"Enter"a basıp içeriğe geçin

Nurettin Durman’la Söyleşi

Bir yazarı – şairi anlamak için onun çocukluğunu bilmek bazen çok önemli olabilmektedir. Çocukluk, kimi zaman şiir kitaplarının omurgası işlevini de görmektedir. Bu zaviyeden baktığımızda Nurettin Durman’ın şiirini beslemesi boyutuyla onun çocukluğuna bir göz atalım derim. Hatta biraz daha açayım: Kaybedilmiş anne, hafız baba, üvey anne, evden kaçış, hatta ilk gençlik yıllarındaki değişik iş kollarında tutunamama sizin şiirinizin neresine denk gelmektedir?

Hayata tutunmak için bir çabanın içinde olmak gerekiyor. Bunu çocukluğumda çok acı bir şekilde yaşadım. Bu acıları çekerken bir başıma sanki hayata direnebiliyorum gibi çocukça bir cesaret edindiğimi var sayıyorum. Yoksa direnemez savrulup giderdim. 12 yaşında evden kaçmalar, üvey annenin kaprisleri, birçok şey ve tabi çok okumak istememe rağmen okuyamama. Bunlar hayatın alt yapısını düzenlediği gibi şiirin de esas nüvesini teşkil ediyor olabilir içinde saklanmış dalgalar eşliğinde.

Elde var saydığınız bir şey bir bakıyorsunuz elinizden kayıp gitmiş. Siz de böylece az da olsa anlamış oluyorsunuz ve bir üzgünlük dünyasının içerisinde olduğunuzu görüyorsunuz. Burada olmak veya olmamak gibi bir durumun içinde çabalıyorsunuz ama çocukluğunuza da sığınıp bir direnci kuşanıyor hayatın içine adım atıyor bir karşı taraf pozisyonu alıyorsunuz. Karşı çıkıyor, arayışlara giriyorsunuz ve kendinizi bir yola doğru giderken buluyorsunuz. Eh diyorsunuz bu benim gideceğim yol. Allah kerim diyorsunuz ve çıkıyorsunuz yola. Çocuk halinizle. Bu kendine ait vaziyetler ilerde siz istemezseniz de bir şekilde gizlenmiş olarak da olsa şiirinizde yerini alacaktır. Şiirin şairin hayatına dâhil olduğunu unutmayalım.

Şair, şiire dâhildir demek bile eksik kalıyor bence. Şiir ve şair aynı şeydir bence. Bu anlamda bir şiiri derinliğine anlayabilmek için onun şairini de iyi tanımak gerekir. Şairin okumaları, arkadaşlıkları, duygu dünyası vd. bir bütün olarak kurar şiiri. Nurettin Durman şiiri, önceki soruda bahsi geçen çocukluğu dışında hangi kaynaklardan beslenmektedir?

Şiirin bir başlangıç ve gelişim süreci var tabii. Önümüzde önce bu şiir vadisinde şiir ülkesinde meydana gelmiş olan bir değerler silsilesi var. Onlara başvurmadan onları görmeden onları okumadan sağlam bir temel atmanın olmayacağını ve bu görmeler ve okumalarla birlikte bir kendini bulma bir kendi olma gayretini edinmek gerektiğini anlamak gerekiyor. Kaynakların çeşitli olması şiirin kendini ortaya çıkarmasında bir önerici olabiliyor. Şiirin kolay bir şey olmadığını ama kolay gibi göründüğünü de hesaba katarak bir aşama kaydetmek gerektiğinin anlaşılması üzerine esaslı metinlerin içinde kendinize bir çıkış yolu arıyorsunuz. Bu zorluk içinde şiirin kanatları altında arayışlara giriyorsunuz.

Şairin insana, olaylara, tabiata bakışını dikkate almamız gerekiyor. Hayata bakışı, dünyaya bakışı, inancı, şiirinin temel öğelerini oluştururlar. Bir olaya, insana, nesneye dair zihnindeki, idrakindeki kabullerle şuuruna sırlanmış olan sözcükler aracılığıyla bir anlam dünyası oluştururlar. Şair okumalarını çeşitlendirmek zorunda hissedebilir kendini. Yani şöyle de diyebiliriz hiç okumadan işin inceliklerini öğrenmeden iyi şiire ulaşmak mümkün olur mu? Tek taraflı okumalar, kısır döngüler iyi eser vermesine engel olurlar, olaya geniş açılardan bakmak gerekiyor.

Bazen tek bir cümle bir insanı büyük bir koşuya çıkarabilir. Hayat boyu süren bir koşuya. Arkasında büyük acıların, yoksullukların, yoksunlukların bulunduğu bir maratona… “Şiirin ne olduğunu bilmeden başladım yazmaya. Bir gün dükkânın önünde oturmuş şiir niyetine bir şeyler karalıyordum, bir beyefendi ne yaptığımı sordu, şiir yazıyorum dedim, Yahya Kemal’i oku dedi.” demişsiniz bir söyleşinizde. Sizi şiir koşusuna çıkaran bir cümle işlevi görmüş gibi bu cümle.

Doğrudur. Şiire başlarken bu sözden başka bir öneri, bir teşvik görmedim. Başlamak önemlidir. Bu başlamak ise kendinden olan bir şey… Teklifsiz, zorlamasız ve kendiliğinden… Bundan sonrası esas arayışlara sevk ediyor beni. Kitapçılar, dergiler, şairler, şiirler ve bir bakıyorum sanki bir İstanbul o kadar geniş o kadar karışık o kadar o kadar cazibeli, kendine çekiyor ve boyna peşinden koşuyorum. Yazmak yetmiyor da iyisi nasıl yazılır, dergiler yayınlar mı yayınlamaz mı? Ve yazdıklarımın çoğu yayınlanmıyor gönderdiğim dergilerde. Ama bir şey var; ben bu şiiri seviyorum, o da beni sevsin istiyorum ve peşinden gidiyorum.

İlk şiiriniz 1964 yılında Sanat Dünyası’nda yayımlanıyor. Yazmaya ve dergilere şiir göndermeye devam ettiğinizi söylüyorsunuz. Birçok dergi bu şiirleri yayımlama konusunda istekli olmuyor. Bu durum, yani dergilerin genç şairlerin şiirlerini yayımlamaya mesafeli oluşu, bu gün de çok farklı değil bence. Dergi patronlarının, huzurlarında diz çöken gençlerin şiirlerini yayımlamasını istisna tutuyorum. Demek ki kimsenin huzurunda diz çökmek istememişsiniz. Bu, Nurettin Durman’ın sanatçı kişiliğini açıklayan bir tavır. Fakat siz dergi çıkardığınızda aynı tavrı sergilemediniz. Örneğin Kardelen’de şiir yayımlamaya başlayan biri olarak bu süreci yakından bildiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta benim çok kötü metinlerimi bile yayımladınız. Bu gün anlıyorum ki bazen bir gencin şiir yolculuğunu teşvik etmek için bile şiirleri yayımlanabilir. Bunu sizden öğrendim. Hep yol açıcı biri oldunuz. Gençlerin Nurettin Ağabeyi. Sizin dergiciliğiniz ile öncekilerin dergiciliğini kıyaslayabilir misiniz?

Bazı arkadaşların, şair tanıdıkların şiir yayınlama serüvenini dinlerken acaba diyorum yaşadığım zaman diliminde o gençlik yıllarımda o heveskâr şiirli günlerimde benim kadar dergilere şiir göndermiş ve şiirleri yayınlanmamış başka şair var mı? Çilemi kabulleniyorum, pişmanlık duymuyorum, demek ki böyle bir sınavdan geçmem gerekiyormuş diyorum. Şiirlerim yayınlandıktan sonra da işin kolayına kaçılamayacağını anlamış oluyorum bu vesileyle. Zorluklardan geçilmesi de şiiri daha da değerli kılıyor.

Dergi çıkarırken dikkat etmemiz gerektiğini, yetenekli gençleri işin başında şiirden soğutmak değil eksikleri varsa da onları gönendirmek gerektiğini, çünkü ileride iyi şiirler söyleyebilirler olduğunu anladığımız ve hissettiğimiz gençlere dergi sayfalarında yer vermiş olduk. Biz bir genç yeteneği saf dışı bırakmak değil, bir genç yeteneğin yazdıkça yayınladıkça, aşama kaydettiğini gördükçe, dergimizin bir işe yarayacağını ve bu vesileyle bizim de mutlu olacağımız bir işlevi üstlenmiş olduk dergi çıkardığımız süreçte. Çünkü yazdıkça ve yayınladıkça aşama kaydedebilir düşüncesini taşıyorum yeteneği olan bir şairin, yazarın. Genç bir yeteneği, yazma heveslisi olan bir insanı desteklemek icap eder. Bir olumlu söz bir hareket çok şeyin öncüsü olabilir hayatta.

Dergiciliğe değinmişken bir soruyla bu konuyu tamamlayıp tekrar şiirinize dönmek istiyorum. Gençliğinizde birçok dergiyi takip ettiğinizi biliyoruz. Ama sizin için sanırım Aylık Derginin özel bir yeri var. Ben Kardelen şairiyim diyebiliyorum. Siz ben Aylık Derginin şairiyim diyebiliyor musunuz? Ya da şöyle sorayım: Kendinizi ait hissettiğiniz bir dergi olmuş muydu? Bir de Mavera’da şiir yayımlamak sizin için neden önemliydi?

Birçok dergi, çeşitli fikirde ve anlayışta dergi. Bir kısmında şiirlerim yayınlandı. Kendinizi bir yere yakıştırmanız gerekiyor. Fikriniz, inancınız, dünya görüşünüz uygun olmalı. Aylık Dergi ile zaten fikri yönden bir beraberlik var aramızda, yoğun İslamî fikriyatın oluşturduğu bir çizgidir. Öteki dergiler sadece şiir yayınlatma aracı, fikrî, düşünce beraberliği yok. Aylık Dergide Yaşar Kaplan şiirlerime değer verdi, mektuplar yazdı, şiirlerimi yayınladı. Beylerbeyi’ne dükkâna geldi. Yayınlamadığı şiirlerin üzerine noksanlarını, fazlalıklarını işaretleyerek, yazarak geri gönderdi. Bu dizeyi, kelimeyi değiştir yayınlayalım önerisinde bulundu. Bu büyük bir özveri bir dergi yönetmeni için. Uzun yıllar yazdım Aylık Dergi’de. Aylık Dergi bizim dergimiz oldu. Hiç çekinmeden ben Aylık Dergi’nin şairiyim diyorum.
Mavera dergisi Aylık Dergi’den önce yayın hayatına başladı. Mavera dergisi İslami edebi camiada bir sevinç kaynağıdır. Dergi çıkınca işte bizim de bir dergimiz oldu havasına girmişizdir. Tabii hemen şiir gönderiyorum ama yayınlanmıyor. Böyle birkaç defa şiir gönderdikten sonra vaz geçiyorum ve arkadaşlar, sanıyorum Ekrem Baki olsa gerek, bana bir Aylık Dergi veriyor ve şiir gönderebilirsin diyor. Öyle bir başlangıç oldu ve devam etti. Çok sonraları Cahit Zarifoğlu bizim taraflarda ikamet ettiği yıllarda, dost olduğumuz yıllarda, iki şiirim yayınlandı Mavera dergisinde.

Dergicilikten bahsetmişken bir soru sormama daha müsaade buyurun. Kardelen Dergisinde, ümmetin bütün coğrafyalarında yaşayan ne kadar yazar varsa onların eserlerini yayımlamak istemiştiniz. Tercüme sıkıntısından dolayı bunda çok başarılı olamamıştınız. Aynı zamanda edebiyat piyasasındaki yoğun bir rekabet ve çekememezlikten de yakınmıştınız. Bu konuda herhangi bir atılımda bulunmuş muydunuz? Aradan uzun denebilecek kadar zaman geçti. Bu gün bu arzunuzu gerçekleştirebilmenin imkânlarını zorluyor musunuz? Ümmetçiliğin terkedildiği ve garip bir milliyetçiliğin virüs gibi yayıldığı günümüzde çok anlamlı bir girişim olmaz mı bu?

Kardelen dergisi ilgi gören bir dergi oldu. Genç dinamik insanların yazdığı, çıkardığı ve ayrıca genç yeteneklere çok önem veren bir dergi… Böyle bir amacımız vardı. Derginin en yaşlısı ben oluyorum. O zaman kırk beş yaşındayım. Mavera ve Aylık Dergi’den sonra çıktığı için de yadırganır oldu bazı çevrelerde, yani bizden olduğunu kabul ettiğimiz çevrelerde. Devrimci bir çizgide yol alan bir dergi ve genç bir dergi. Dikkat ederseniz dergiler silsilesi konuşulduğunda, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim, Yönelişler dergileri anılır da Kardelen dergisinden Düşçınarı dergisinden söz edilmez. Aralarına almazlar. Yani o silsileye katmazlar. Kendilerinden saymazlar, hâlbuki İslami duyarlılığı yüksek devrimci bir dergidir. İslamcı gençlerin çıkardığı bir dergidir. Neyse geçelim o meseleyi…

Dediğiniz arzu ve çabalarımızı Kardelen dergisinde değil de Düşçınarı dergimizde daha esaslı bir şekilde uygulama yoluna gittik. Nerede bir Müslüman yazar, şair, öykücü varsa iletişime geçmek ve ürünlerini yayınlamak. Birçok teşebbüs öylece kaldı. Tercüme meselesi çok önemli olarak önümüzde bir duvar ördü. Arapça bilenlerle temasa geçtiğimde edebiyata ilgilerinin olmadığını gördüm. Ürdün’den bir dergi geliyor adresimize, oradan çeviri yapmak istiyorum, kimse yapmıyor. Hiç unutmuyorum Nureddin Zengi hakkında yazılar vardı, bir kardeşimiz çevirecek ve yayınlayacaktık, olmadı. Velhasıl kendinde olmayınca zor oluyor bu işler. Derginin ya ekonomik gücü olacak temasa geçmek için ya da derginin yayın kurulunda olanlar birkaç dil bilecekler. Pakistan’da okuyan bir genç geliyordu bana, ona söyledim bu amacımı, o delikanlı da Pakistan’dan ancak bir şairin şiirini çevirip gönderebilmişti. Pakistan’dan mektup geliyor ama orada okuyan gençler kendi yazdıklarını gönderiyorlar. Olmadı, istediğimiz sonucu alamamış olduk… Bu gün de değişen bir şey yok. Bu ümmetçi düşünceyi uygulama alanına sokacak dergiler olmalı ama kimsenin öyle bir derdi yok. Varsa Füruğ Ferruhzad, yoksa Füruğ çevirip sayfalarına yerleştiriyorlar.

Bugün ümmet şuuru çok zayıflamış bir durumda. Mahalle şuuru bile kalmamış. Çok dar bir çevrede arkadaşlıklar, dostluklar devam ediyor. Edebiyat edebini rüzgâra kaptırmış, cesedini uçurumun başında tutmak için olanca gücüyle direniyor. Uçurumdan yuvarlanmazsa kurtarabilir kendini diye düşünüyorum.
Gelelim Şiirinize… Benim için Nurettin Durman şiiri, halk şiirinden fışkıran bir pınardır. Bunula elbette Halk Edebiyatının formlarının kullanılmasından bahsetmiyorum. Biçim değil biçem için benim söylediklerim. Sadece üslup değil tem bakımından da durum böyle. Şiirleriniz Anadolu coğrafyasının tüm boyutlarıyla (kültürel, siyasal, tarihsel ve sosyoloji) bir fotoğrafı, bir belgeseli gibi. Katılır mısınız?

Şiirimin var oluş evrelerinin sonucu desem olmuyor. Çünkü ilk başlar da var bu sosyal bakış açısı. Daha şiire başlarken Endülüs hakkında yazılmış tefrika edilen bir romanı okuyorum. Ağa, eşkıya meselesi olan bir roman okuyorum. İlk edindiğim kitap Divan-ı Kebir oluyor. Hani şöyle desek, ben biliyor muyum ne yaptığımı, o yapılanlar gelip buluyor, beni Allahın bir lütfu ikramı olarak. Filistin Şiirleri Antolojisini hazırlarken ünlü şairlerimizin Türkiye’nin dışına çıkmadıklarını gördüm. Hani Sezai Bey’in “Cezayir’in Atları” şiiri, o harika şiiri var. Necip Fazıl’ın dışarlıklı bir şiiri yok. Demek diyorum, içerde kavgası o kadar çetin ki dışarıya bakmaya zaman kalmıyor. Böyle de bakabiliriz meseleye. Mesela ilk şiirlerimden iki örnek vermek istiyorum:

 

EVRENDEKİLERİN ÇABASI

Birinin çabası yaşamak
Biri kendine küsmüş
Biri yükseklere yükseklere
Biri sevdaya düşmüş.

Biri gururdan patlarcasına
Dolmuş boğazına dek
Ezilmişlere bir tekme daha
Bir daha sürününceye dek.

Sonra usul usul yanaşıp
Bilgelik dilenmişler
Koymuşlar bir yana tek tek
Başkalarına satmışlar.

Kimi kime söylesin
Satılmışlar kentinde
Kim gerçek yargılar ki
O şey varsa cebinde.

Birinin çabası yaşamak
Biri kendine küsmüş
Biri yükseklere yükseklere
Biri sevdaya düşmüş…

2 Ekim 1964- Divanyolu – Sultanahmet
On dokuz yaşında yazılmış bir şiirdir. Aşk, sevda, hasret şiirlerinin yanında hayatın acı taraflarını görmek gerekiyor. Hayatın içindesiniz, el bebek gül bebek bir yaşantınız yok ve görüyorsunuz çevrenizde olup bitenleri. Bunun karşısında da susmak olmuyor haliyle eğer bir derdiniz varsa. İkinci örnek ise:

 

VE

Kim bilir simitçinin dünyasında neler var
Simitçinin dünyasını ben bilmem
Benim dünyamı simitçi bilmez..

Bazısı altı katlı apartmanda oturur insanların
Bazısı köpeklere ayrılan yerde;
Tanrısını severek.
Dünyanın serseri gidişidir bu..

Ve insanlar birbirlerini sever
Birbirlerini sömürür,
Birbirlerini öldürür.
Yaşamak savaşıdır bu
Simitçinin
Sömürücünün
Ve öldürücünün…

25 Mayıs 1965- Salı – Divanyolu – Sultanahmet

 

Tabii o zaman simitçiler böyle değil, bu zamana bakarak yanılgıya düşmeyelim. Şimdi rağbet görüyor para kazandırıyor yapanlara. Mazlumların acılarını görmeyen bir şiir olmamalı. Şair dünyanın neresinde varsa bir haksızlık onun karşısında durabilmeli, sesini çıkarmalı, duyurmak için gayret etmeli. Yoksa neye yarayacak ki şiirimiz, kendimize yazar kendimize okur gülüp geçeriz.

Bir tespitte daha bulunmak istiyorum müsaadeniz olursa… Sizi 1991’den beri tanıyorum. Benim için hep yüzünde gülümsemesi eksik olmayan, herkese yardım elini uzatan, başkalarının dertleriyle dertlenen naif biri oldunuz. Bana sizi sorsalardı böyle derdim. Şiirlerinizin çoğunda bu kişiliğinizi görebiliyorum. Yine aynı reflekslerle örneğin haksızlığa karşı sesini yükseltip mazlumun yanında olma refleksi ile yazdığınız birçok şiiriniz de var. Buralarda daha sert bir insan karakteri görüyoruz. Bağıran bir adam profili karşılıyor bizi. Bu ikinci Nurettin Durman’ı ben sadece şiirlerinde görüyorum. Yanılıyor muyum?

Haksızlığa karşı çıkmanın gereği için oluyor. Bazen de yapmayın etmeyin, insanların haklarını gasp etmeyin gibi uyarıcı da olabiliyor şiirim. Bir de o kadar acı var ki zalime karşı tavır almak gerekiyor. Zalimin karşısına geçip elinizi ovuşturup iki büklüm olup nasıl karşı çıkılmış olacak ki. Bu bir mecburiyet hali… Kardeşlerinize karşı yumuşak, düşmanlarınıza karşı sert olmak meselesinden meydana çıkıyor yükseklik formu. Bir de ben şair Nef’i’yi severim, onu tanıdım tanıyalı. Rahmetli, karşı çıkmanın sonuncunda kellesini vermişti…

Eski şiirlerinizin daha soyut; dil ve biçim olarak daha ağır bir şiir olduğu ama zamanla şiirinizin daha genç, daha akışkan bir şiire evrildiğini söyleyenler oluyor mu? Dahası yukarda halk edebiyatından besleniyor şiirinizi dediğimde daha çok son dönem şiirlerinizi kastetmiştim. Son on yılın şiirleri örneğin…

Şöyle bakalım meseleye. Daha çocuk denilecek yaşta yazmaya, şiire başlamışsınız, derken bu yazdıklarınızı yayınlamaya başlıyorsunuz ve sürekli takip ediyorsunuz diğer şairleri. Yazdıklarını okuyorsunuz, kıyaslıyorsunuz, kendiniz olmak için, etkilerden kurtulmak için bir yöntem bir yol arıyorsunuz ve nihayetinde bir şekilde, tarzda, üslupta kalıyorsunuz. Bunu şiirimdeki aşamalar olarak görmek lazım. İlk şiirler, orta zaman şiirleri ve günümüz. Dikkat ederseniz bir de kalp krizi sonrası şiirler var. Bunlara Yoldaki İşaretler adını vermek istiyorum, Allah nasip eder de kitabı yayınlatabilirsem. İlk başlarda da kolay yazdığımı var sayıyorum ama onları naif şiirler olarak kabul ediyorum. Samimi şiirlerdir, candan şiirlerdir ama naiftirler. Günümüze, Akşam Yedi Suları olarak ulaşanı vardır haliyle. Bir örneklik teşkil etsinler için önemlidirler hayatımda. Tabii yazılıp yırtılan, atılan o kadar şiirin içinden kalmış olanlardır. Orta dönem şiirleri Mahmud-u Sani gibi mesela üzerinde çok durulmuş, teması nedeniyle araştırmalara girilmiş ve aylar süren bir uğraşın sonunda yazılmış şiirdir.

Son şiirlerde, bir defada yazılan şiirlerde ve bir müddet dinlendirip esaslı bir okumanın sonucunda ortaya çıkan şiirlerde şair olduğumu, böyle bir şiiri hayatıma dâhil ettiğimi anlıyorum. Şiirin yaşı yoktur bana göre lakin daha şair hayattayken böyle yakıştırmalar oluyor. Genç bir şiir yazdığımı söyleyen gençler var olsunlar, sağ olsunlar.

Bu röportajla Nurettin Durman’ı değişik boyutlarıyla genelden görelim istemiştim. Ama daha çok Nurettin Durman şiirine kilitlenmiş olduk. Doğrusunu isterseniz bunun böyle olması da gayet doğal. Çünkü Nurettin Durman’ın şairliği diğer yazın türlerinin önüne geçmektedir. Nurettin Durman dediğimizde insanların aklına Şair Nurettin Durman geliyor hep. Fıkra yazarlığı, hikâyeciliği, biyografik metinleri, denemeleri hep daha sonra geliyor akla. Biraz da bunlara değinelim istiyorum. Öncelikle Akit (Vakit) gazetesindeki haftalık yazıları konuşalım biraz. Genelde kültürel konularda yazıyordunuz sanırım. Dönelim mi o günlere?

Ahmet Kekeç ile konuşurken bir teklifte bulunmuştum. Her gün gazetenin kültür sayfasında bir şair arkadaşımız yazsın diye. Teklifim kabul gördü. Arif Dülger, Süleyman Çelik, Hüseyin Akın, Mustafa Özçelik ile ben haftada bir yazmaya başladık. Tabii bizler daha çok edebi bir fikriyatın etrafında buluştuğumuz için siyasî yazılar değil düşünce yazıları, edebiyata sanata dair yazılar yazmaya başladık. 1994 yılında başladım Vakit Gazetesinde yazmaya, 2008 yılında artık yazma dediler ve bırakmış oldum. Haftada bir yazmak yazarı dikkatli olmaya, diri olmaya teşvik ediyor. Gelip geçici değil de kalıcı, değeri olacak olan yazılar yazmaya gayret ediyorsunuz. Yazı hayatımda, yazma alışkanlığı edinmem açısından çok faydası olmuştur bu yazıların. Tabii zaman zaman İslam coğrafyasında olan baskıları zulümleri de yazdığım oldu. Sonraları bu yazıların bir yerlere ulaştığını görmek de mutlu ediyor tabii beni.

Deneme işi tamam da hikâye ise gençliğimden beri yazmak istediğim bir edebi tür. Yazdım ama olmadı. Yazdım, yayınlamak için bir gazeteye gittim, bir haftalık ek çıkarıyorlardı orada hikâye yayınlıyorlardı, Orhan Kemal hikâyelerini okuyordum o ekte. Odanın kapısına vardım o haftalık eki artık çıkarmıyoruz dediler. Yazdığımı sandığım hikâyeler öyle kaldı. Bir matbaacı dostum ile Bekir Yıldız’a gönderdim hikâyelerimi, bakmış hikâyelerime bir tek, İyi Akşamlar diye bir hikâyem var, askerde iken yazdığım, bu tarzda devam etsin demiş. Kolay mı bakalım o tarzda devam etmek. Velhasıl yıllar sonra azar azar yazdığım ve hikâye diye isimlendirdiğim Mektebin Bacaları diye bir hikâye kitabım çıkmış oldu. Vay be hikâye yazabiliyorum demek ki. Ara ara yazıldı yayınlandı bu küçürek hikâyeler ve ikinci hikâye kitabı bu günlerde çıktı İz Yayınları’ndan. Adı, Amca Bey Öldü olarak konmuştu yazıldığından beri. Amca Bey yaşlı komşumuz, iyi bir adamdı, Allah rahmet eylesin.
Denemeler kitaplaştı. Antolojiler hazırlandı. Ve diğerleri. Değerli, hürmet ettiğim, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi Bey’e sormuştum, ‘Hocam ne olarak anılmak istersiniz?’, ‘Şair olarak anılmak isterim’ demişti bir muhabbet anımızda. Hikâye, deneme ve diğerleri olsun tabii. Evet, ben de şair olarak anılmak isterim…

Peki deneme ve hikâyeleriniz nasıl yankılandı? Muhataplarıma ulaşabildim ve olumlu tepkiler aldım diyebiliyor musunuz? Bunu satış anlamında sormuyorum elbette.

Bu konuda diğer türlerde olduğu gibi bir sessizliğin hüküm sürdüğünü söyleyebiliriz. Rahat okunduğunu söyleyenler oldu ama neticede tiraj önem kazanıyor. Yayıncı kitabın satışını önceliyor haliyle. Uzaktan gelmiş bir okur ile karşılaştığınızda yazdıklarınızın az da olsa karşılık bulduklarını görmüş oluyorsunuz. Bir de bizim cenahta birkaç getto var, koloni var, onlara dâhil değilseniz, kendi başınıza bağımsız iseniz ilgisizlik kapıları kapanmış oluyor yazdıklarınıza. Ama ben yazmayı ve yayınlamayı önceliyorum ve diğer yan bakışları pek önemsemiyorum. Gene de açıkça söylemek gerekirse kitabınız çıktığında hakkında iki laf edilmesini bekliyorsunuz. Olmuyorsa aman sen de deyip geçiyorsunuz. Bir de yazılanların kalıcılığı önemli. Geleceğe bir şeyler, iyi bir şeyler bırakmak.

Sanırım röportajı oldukça uzattım. Akıp gidince muhabbet, uzatmak da kaçınılmaz oluyor demek ki… Kızınız Gülçin Durman’ın “Babam ve Akınspor” ile ilgili bir yazısını okuduğumda Nurettin Durman’ın sporla ilgilendiğini öğrenmiş oldum. Oldukça da şaşırdım. Zihnimdeki Nurettin Durman algısıyla örtüşmedi bir türlü. Yazıyı okumaya devam ettim. Maç yaparken cihad ediyorlarmış gibi davranan idealist bir takım görünce biraz daha anlaşılır oldu futbolla ilgilenmeniz. O günler için ne söylersiniz?

Akın Spor boğazın efsane takımı. Semtimizin, civarımızın gençleri, Akıncı gençleri, dükkâna gelen gençler bu takımı kurdular. Maçlar yapıyorlar, sonrasında dükkâna geliyorlar, ben de zaman zaman seyretmeye gidiyorum. Takımın başkanı olan gencimiz askere giderken benim takımla ilgilenmemi istiyor, diğer arkadaşları da istiyor, böylece Akın Spor Başkanı ve teknik direktörü oluyorum. Yaşar Toprak, İzzet Aslan ve Nihat Albayrak takımı kurmuşlardı. Güzel maçlar yaptık, bizim gençler Beylerbeyi Abdullah Ağa Camiinde ikindi namazı kılıp sahaya çıkıyorlar, uzun şortları var, dizin altına geliyor. Hanefi’yiz ya oradan kaynaklanıyor. Bizi küçümseyen Kuzguncuğun solcularını yeniyoruz ama Beylerbeyi’nin kahveden toplanıp karşımıza çıkan gençlerine de yeniliyoruz. Akın Spor’un gençleri sağlam gençlerdi. İlahiyatta okuyan gençler de vardı takımda, ilahiyat öğrencileri maçlarımızı izlemeye gelirlerdi. Böyle anlı şanlı bir Akın Spor idi bizim takım vesselam…

Latest posts by Sıddık Ertaş (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.