak üzere yedi bölümden oluşan müstesna eserinin bir şiir kitabı olduğunu söyleyenler de doğru söylerler ancak bu da eksik bir tanımlamadır. Çünkü Safahat, ele almış olduğu konulardaki muhteva itibariyle aynı zamanda pek çok edebî türün özelliklerini de bünyesinde barındıran yegâne bir eserdir. Safahat’ın sayfalarını karıştıranlar tarih, ekonomi, din, toplum bilimi, dil bilimi, psikoloji, sosyoloji, felsefe, köy hayatı, çiftçilik, ünlü adamlar, gezi yazısı, sanat, edebiyat, deneme, makale, manzum hikâye gibi pek çok tür ve konunun inceliklerine rastlayabilirler. Bu durum Safahat’ı cemiyet hayatımız için şaheser niteliğinde çok önemli bir kaynak haline getirmiştir. Bu kaynaktan beslenenler hiçbir zaman susuz kalmaz kanımca…
Ve İstiklâl Marşı…
Bir milletin uyanışının, yeniden doğuşunun destanı… 12 Mart 1921’de mecliste dört defa ayakta dinlenerek ve alkışlar arasında kabul edildiğinde duyulan heyecan ve mutluluk tarif edilemez derecedeydi. Nitekim Mehmed Âkif, İstiklâl Marşı’nı “Kahraman Ordumuza” ithaf etmiş, “Bu şiir bana değil, milletime aittir.” diyerek Safahat’a almamıştır. Bu vesileyle Âkif’imizi rahmet ve minnetle anarken, İstiklâl Marşı’mızın kabulünün yıl dönümü münasebetiyle de “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!” temennisini yineliyoruz.

Latest posts by İbrahim Kaya (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.