"Enter"a basıp içeriğe geçin

Masal

bir masal uydurmak istedi. önümüzdeki aylarda bir çocuğu olacaktı. hazırlık yapmaya başlamıştı. beşik, emzik telaşları henüz ortalarda yoktu. şimdilik zihin olarak hazırlanmaya çalışıyordu. karnı sevgilisininki gibi büyüyordu, aynı boyutta olmasa da. bir varmış, bir yokmuş klişesini kullanmadan masal yazılabilir miydi? bunu düşündü. cevap bulamadı. selam verdi. namazdan çıktı. mutfağa gitti. çay suyu koydu.

ibn atâullah el-iskenderî. bu isim ona yüksek bir yanardağı anımsatıyordu. o yanardağın eteklerinde bir ara gezindiğini anımsadı. “oraya” dedi, “ne zaman gitsem ya bir şehre, ya da bir mahalleye düşüyorum.” yanardağın eteklerine doğru yol koyuldu.

dağın eteğine geldiğinde kendini ormanda gördü. karanlık ormanın içinde bir çocuk olmuştu,  yürüyordu. attığı her adımda endişesi büyüyordu. gözüyle görebildiği bütün alanları bu endişe kaplamıştı. ne yapacağını bilmeden en son yaptığı şeyi sürdürüyordu. korkunun eşlik ettiği adımlar attı. derken birden ay çıkıverdi. babasının ardı sıra kendisini takip ettiğini öğrendi ay ışığında. gönlü aydınlandı. elindeki değneği bıraktı. saçını sol tarafına doğru taradı.

bütün bunlardan sonra ait olduğu zamana döndü. evinin salonunda buldu kendini. sessiz odada çayını yudumlamaya devam ediyordu. seccade boylu boyunca uzanıyordu yerde. mülk suresi henüz odayı terk etmemişti. yeniden ibn atâullah dağının eteklerine yürüdü. yanardağın başladığı yokuşta bir taşın etrafını dolandı.

taşın etrafını dolanınca kendini bir yolculuğa üzereyken buldu. evinden ayrılıyordu. gördüğü buydu. hamile bir eş bırakıyordu ardında. acemiydi. hem yolun acemisi, hem babalığın. “bu adam ben miyim?” demekten alamadı kendini. ayakkabılarını giyerken bağcıklarını gördü ve dua etmesi gerektiğini hatırladı. bağcık ve dua arasındaki bağlantıyı bilen bilir. “allah’ım” dedi. “ey sesimi yaratan. beni duyduğunu biliyorum. eşimin karnında olanı sana emanet ediyorum.” bir alacak meselesi için yola düşmüş gibiydi.

burada kendi yerini sorguladı.  yolda giden kendisini seyrediyordu. seyreden varlığı eliyle gömleğinin ceplerinde sigara aradı. ceketinin sağ yanındaki cebinde buldu. kibrit kötü kokarak yandı. ciğerlerine çekti dumanı. biraz başı döndü. belli etmedi.

çıktığı yolculuktan dönüyor oluşunu gördü. n’apacağını heyecanla bekledi. yoldan gelen varlığının evinden çıktığı belki iki ay olmuştu. evde karısını bulamadı. komşularına sordu. karısının karnında çocuğuyla birlikte öldüğünü öğrendi komşularından. kabristana doğru yürümeye başlayınca bir ışık gördü. takip etti onu. karısının mezarının üstündeydi ışık. mezarı tırnaklarıyla kazmaya başladı. saatler sonra mezarı açtığında çocuğun ölen annesini emdiğini gördü. yüzü aydınlandı adamın. karısının yumuk gözleri “keşke” dedi, “beni de allah’a emanet etseydin.”

evinin salonuna döndüğünde çayı daha soğumamıştı. terlemiş olduğunu hissetti. sırtına bir hırka geçirdi. oruç tutmak istediği halde birkaç haftadır neden niyetlenemediğini düşündü. dindar bir adam değildi. muhafazakar da, mutaassıp da değildi. internette yayınlanan bir kiralık ilanındaki komik bulduğu ifadeyi hatırladı. “lütfen mutassıp aileler arasın.” tebessüm etti. kısacık bir tebessümdü. sanki bir fotoğraf için bağışlanmış gibi bir tebessüm. çayını bitirdi ve yeniden yanardağın eteklerine gitmeye azmetti.

ibn atâullah dağının sağ tarafa doğru yöneldi. kendini arif bir zât olarak gördü. sebepleri terk edip iki somun ekmekle yetinmeye niyetlenmişti. bir köşe tutmamıştı. meşguliyetlerini terk edip bütün azalarıyla susmaya karar vermişti. ıssız bir patikada yürüyorken bir anda iki muhafız peydah oldu. koluna girip götürdüler. ne olduğunu anlayamadı. ne sebeple tutuklandığını sordu. “seni hırsız. bir de utanmadan soruyorsun.” deyip her türlü pisliğe bulaşmış insanlarla aynı zindana hapsettiler.

orada günlerce kaldı. sabah bir somun ekmek, akşam bir somun ekmek getiriyorlardı. bu zindana düşmesinin hikmetini düşünüyordu. bir akşamüstü verilen somunu bölerken, yalnızca kendisinin işittiği bir ses, “bizden her gün için iki somun ekmek istedin. afiyet istemedin. işte senin isteğin.”

ağzına attığı lokma boğazına yapıştı. yutkundu ama yutamadı. öksürdü, öksürdü. bir lokmayı zorlukla çıkardı ağzından. hatasını itiraf ederek bağışlanma diledi. günlerce aynı tevbeyi, aynı ifadelerle tekrarladı. birkaç gün sonra kendisini saldılar. “seni benzetmişiz. hırsız sen değilmişsin. hakkını helal et” dediler.

aylarca zindanda kaldıktan sonra serbestti. Kendisini yorgun bir şekilde zindandan çıkarken görüyordu. “haksız yere zindana attılar. bütün bunlardan sonra bir de helallik istiyorlar” diyerek taaccüp etti. Sözünü bitirdiğinde kendini evinin salonunda mor koltukta buldu.

bu akşam andığı velîlerin ruhaniyetlerinin odadan yavaş yavaş çekilişini gördü. içi bulandı. duvarlardaki hat levhaları, eski yazı kara davud ve yedi ay önce durmuş saat hiçbir şey söylemiyor gibiydi. göz kapaklarının giderek ağırlaştığını hissediyordu. “ibnü’l arabî hazretleri” dedi “ne güzel bir zât.” oda yeniden aydınlandı. diğerleri kalmadılar. ibnü’l arabî hazretleri gitmedi. gözleri derin bir kuyuya düştü musa’nın.

Latest posts by Ahmed Özturk (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.