"Enter"a basıp içeriğe geçin

Mesut Doğan ile Söyleşi: “Düşlerin Son Sığınağı Endülüs”

-Endülüs’le kişisel bağınız nereden geliyor? İlginizin kaynağı nedir?

Uzun yıllar önce Neruda’nın ve Lorca’nın şiirleri ve yazıları içimdeki Endülüs merakını oldukça arttırmıştı. Özellikle Grenada’da yaşayan Lorca’nın, kaynağını bu bölgeden alan şiirleri bunda etkili olmuştu. Görev ve ziyaret amacıyla bu bölgeye gittiğimde, bu eşsiz medeniyetten geride kalan eserlerin ve onları ziyaret eden sayısız ziyaretçilerden bu eserlere bulaşan hüznün beni de rahatsız etmesi uzun sürmedi. Öylesine güzel eserlerin kaderine terk edilmesi, yapılış amacının dışında kullanılması, bütünlüğünün ve mimarisinin bozulması onları her görende mutlaka derin bir keder bırakıyordu.

İlim ve sanatta Avrupa’yı derinden etkileyen, Rönesans’ı doğuran bilgi birikimini sağlayan bu eşsiz medeniyeti ayakta tutan, günümüze dek ulaşmasını sağlayan eserlerden belki de en önemlisi olan Elhamra Sarayı ile ilgili okuduğum kitaplar, izlediğim belgesellerin de bu merakta azımsanmayacak bir payı olduğuna inanıyorum.

-Sizi bu kitabı yazmak için harekete geçiren neydi? Endülüs’ü anlatmak ihtiyacı nasıl doğdu?

Endülüs medeniyeti ile ilgili daha önceden okuduğum kitaplar ve belki de Bin bir Gece Masalları’nın da etkisiyle özellikle Elhamra Sarayı’nı görme arzusu kafamda gizli bir ufuk olarak belirmişti. Washington Irwing’in “Elhamra Endülüs’ün Yaşayan Efsanesi” kitabı ve onun büyülü dili bu çevrimi tamamlayan son hamle oldu. Elhamra Sarayı’nda bir yıl kalan W. Irwing’in sarayı anlatan bu kitabı gibi bir eser yazma düşüncesi, erişilmez bir hayal olarak kafamda yerini almıştı.

Endülüs bölgesini gördükten sonra özellikle Elhamra Sarayı ve Kurtuba Camisi’nin adeta tüm medeniyetin hüznünü, pişmanlıklarını ve yenilgisini temsil eden ve saklayan buruk görüntüsü, döndükten sonra uzun süre içimi yakmayı sürdürdü. Bu eserleri ve bölgede yaşayan mutsuz, sessiz ve uçsuz bucaksız bir azınlığın gizli duaları, hiç sönmeyen umutları ve her gelen geçene bakışlarıyla anlattıklarını düşündükçe birçok insan gibi “ne yapabilirim” sorusu beni de rahat bırakmadı. Çok sınırlı da olsa ayakta kalmaya çalışan bir medeniyetin yeniden yeşermesi adına bir şeyler yapabilmeyi çok istiyordum. Gezi yazıları şeklinde kaleme alınan yazılara sonradan yaptığım araştırmalarla eklenen alıntılar ve kaynaklarla zenginleşen bir kitap çıktı ortaya.

Kitapta, altı İspanya şehri ve bu şehirlerde yer alan Endülüs Medeniyeti’ne ışık tutacak eserleri anlatmaya çalıştım. Kitabın başlangıcında, bir ada olan Mallorca şehri ve bu şehrin fırıldaklar ve yel değirmenleri ile insanı büyüleyen daracık sokaklarında Endülüs’ün sessizce kendini duyurmaya çalıştığı kıyıda köşede kalmış eserleri yer aldı. Daha sonra esas gövdeyi oluşturan Grenada şehri ve kitabın ağırlıklı malzemesi olan Elhamra Sarayı’nı detaylı bir biçimde, Binbir Gece Masallarında geçen büyüsüne kapılarak okuyucunun dikkatine sunmaya çalıştım. Kitapta, kendi çektiğim fotoğraflar eşliğinde yerel rehberlerden elde edilen çok önemli detaylar ve sırlar, araştırmacıların ortaya koydukları ilginç sonuçlar, bu sarayı gören ve gezen birçok yazardan önemli alıntılar da yer aldı. Diğer Endülüs şehirleri olan Cordoba ve burada bulunan Kurtuba Camisi’ni, Sevilla şehri ve Alcazar Sarayı’nı ve Malaga şehrini anlatmaya çalıştığım kitap, son bölümde İspanya’nın bir kuzey şehri olan Bilbao ile son buluyor.

-Bu kitabı diğer Endülüs kitaplarından ayıran özellikler neler?

Endülüs’le ilgili ülkemizde yayımlanan az sayıdaki kaynakların çoğunluğu konuya tarihi bir perspektiften yaklaşıyor. Tarihle ilgili algılamalar genellikle verilen bilgilerin geçmişte kaldığı şeklinde olduğundan, bu medeniyetin halen yaşadığını göstermek amacıyla başka bir açıdan ele alınmasında fayda vardı. Ben de bu noktada öncelikle gezi yazısı şeklinde oluşturduğum notları, dergilerde yayımlandıktan sonra bir kitaba dönüştürme fikri ağır basınca güncel kaynaklardan alıntılarla zenginleştirme yoluna gittim. Ortaya gezi yazısı, inceleme ve deneme türlerinin karışımı olan bir eser çıkmış oldu. Amacım bu medeniyetin her gün daha da güçlenerek geleceğe yürüdüğünü ve onu tekrar diriltecek insanlara her gün sayısız mesajlar verdiğini anlatmaktı. İnşallah az da olsa bunu başarmışımdır.

Kitap her ne kadar bir tarih kitabı olmasa da; önsözde ve genelinde, günübirlik bir yaşam temposu tutturmuş, geleceğe ait bir vizyonu olmadığı gibi geçmişle olan tüm bağlarını da koparmış insanımızın ve özellikle yöneticilerin tarih okumasının önemine de değiniliyor. Tarih okumanın, geçici olan dünyadaki on yılların, asırların ve menfaatlerin aslında bir insan, bir millet için ne kadar basit ve bitiveren şeyler olduklarını anlamadaki rolü göz önüne getiriliyor. Sürdürülebilirliğin ne kadar önemli ve dünyayı etkileyen bir fenomen olduğu, kalıcı olanın geçici olanlardan uzak durmakla mümkün olduğu gerçeğine de dikkat çekilerek, Elhamra Sarayı gibi eşsiz bir eserin onca yağmalama, yıkım, bombalama ve kendi kaderine terk edilme çabalarına karşı asırlarca direnmesinin sırrı, samimiyet, aşk, vefa, yoğun ve beklentisiz bir çaba ve kıvamını bulmuş bir tefekkür ve tecessüste aranıyor.

 -Elhamra Sarayı’nın Endülüs medeniyeti açısından önemi nedir?

Endülüs medeniyetini asırlardır o kadar gadre uğramasına rağmen günümüze dek taşıyan ve daha nice yıllar taşıyacak olan Elhamra Sarayı, Endülüs Medeniyeti’nin son kalesidir. Bir medeniyetin teslim edildiği, bu acı ana tanıklık eden tek eserdir. Günde altı bin kişinin sarayı ziyaret ettiği düşünülürse, Endülüs medeniyetinin insanların gönlüne ve ufkuna taşınmasında Elhamra’nın önemi anlaşılabilir.

Kendisini ilk görenlerin olduğu yerde kalakaldığı ve adeta çarpıldığı bu eşsiz eser, Endülüs Medeniyetinin ne kadar büyük, ilahi aşk ve sabırla oluşturulmuş örnek bir medeniyet olduğunun en önemli kanıtıdır.

Mermer avlu, sudaki yansımalar, ışık ve gölge oyunları, duvarlardaki fayanslar, ayetler, şiirler, tavan süslemeleri, semavi tonozlar, çatı ve gökyüzü; tek kelimeyle eşsiz bir uyum ve tüm unsurların ilahi bir bütünde birleşmesi. Cennetten dünyaya görünmez iplerle sarkıtılmış ve her akşam geri gökyüzüne çekilecekmiş hissi veren, göklerle bütünleşmiş eşsiz bir eser olan Elhamra Sarayı, onca badireler atlatması ve etrafında onu geçecek bir eserin yapılmasına izin vermemesi bakımından cennetin yeryüzündeki bir gölgesi gibi.

“Üzerinde asırlarca çalışılmış ve bir dantel gibi işlenmiş, yıllarca bıkmadan usanmadan eklemeler ve değişiklikler yapılmış nakışlar, şekiller ve sütunlar; sanatı ve düşleri aradığı en son hayale ve terkibe kavuşturmanın haklı gururu ve sevinciyle muradına ermiş, geçen zamanın ve her türlü kötülüğün silemeyeceği sonsuz bir âlemin rahat sınırlarına çekilmiş, hiçbir sesin rahatsız edemediği gizemli bir sessizliğin içinde herkes tarafından kıskanılan huzur ve dinginliğine bir parça melal karışmış şekilde dinleniyor.”(Düşlerin son sığınağı Endülüs, s. 84)

Elhamra Sarayı’nın ve diğer eserlerin, tıpkı bir maden işçisi gibi bin bir emek ve çileyle, karanlığı dele dele yıllarca hapsedilmiş, sıkıştırılmış bir aydınlığı büyüte büyüte, eski günlerin özlemiyle güvercin sürüleri gibi sessizce bekleşen, her Cuma günü nice duygularla dua eden insanların hüzün ve umudunu tüm insanlığın yüreğine doğru genişleteceğine inanıyorum.

-Peki, günümüzde Endülüs’ün Türk-İslam dünyası için önemi nedir?

Yabancı bir kıtada ve yabancı bir saksıda çekingen bir bitki gibi yaklaşık dokuz asır yaşam savaşı veren Endülüs medeniyetini ve onu sona erdiren nedenleri anlamak, batmakta olan bir medeniyete rağmen doğuda yükselen Osmanlı medeniyetini anlamaya ve yeni medeniyetlerin kurulmasında daha çok yardımcı olacaktır. Endülüs Medeniyeti’ni sona erdiren en önemli nedenin iç kavgalar (ırk, mezhep ve kabile asabiyeti) olması, günümüz İslam dünyasının sorunlarının çözümünde bu medeniyeti tanımanın önemini daha da arttırmaktadır.

Tüm güney İspanya’yı fetheden ve hiçbir ücret talep etmeden yurduna dönen, orada bir bilinmezlik halesi içinde kimsesiz insanlar gibi ruhunun ufkuna yürüyen Tarık Bin Ziyad’ın samimiyeti ve gayreti çok güzel bir örnektir. Endülüs ve Osmanlı’dan sonra bir büyük hamle daha yapılacaksa bunun temelleri, sırrı ve etkisi için geriye dönüp Endülüs medeniyetine bakmak gerekir. Bulacağımız ufuklar, malzemeler ve ruh, Osmanlıda da farklı değildir.

Bu yazı yorumlara kapalı.