"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Metinler daima eskidir, ona bakan göz ise daima yenidir.”

Divan şiiri ve deneysel edebiyat birbirinden fersahlarca uzak, hatta birbiriyle kavgalı iki ayrı dünyanın kavramı gibi algılanıyor. “Deneysel Edebiyat Yönüyle Divan Şiiri” adlı kitabınız “Divan Edebiyatçıları”nın da kendini “deneysel” olarak tanımlayanların da ayak basmaya gerek görmediği bir alan. Siz bu sahada mesai vermeye hangi saiklerle başladınız?
Hani meşhur bir sözümüz vardır ya, “el yumruğu yemeyen kendi yumruğunu balyoz zanneder.” diye. Bu iş de o misal. Divan edebiyatı ile ilgili hemen her yargı nerdeyse tümüyle varsayımlara ve ön yargılara dayandığı ve bundan dolayı da bu edebiyat çerçevesinde hemen herkes kendini konuşmada -fetvası kendinden menkul- özgür saydığı için bu edebiyatın deneysel edebiyat faslında da herkes ileri geri konuşmaktan imtina etmeyecekti.
Bendeniz sizin hayretinizi yıllar önce divan şiiri ve mitoloji kitabımın yayınlanmasında yaşamıştım. Kitabı okuyan bir gazeteci bana bir e-mail yazmış ve benim, kitapta 4-5 bin divan şairinden bahsettiğimi, oysa kendisinin 5-10 tane bile sayamayacağını, verdiğim sayının çok abartılı olduğunu, ayrıca kitapta madde başı olarak Aristo, Eflatun vb. Antik Yunan filozoflarını da yazdığımı, divan şairinin felsefe ile hele de Yunan felsefesi ve felsefecileri ile ne işi olabileceği söylemiş, şairlerimizin Aristo ve Eflatun’u nasıl olup da tanıdığını anlamadığı özellikle belirtmiş ve bu konularda benimle bir söyleşi yapma isteğini iletmişti.
Benim o zamanki hayretimin en az o gazeteci kadar olduğunu söylemeliyim. Bir millet öyle veya böyle bin yıl süren bir edebiyatıyla ilgili bilgiye değil, nerdeyse tümüyle vehme sahip. Bunun nasıl bir vehim olduğuna her gün bir başka açıdan şahit olup durduk/duruyoruz da. Şimdi bendeniz fakülte birinci sınıfa gelen edebiyat bölümü öğrencilerine “divan edebiyatıyla ilgili bilgileriniz nelerdir?” diye soracağım, her sene soruyorum, aldığım cevaplar Tanzimat döneminde Namık Kemal’in vehimlerinden ne bir eksik ne bir fazla: Hayattan kopuk, saray edebiyatı, halkın diline uzak, yapma dilli, ağır tamlamalı, anlaşılmaz bir dili olan, soyut, sanat için yapılmış, daha çok şarap, kadın, meyhane konulanı işleyen ama bazen de tasavvuf’a göz kırpan gazellerin ve saraya, padişaha yaranmak, câize koparıp para almak için yazılan/yapılan kasidelerin ağırlıklı olduğu bir edebiyat…
Bu tanımlamalarda deneysel edebiyat gibi edebiyatın en öz evlatlarından birinin bahsinin geçmesi tabii ki hayal olacaktı. Nitekim Kitaplık dergisinin Deneysel Edebiyat sayısı da deneysel edebiyat ve divan edebiyatı bahsini yokluk hanesine yazmıştı.
Kitaplık dergisinin Nisan 2003’te yayınlanan 60. sayısı dikkatimi çekmiş ve yayınlandığında hemen alıp büyük bir merakla incelemiştim. Deneysel edebiyat kavramının bütün yönleriyle incelendiği bu sayıda, bu kavramın daha çok modern edebiyatlarla ilişkili olduğu, Fransa kaynaklı Oilipo grubunun çalışmalarıyla ön plana çıktığı, eski edebiyatta zaten böyle bir kavramın ve uygulamaların olamayacağı, belki Halk edebiyatında lebdeğmez denilen şiirlerin bu konuda incelenebileceği yazılıyordu. Dergide, bir şiiri nelerin deneysel yapacağına ilişkin yazıları okuduğumda hayrette kalmıştım: Bunlar, kendisinde deneysel edebiyatın olmadığı söylenen Divan edebiyatında o kadar bol miktarda olan örneklerdi ki, yazarların nasıl olup da eski edebiyatta bunların olmadığı söylemesine şaşırdım kaldım.
Sonra bu konuda çalışmaya karar verdim. Deneysellik, bir metinde çoğunlukla çok ince bir işçiliği ve hemen fark edilemeyen bir ustalığı gerektirdiği için yaklaşık yedi yıl boyunca ulaşabildiğim Divanları taradım ve onları kelime kelime okudum. Çünkü deneysellik ziyadesiyle kelime bazında bir işti ki bu zaten kitaba bakıldığında görülecektir. Bu aşamada yüz elliye yakın divan ve sair metinleri inceleme imkânı buldum, bazı eserlerde bir şeyler bulmak haliyle mümkün olmadı ama onları taramanın da bizlere başka faydaları oldu.
“Divan şiirinde zaten deneysellik yoktur!” diyenlerin bu eseri gördükten sonra ne düşündüğünü merak ettim ama hemen hiç kimse –sizin haricinizde- kitabımızla ilgili bir merak saikiyle yanaşmadığı için bunu da öğrenemedim.

Divan şiiri incelemelerini alışılmış yöntemlerin dışına çıkardınız. Hâlbuki alışılmışları tekrar ederek daha risksiz bir kariyer yapabilirdiniz. Hem deneysel edebiyatı yüceltenlerin hem de “divan edebiyatçılarının” soğuk bakabileceği bir çalışmaya imza attınız. Bu riski niçin göze aldınız?
Bir kış günü iki derviş şeyhlerini ziyaret kastıyla yola çıkmış. İçinde bulundukları kervan akşam olunca müsait bir mahalde mola vermiş; malum, gece korkusu. Hava soğuk mu soğuk! Dervişlerden birinin ayağı o kadar üşümüş ki zavallı ne yapacağını şaşırmış. Derken birden aklına boynundaki atkıyı ayağına sarmak gelmiş. Atkıyı çıkarmış ve tam saracakken arkadaşına bakmış. Fark etmiş ki onun da ayağının üşüyor ve saracak bir atkısı da yok! Yapacağı şeyin bencilce olduğuna kara vermiş ve vazgeçmiş.
Fakat soğuk dayanılır gibi değil, ne yapacağını düşünürken birden aklına gelmiş atkıyı ikiye kesmek ve yarısını arkadaşına vermek. Boynundan tekrar çıkarmış ve tam kesecekken atkının yeni olduğu gelmiş gözlerinin önüne ve kıyamamış. Güç bela sabahı etmişler, şeyhlerinin dergâhına varmışlar. Yenip içildikten sonra atkılı derviş sormuş şeyh efendiye “Efendim, Müslümanlık nedir?” Şeyhin cevabı çok kestirmeden, gayet yalın ve anlaşılır olmuş:
“Oğlum, Müslümanlık atkıyı kesmektir!”
Atkıyı kestin mi, kesemedim. O zaman Müslümanım diye böbürlenme… Geleceği kuranların, dinleri, fikirleri, bilimi, insanlığı hesaba katanların, hakikatin tecellisi için kendini taşlayanların atkıyı kesenler olduğuna bütün kalbimle inandım. “Halkın dilinde mecaz hakikate inkılap eder” sözünün şaşmaz bir doğru olduğuna bütün kalbimle inandım.
Akademi, bir nesne olarak şeylerin bir bilimsel veri ile araştırılması, araştırma sonuçlarının hangi hakikate tekabül ettiğinin ortaya konması, ortaya çıkan sonuçların insanın, insanlığın anlaşılması, gelişmesi/geliştirilmesi için nasıl bir yol gösterdiğinin izlenmesi ve bunu insanlığın hayrına kullanılması felsefesinin ana yurdu olması lazım gelirken, akademinin artık bu hedefleri bırakıp bir unvanlar titrler, makamlar, mevkiler kazanma yarışhânesi haline geldiğini de müşahede etmek bahtsızlığını yaşadım/yaşıyoruz.
Araştırmalarımız bizlere belli kriterler çerçevesinde bilimsel unvanlar kazandırır. Şu kadar makale, şu kadar kitap yazarsınız ve onlarla belli bir kuruma müracaat eder, belli unvanları hak ettiğinizi söylersiniz. Onlar da bu bilimsel verileri inceler, kriterleri taşıyıp taşımadığınızı denetler ve sonunda sizi alanınızda uzman olmuş bir heyet huzurunda mülakata tabi tutar ve size unvanlar verirler.
Burada şöyle bir soru/sorun ortaya çıkmaktadır: Amaç o unvanları almak mıdır? Yoksa alanınızda orijinal bilimsel çalışmalar yapmak ve bununla bir sorunun çözümüne katkıda bulunmak mıdır? Bu, cevaplanması zor bir sorudur ve benim kişisel kanaatim bugün için görünen manzara birinci şıkkın ezici galibiyetinin tahakkümüdür. Yani mecaz hakikate galip gelmiştir. Unvan almayı her hedefin üzerinde görenler vardır, hem bilim yapıp hem de unvan almayı hak ettiğini iddia ile ikisini birden kovalayanlar vardır, “asıl olan bilimdir” deyip işine dalıp gidenler vardır. Hiç kimseyi suçlayamayız, hepimiz hedeflerimiz kadarız. İçimizdeki bir itki bizim neleri kovalayacağıma karar verdirir ve bizi o yöne sevk eder.
Bendeniz, en başından beri, şu milletin parasıyla ekmeğini yiyen bir fert olarak milletime ne ile katkıda bulunacağımın hesabında oldum –öyle terbiye aldık-. Okuyup yazmaktan gayri bir nesne elimizden gelmediği için akademide şansımızı denedik, hamdolsun nasip oldu. O günden bugüne değin Sartre’ın şu sözü hep beynimde ne yapacağımın ilkeleri belirledi: “Yazacaksın, peki yazmakla hangi örtüyü kaldıracağına inanıyorsun? Peki, o örtüyü kaldırmaya karar verdin, acaba daha önceleri birilerinin o örtüyü kaldırmadığından emin misin? Herkes ‘üç-beş bin kişi beni okusa fena olmaz’ der, bense ‘ya beni okurlarsa?’ derim, sen hangisindensin?”
Ben de “ya beni okurlarsa”da karar kıldım. Ya beni okurlarsa da “Eee okuduk da ne oldu? Yeni bir şey mi duyduk, yeni bir şey mi gördük? Ufkumuz mu gelişti, bilgimiz mi değişti, hayretimiz mi artı, bir karanlığımız aydınlığa mı kavuştu?” derlerse ne yaparım diye, hep şu hakikatli ilkenin metinlerini yazmaya karar verdim:
“Metinler daima eskidir, ona bakan göz ise daima yenidir. Yorum, işte o eskiyle bu yeniyi buluşturmaktır.” Bu buluşmayı ayarlamaya çalıştım. O buluşmanın olması için muhakkak metinleri bir kuram, teori çerçevesinde incelemeniz gerekir. Teori bir anahtardır, kapıdan içeri girmenize yarar, kapı açıldıktan sonra onun işi bitmiştir. Teorinin de gâvuru, müslümanı olmaz. Ülkemizde Batıdan gelen edebiyat kuramlarının daha ziyade Alman, Fransız ve İngiliz filolojilerinde metinlere* uygulandığını gördüm. Türk edebiyatı bölümleri bu kuramlara –eski edebiyat sadedinde- yabancıydı, yabancı olmak bir yana karşıydı. Daha ziyade metin neşri yapmayı kendisine yeter görüyor, bunun dışındaki çalışmaları da, hele hele batılı kuramlar açısından ele alınmışsa, bilim saymıyordu. Hiç kimse metin neşrini küçümseyemez, o metinler olmadığı müddetçe, o metinler üzerine bir şeyler söylenemeyeceği de aşikâr! Ama bunu yeterli, gerekli ve elzem görmenin ve kuramsal metin incelemelerine karşı çıkmayı anlamanın da imkânı yok! İnsanı, toplumu, tarihi, dini, toprağı, uzayı anlamak için oradan gelen kuramlara başvurulur da iş edebiyata gelince mi “gâvur” olunur? Uygularsınız, eğer tutmazsa o zaman başka bir anahtarın peşine düşersiniz.
Kuramların yaratıldıkları toplumun dünya görüşü ile şüphesiz çok yakından bağları var. Ama sonuçta bir insan tarafından oluşturulmuş bir sanatsal metine bakıyorsunuz ve onu bugün için anlamlı kılmaya çalışıyorsunuz. En basitinden Shakespeare’i anlamak için İngilizlerin yüzlerce eser ve sözlükler yayınladığını görüyorsunuz, bizim ise hala Fuzulî’yi anlamak için elimizde bir sözlüğümüz yok, hiç birinin yok.
Sözlük neye mi/niye mi lazım?
Ağızlarda sakızdır, “divan şiiri halk anlamaz”. Peki, İngilizler Shakespeare’yi anlıyor muydu, bırakın o zamanı, acaba bugünkü İngilizler Shakespeare’yi ne kadar anlıyor? İngiliz Edebiyatı Profesörü Mina Urgan şöyle diyor, “Shakespeare oyunlarını nerdeyse dört yüz yıl önce yazdığı ve bu süre içinde İngiliz dilinde birçok değişiklik olduğu için; bugün edebiyat eğitimi görmüş bir İngiliz bile bilimsel baskılara ve C.T. Onions’un Shakespeare Glossary gibi özel sözlüklere başvurmadan Shakespeare metnini doğru dürüst anlayamazlar.” İngiliz edebiyatı eğitimi görenler bile tam anlamıyla Shakespeare’i anlamıyorsa ve onu anlamak için özel sözlükler ve eserlerinin özel baskıları gerekiyorsa; elimizde bir tane bile sözlük yokken Fuzûlî’yi nasıl anlayacağız? Ferid Devellioğlu merhumun sözlüğüne bakarak m?
Bugün eski edebiyatımız başta da dediğim gibi bir yığından ibarettir, bir arkeoloji malzemesidir, bir müze eşyasıdır. Shakespeare, bugünün insanına, bugünün dilinden hakikatler ve hikmetler fısıldarken onunla aynı çağın şairi Fuzûlî veya Bâkî yahut da Nef’î birer eski Türk edebiyatı şairidir. Ama Shakespeare eski İngiliz şairi değildir, büyük İngiliz şairidir. Ve Shakespeare bir müze nesnesi değildir, bugünde, içimizde, anımızda yaşar/yaşatılır; hatta o kadar ki eminim kendi yaşadığı çağda o kadar yaşamamıştır.
Ben âcizane bunları söylemenin ve aramanın peşinde olmayı kendime yeter nesne gördüm, çeşitli kuramla Divan şiiri metin çözümlemeleri yapmaya çalıştım, o çalışmalar da benim belli unvanları almama yetmedi, hocalarım da çalışmaları bilimsel bir aktivite olmaktan ziyade birer popüler fantezi nesnesi saydı, ben de –yapım gereği olacak- böyle devam etmenin ısrarında oldum ve o bahsettiğiniz riski gönüllüce göğüsledim. Her tercih bir bedelle gelir ya, bizimkisi de öyle oldu işte.
İnsan geldiği yerdeki durumunu “başarı”, “yenilgi”, “kazanç”, “kayıp” vb. kavramlarla ölçmeli mi? Evet ölçmeli. Bunun için elinde yeterli kriterler var mı? Olduğuna inanmıyorum. Neyin kayıp neyin kazanç olduğu o anlarda ölçülemez. Zaten bizlerin de bunun peşinde olması hiç yakışık almaz.
Anlatılır ya, kuşlar sabahleyin en güzel sesleriyle öterler de “yahu bizi kimse dinlemiyor, herkes horul horul uyuyor, öyleyse biz kime ötüyoruz ki?” deyip de nağmelerini kesmezler. Onlar elinden gelen en güzel şarkıları mırıldanmaya devam ederler. Şu an yapmakta olduğumdan başka bir şey yapabileceğimi zannetmiyorum. Bildiğimiz şarkıları okumaya devam edelim, bununla insanları bir nebze âgâh edersek ne mutlu bize. Neyin başarı veya başarısızlık olduğuna gelince, bunlar bizim mevzumuz değil! Çünkü bizler sefer odaklı olmakla memuruz, zafer odaklı olmakla değil! Sefer kuldan, zafer Allah’tandır.
Bütün kalbimle inanıyorum ki insan eğer zafer odaklı yaşamaya başlarsa bir müddet sonra insan olmaktan çıkacak ve güya hakkı olduğunu iddia ettiği başarıları, zaferi kendisine vermediği için Tanrısal kudreti de sorgulamaya çalışacaktır. Bendeniz hiçbir şeyin hakkımız olduğuna inanmıyorum, eğer hakkımızsa zaten kimse onu engelleyemez eninde sonunda bizi bulur, eğer kavuşmamışsak hakkımız değilmiş deriz geçeriz. Geçeriz ama işimize bakmaya da devam ederiz. Turgut Uyar’ın dediği gibi sadece göğe bakmayalım, işimize bakalım, Cahit Zarifoğlu’nun daha zarif deyimiyle içimize bakalım.

Kitabınızı farklı disiplinlerden terimlerden oluşan bir sözlük ve buna bağlı olarak bir şiir güldestesi olarak okumak mümkün. Şiire dair metinlerde batıdan aldığımız terimlerin kendi kültürümüzdeki karşılıklarını bulmak bir okur olarak beni şaşırttı doğrusu. Kolayca bu kelimenin/terimin Türkçesi yok denmiş olmasını ve lügat karıştırılmadan terim üretilme kaygısını nasıl yorumluyorsunuz?
Biz “varlık içinde nasıl yokluk çekilir”in mükemmel numuneleri olabiliriz. Şunu yakinen anladım: Neyimizin yok olduğunu zannediyorsak o şeyimiz o kadar çok ki… Ben de başlangıçta anagram vb. terimlere karşılık bulamayacağımı düşünürken, belagat kitaplarına baktığımda çok daha zenginleriyle karşılaştım. Ben edebi sanatların anlatıldığı kitapları gereksiz ayrıntılara boğulmuş zannederdim. Özellikle de teşbih meselesinde, fakat şunu fark ettim ki aslında şu andaki mevcut edebi sanat kitaplarımız meğerse divan şiirinin deneysel karakterine göre çok fakirmiş!
Bu çok önemli bir ayrıntı. Şimdi siz de Divan şiirinde edebî sanatları anlatan bir kitabı elinize alın ve okumaya başlayın bir müddet sonra sıkılırsınız ve dersiniz ki “yahu bunlar da amma kılükal yapmış, ne kadar gereksiz ayrıntılara girmişler hatta sanat yapacağız diye basbayağı gösterişe düşmüşler…” Eminim ilk izlenim bu olacaktır. O kitaplara bakanlar “divan şairi sanat için sanat yapardı” lüzumsuzluğuna hak vereceklerdir. Fakat normalde şiir için o kadar ayrıntılı zannettiğiniz belagat kitapları iş Deneysel Edebiyat’a gelince tamamen yetersiz kalıyor.
Divan şairleri bugün bizim deneysel edebiyat diye adlandırdığımız, farklı teknik, söylem, biçim ve anlatım metotlarıyla metin kurma biçimine eş’âr-ı masnû’ (sanatlı şiirler) diyordu. Divanlarda öyle eş’âr-ı masnu var ki onların nasıl bir sanat yaptığını ben de anlamadım, belagat kitaplarında da bir karşılığını bulamadım.
İşin başka yönleri de var. Divan şairleri oturup müstakil belagat kitapları yazmış değillerdi. Bugün yoğun şekilde kullandıklarımız Tanzimat döneminde Recaizade Mahmut Ekrem, Muallim Naci, Cevdet Paşa tarafından yazılanların birer numunesi. Deneysel edebiyat kitabında terim meselesine takıldığımda bunların da yeterli olmadığını gördüm. Yani meseleye Deneysel Edebiyat terimleri açısından yaklaşıldığında bunlar hayli fakir kalmaktadır, çünkü bir deneysel metine tekabül etmesine rağmen bunun hangi başlık altında alınacağına dair bu kitaplarda bilgi yoktur. Hatta bunlardaki bazı bilgiler bazı tezkirelerdeki edebi sanat bilgisiyle de çelişmektedir. Anlayacağımız, bizim bu meselede daha çok fırın ekmek yememizin gerekeceğidir.
Biz hiç yok zannediyoruz ama aslında tezkirelere bakıldığında şiirle ilgili aslında onlarca, hatta yüzlerce, şiir değerlendirme kriteri, terimi var. Müsaadenizle bunlardan birkaç tanesini, durumun vahametini izhar için, buraya kaydetmek istiyorum: Eş’âr-ı zevk-âmîz ve güftâr-ı işret-engîz, tirzîk, hâlet, nezâket, selâset, garrâ, rakîk, rikkat, hoş-âyende, sûz-nâk, belâgat-şi’âr, mu’ciz-âsâr ,güşâde, sâde, şâir-i şîrîn-kâr, hoş –tâb’âne, pürsûzrengîn, bezle-gûne ve lâtîfe-nümûne, sâhir, ,  hem-vâr, hoş-âyende, hoş-tab’-âne, ibdâ, ihtirâ, işret-engiz, latîf, latîfe-nümûne, letâfet, mahsûs, matbû, melâhat, mevzûn,  muhayyel,  musanna, nâ-hem-vâr, nâzikâne, nefîs, pâkîze, pesendîde, pür-kâr, rekîk, revân-bahş, sathî, selis, sihr-kâr, şîrîn-kâr, sühan-güzâr, şûr, sûz-engîz, vasat, zevk-âmiz, âbdâr… Daha bunların yüzlercesi var. Bunlar birer şiir terimi miydi? Her tezkire yazarının kendince bulduğu değerlendirme kriterleri miydi? Bu terimler açısından bakıldığında Tezkire yazarları arasında bir terim, kavram birliği var mıydı? Bu terimlerle tezkire yazarları şiirin hangi özelliklerine vurgu yaparlardı? Sorular, sorular sorular. Yukarıda örnek kelimeleri Namık Açıkgöz hocamızın bir çalışmasından aldım. Daha böyle onlarca çalışma yapmamız ve hiç yoksa divan şiiri kritize edenlerin kullandığı terimleri tespit etmemiz gerekiyordu.
Benim deneysel edebiyat için bulmuş olduğum bazı terimler el yordamıyla ele geçenlerdir. Oysa eminim her terimin ifade ettiği edebi ve estetik kaygı dünyanın bütün şairlerinde vardı ve her millet ona kendince bir ad veriyordu. Örneğin Batı edebiyatında bir kelimedeki seslerin yerlerini değiştirerek yeni kelimeler elde etmek manasına gelen anagram terimine Nabi bozuntu adını veriyor. Bu acaba onun kendi adlandırması mı yoksa böyle bir gelenek var mı?
Bu mesele üzerinde kafa yormuş muyuz, hayır! Divan şiirinde eleştiri yok diyenleri öyle merak ederim ki, sanki bütün divanları, belagat kitaplarını, tezkireleri, mecmuaları, dibaceleri, nazire mecmualarını okudular da oradan konuşuyorlar. Tezkirelerden tespit edildiği kadarıyla dört yüzü aşkın şiir terimi veya değerlendirme kriteri vardır. Bunlar ne ifade ediyor? Bütün bunları mukayeseli olarak çalışmak ve neyimiz var neyimiz yok tespit etmek zorundayız.

Kitabınız Divan şiiriyle ilgili önyargıları da sorguluyor. Gemicilik terimleri, yemek isimleri, kitap isimleri gibi ilginç temalar; kekemelik, çocuk lisanı gibi farklı tecrübeler… Divan şiirinin hayattan uzak ve kendini tekrardan ibaret olduğu önyargısı nasıl oluyor da sapasağlam duruyor sizce?
Bütün bir eğitim sistemi bu vehim üzerine oturtulmuş. ÖSYM sınav sorularını bu vehimden hareketle sormakta ısrar ediyor, bundan dolayı lise eğitimi edebiyatı bu vehimle yürütüyor. Devletin bu edebiyata karşı almış olduğu refleks ayniyle mahfuz duruyor. Akademik camiada bu edebiyatın gündelik hayat ile münasebetini kabule yanaşmayan ve onu hâlâ aşkın bir çizgide tutmakta ısrarlı akademisyenler bu konuda inatçı davranıyor. Bütün bu ön kabullerin yıkılması eğitim sistemini tümüyle gözden geçirmeyi, edebiyat tarihini, verili bütün tanımları sil baştan ele almayı, bu edebiyata ilişkin sarf edilmiş bütün bühtanları silip atmayı gerekli kılıyor. Sözün özü, yüceltilenlerle cüce kılınanların yeniden ele alınması elzem. Sadece bu meselede değil tarihle ilişkili hemen her meselemizde bu sorunlarla yüz yüze gelmemiz lazım değil mi? Edebiyatımızı Divan, Halk, Tekke, Âşık vb. sınıflamalara tabi tutanlar bunu sınıflı toplumların hiyerarşisine göre yapmışlar.
Saray edebiyatı ne demek? Osmanlı da saray mı vardı Allah aşkına? Topkapı sarayı denen binalar, muadilleri Fransa, İngiltere, İspanya, Rusya’daki imparatorluk sarayları yanında gecekondu sayılır. Kanuni Sultan Süleyman bütün dünyayı Topkapı’daki o sade taşlar içinden yönetiyordu. İsteseydi kendisine, sütunları altından dünyanın en büyük ve en muhteşem sarayları yapabilirdi ama o kendine saray yaptırmayı değil, Yahya Kemal’in tanımıyla inandığı Allah için Süleymaniye Camii’ni yaptırmayı tercih etti. Bunu insanımızın bilmesi gerekmez mi?
Kanuni Sultan Süleyman kendi çocuklarını, torunlarını devletin nizamı için boğdurmayı göze aldı ve boğdurdu. Ama kendisini ve Rüstem Paşa’yı ağır bir dille eleştirdiği için idamı istenen Taşlıcalı Yahya’nın idamına müsaade etmedi. Şiire, şaire, söze verilen bu değerin bilinmesi gerekmez mi?
“Şairler para koparmak için devlet büyüklerine kaside yazardı”yı temcit pilavı gibi söyler dururuz, ama asıl devlet büyüklerinin yaşamak ve geleceğe kalmak için şairlerin şiirlerine ihtiyacı olduğunun bilinmesi gerekmez miydi? O kadar sert ve haşin olmasına rağmen 4. Murat’a Nef’î şöyle demişti: “Şairlere iltifat et! Çünkü hükümdarları ebedileştirenler onlardır. Kanuni Sultan Süleyman’ı yaşatıp ebedi kılan Bâkî’nin âb-ı hayât kadar değerli sözleridir.” İnsanımız şiirin bu cephesini de bilse fena mı olurdu? Osmanlı da iktidarın bir edebiyatı değil, aksine edebiyatın iktidarı olduğunun da bilinmesi nemize halel getirirdi?
Eminim birileri bu önyargıların sapasağlam durmasını gerekli görüyor. Ben bunun baştan beri söylediğim gibi bir vehme sığınma olarak görüyorum. Aslında korku bile yok, sadece evhamlar var. İnsan korkularıyla baş edebilir ama kişinin vehmiyle başa çıkması çok çok zor…
Hiçbir hakikat ilanihaye gizli kalmaz. Edebiyatımızın bütün o güzellikleri, farklılıkları, gizemli dünyası, estetik boyutları, hayata ve insana tam da kalpten dokunan incelikleri bir gün gün yüzüne çıkacak. Bize düşen bunun çalışıp çabalamak.
Kitap yayınlanalı yedi yıl oldu. Nasıl tepkiler aldınız?
Tam yedi yıl sonra sizin şu hayretinizle karışık bir röportaj isteğiniz dışında hiç bir tepki almadım.
Kitap Hece yayınlarından yayınlandığında, Hece dergi için aziz dostum Şaban Sağlık beyefendi benimle bir söyleşi yapmıştı, o kadar. Yedi yıl sonra da işte sizin sorularınıza muhatabım. Aslında sizin fark etmenize de hayret etmedim değil, nasıl dikkatinizi çekti, doğrusu ben de onu merak ettim. Bu merakınızdan, sadece merakta kalmayıp bir de röportaj yapma talebinizden dolayı ben de sizleri tebrik ederim ve dahi teşekkür ederim. Çünkü çok istisna bir şey yapmış oldunuz. Ülkemizde, belli bir alanda farklı bir şey yapılmışsa, o şey özellikle o işin erbabı tarafından görünmez kılınır, fark edilmez hanesine yazılır, hiç yokmuş muamelesi görür, “Allah Allah, öyle bir çalışma mı yapılmış” hayretine yamanır. Sizin görüp takdir etmeniz bu anlamda hayreti muciptir.
Ama bendeniz fark edilmemeyi doğal karşıladığım için hiç de şaşırdım sayılmaz. Ülkemizde deneysel edebiyatla uğraşan, bu alanda metinler veren onlarca insan var. Ya bunlar bu eseri görmediler veya gördüler de kayda değer bulmadılar yahut da deneysel edebiyat ve divan şiiri bağlantısı onlara saçma geldi. Başka bir şey aklıma gelmiyor.
Bu yüzden sizin fark etmenize, hayretinize ve bununla da kalmayıp bu hayreti ve benim cevaplarımı okuyucularla isteğinize şaşırdım. Tanpınar’ın günlükleri okunduğunda memleketin bu ahvalinden en kadar yakındığını görüyoruz. Demek ki bu hal bizim için normaldir, fark edilmek anormaldir. Malumunuz bu akademide de siyasette de, sanatta, sporda, eğitim camiasında da böyledir. Sistemimiz adam kazanmaya değil, adam harcamaya dönüktür. Farklı bir şeyler yapan onu yapamayanın tez elden kurbanı olur. Bu, en başından beri böyledir. Hâlbuki farklılıklar bir sistem için daima taze kandır, dolaysıyla hayatiyetin devamı için candır.
Fakat bizler, herhangi bir iltifat, takdir, tebrik, teşekkür beklemeksizin işimizi yapmamız gerektiğine inanıyoruz. Eğer ürettiğimiz değerli bir eserse eninde sonunda değerini bulur, yok eğer değersizse zaten takdire gerek yoktur. Ülkemizde çoğu insan takdir, tebrik ve teşekkür görmediği ve yaptıkları taltif edilmediği için hayata, mesleğe, işine küser gider. Ben de bunu bir türlü anlamam: Ne demek takdir görmek? Ne demek iltifat almak? Biz bunları iltifat için mi yapıyoruz? Eğer öyleyse bu ne ucuz alışveriştir! Heba olmuş onca emektir!
Malumunuz sevginin peygamberi bir tanımı vardır: Asıl sevgi, iyilik görünce artmayan, kötülük görünce de azalmayan sevgidir. Hepimizin sevgileri, ilgileri, çalışmaları böyle olsun!

Şimdilerde neler çalışıyorsunuz? Önümüzdeki dönem için gündeminizde neler var?
Bize küçükken “paranızı saymayın, bereketi kaçar!” derlerdi. Acaba öyle midir, bilmiyorum. Ama zamanla şunu fark ettim, eğer insan yapmadan yapacağı şeyleri söylerse hakikaten bereketi kaçıyor ve o şeyi bir türlü yapamıyor. Herhalde söze gelen eylem, anlamını sözde tecelli kılıp eylemden çekiliyor. Bu yüzden mümkün olduğu kadar ne yapmakta olduğumuzu dile getirmemeye çalışıyorum.
Ama basitçe şunu diyebilirim, artık sona geldiğim için, Tanpınar’ın imgeler sözlüğünü yazıyorum. Bendenizde çok derin bir Tanpınar okuma sevdası vardır. Onu okurken bir cümlesi beni derinden etkilemişti: “Yaratma, şeyler arasına yeni münasebetler koymadır!” Kendisi şeyler arasına münasebet koyma dehasını kelimeler ve nesneler dünyasında o kadar farklı ve yaratıcı bir şekilde yapmış ki bence bunun yazılması ve diğer bütün yazar ve şairlerce bilinmesi gerekir. Özellikle de bu yola yeni çıkanlar tarafından.
Bir de alanımla ilgili yıllardır üzerinde çalıştığım bir sözlük çalışması var, onu devam ettirmeye gayret sarf ediyorum. Velhasılı kelam üzerinde çalıştığımız bir şeyler yoksa üzerimizde bütün ayrıntılarıyla çalışan şeytanlar var demektir. Bu yüzden elimizden geldiği, dilimizin döndüğü, aklımızın erdiği kadar bir şeyler çalışmaya devam edeceğiz demektir, nöbeti şeytana bırakmamak için…

Suavi Kemal Yazgıç
Suavi Kemal Yazgıç

Latest posts by Suavi Kemal Yazgıç (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.