"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Muhammed’in Allah’ına Sığındım”

İnsanoğlunun yeryüzüne bırakıldığı günden bu yana, hayatın keskin ve kırılmaz anlarında insanın, mutlak bir yaratıcının varlığını arıyor olması bize, bir inanma, bir muhtaç olma içgüdüsüne sahip olduğu gerçekliğini göstermiştir. Ancak sıkıştığımız vakitlerde bu ihtiyaç, tartışılmaz bir şekilde kendini gösterir. Bir doğum, bir ölüm anı mesela. Ya da bir savaş, bir felaket, bir ayrılık anında.
Ölüm, ilk bakışta birçok insan için bir “son” gibi durabilir. Ancak birçok efsane, din ve inanç sistemleri için bu vaka, bir geri dönüş, sonsuzluğun bir başlangıcıdır diyebiliriz. İnsanın, yeryüzünde kendini kendine yetebilen olarak hissettiği ve kabul gördüğü her süreçte yaratanla işi olmamıştır. İlahi olan her türlü söz, kişilik, belge ya da mesajlar bir anda rafa kaldırılıp, yerini insan aklının ve iradesinin aldığı yeni bir dünya anlayışına terk etmiştir. İnsan kendini yeryüzünde yalnızlığa terk etmiştir. Ta ki sıkıştığı ve bir türlü yerini, zamanını ve oluşumunu hesaplayamadığı o anlara kadar. Hayatta her şey yolunda giderken tanrı rolünü üstlenen “insan”oğlu, o sıkıştığı vakitlerde, içgüdüsel bir çarkla kendini imha eder. İşte o anlarda yine aynı hesapsızlıkla ağzından birkaç kelime dökülür ki, ne yaman bir çelişki hissiyatıyla dinler ve düşünürsünüz.
Yine böyle “anca sıkıştığımız vakitler”den birinde, bir felaket sonrası, televizyonun cam ekranının arkasında, kendisine uzatılmış mikrofona konuşan yaralı bir kadının ağzından dökülenler gibi: “Yapacak hiçbir şeyim yoktu, Muhammed’in Allah’ına sığındım o an…”
Ne kadar kafa karıştırıcı, ne kadar düşündürücü sözler; belki de hiç geri dönülmesi düşünülemeyecek o anlarda ağızlardan çıkan mutlak sözler…Ne ispatı aranır, ne kaynağı tespit edilebilir, ne de sorgulanabilir.
İnsanoğlunun doğasında kabul gören bir davranış biçimi. Eline geçen her metaya hükmeden, yapıp eden, bozan değiştiren, alt üst eden, doruğa çıkaran, yerlerde sürükleyen ve bir gün gelip de yaşadığı ortamı yaşanmaz hale getiren ve bu özelliğiyle övünen, gurur duyan insanoğlunun düştüğü o aciz “sıkışılmış vakitler”, ne izlenmeye değer, ibretli, hikmetli anlardır.
“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü bana her zaman insanın kendini yineleyen, bir dairenin etrafında dönüp duran, bu dolanım sürecinde bilmek ve değiştirmek gücüyle derin ve dokunulamaz bir hazza ulaşıp, dünyayı ele geçirdiğini sanan saftirik insanoğlunun, yine dönüp dolaşıp o mutlak yere geri döneceğini hatırlatır.
“Muhammed’in Allah’ına sığındım” diyen kadın, hangi inkar duygusuyla yaşadığı hayatın bir arasında içine düştüğü felaketten, yine hangi sarsılmaz sığınma ve teslim olma duygusuyla söylediği ve belki kendisinin de hâlâ inanamadığı bu sözleri söylemek zorunda kalır? Müphem.
Bir rivayet dolaşır durur dillerde. “Şeytan bir gün firavunun kapısını çalar. Firavun, “Kim o?” diye seslenince, şeytan sesini çıkarmadan kapıyı açar ve içeri girer. Firavunu içeride tek başına oturur görünce sorar: “Ey Firavun, sen hem ilahlık iddiasında bulunuyorsun hem de kapının arkasında kim var bilmiyorsun” demiş. Firavun cevap vermiş: “Ey şeytan haklısın. Aslında ben de biliyorum Allah olmadığımı ama bulundum bir kere. Sözümden geri dönemem artık bundan sonra.”
İnsan, yaratıcısı olan Allah’a karşı gelmesinin sebebi nedir acaba? Acizliği? Yanılgısı? Bu fani dünyanın , başlangıç ve sonunun değiştirilemez varlığı? Aslında bildiği halde inkar etmesinin sebebi? Matematikle, astronomiyle, bilimle alt üst ettiği, kanun koyduğu, değiştirdiği dünyada, zafer çığlıkları atarak gezinen insanoğlunun, sokağın köşesini dönerken dahi aslında neyle karşılaşacağının hesabını yapamıyor olmasının anlamı nedir?
Heybemi sırtıma alıp, arkama bakmadan çekip gidesim geldiği her anın, bir gün bir geminin gelip iyi insanları alıp götüreceğini düşündüğüm her zamanın, denizlerin, okyanusların ya da gökyüzünün ortadan ikiye yarılıp, acı çeken insanlara bir yol açıp kucaklayacağını hayal ettiğim her duygunun hayatımı yaşanılabilir kıldığını bilmek güzel.
İnsanoğlu diklendiğinde değil acizliğinde güzelleşiyor. Kul olmak, acizliğini kabul etmekle başlar. Acizliğini kabul etmek, insanı rahatlatır, sonsuz bir huzura erdirir.Erdemli olmak ise, bu acizlik karşısındaki duruştur. Kendini bilmek, yaratıcıya el açmak, sonsuz kudret sahibine teslim olmaktır.

Bu yazı yorumlara kapalı.