"Enter"a basıp içeriğe geçin

“Otuzüç Mesel”Okuruyla Buluştu

Bir Nokta dergisi şairi Özcan Ünlü’nün “Otüzüç Mesel” adlı ‘otobiyografik/nehir’ şiir kitabı okurlarını selamladı.

Başlangıcından itibaren Bir Nokta dergisinde yayımlanan birbirinden bağımsız gibi görünen ama bir bütünlüğü olan 33 metin, Ünlü’nün şiir durağında önemli bir yer tutuyor. Babası ve annesini merkeze alarak çıktığı yolculukta, yerel /folklorik geçmiş kültür yansımalarına da yer verdiği komplekssiz ve içten söyleyişiyle Türk şiir geleneğinden bugüne kadar denenmemiş bir tarzı deniyor. Her bir bölümü ayrı bir fotoğraf karesi veya tablo olarak ele alırsak, “Otuzüç Mesel” Türkiye’nin neredeyse son 40 yılını resmediyor.

Kitabın alt başlığında yer alan “biz iyiyiz baba, annem iyi…” dizesiyle girdiğimiz kitabın daha ilk sayfasında, Özcan Ünlü, ümmî olan babasının veciz bir sözüyle okurunun dikkatini çekiyor:

“Neyi kaybettiğini düşün derdi babam bir şeyi kazandığında

İş bulduğunda işsizliğin

İşsiz kaldığında erdemini sabah erken kalkmanın

Ama her şeyi bilmemi isterdi hiçbir şey yapmasam da…”

Sonra; bulunduğu çevre, arkadaşları, annesinin fedakarlığı, sacayağı, tereyağ, köy yangını, çetin kış geceleri, mahalli oyunlar, fedakarlık, dayanışma, siyah-beyaz Türk filmleri, türküler, toprak fırın, ilk aşkı, babasının hastalığı, 12 Eylül’ün ceberut yüzü, 1980’li yılların siyasî atmosferi, siyasi figürler, 28 Şubat ve günümüz…

Özcan Ünlü, bütün bu meseleleri şiirine dahil ederken, şiir disiplininden ve imge/imaj asla taviz vermiyor:

Kitapta yer alan 33 şiirin tamamının üzeri trajik bir ‘hüzün libası’yla örtülmüş. Ünlü’nün bütün şiirlerinde yer alan hüzün tadı/kokusu “Otuzüç Mesel” durağında sanki daha da ete kemiğe bürünmüş durumda. Bunun sebebi, babasını tanımaya başladığı bilinç yaşından itibaren onun kronik hastalıklarla boğuşması olabilir. Çünkü babasını merkeze aldığı bütün dizelerde büyük bir coşkunluk içinde akan dizelerin alt okumasında da aynı hüznün gölgesi görülüyor:

“Sisli gecelerden yansıyordu babamın ıslığı

Öksürdüğü yerde yarasalar düşüyordu dallardan

Hele bir de küsüp kaçmışsa neşesi

Parmağına doladığı sitemkeş tesbihe yüklüyordu sırrını…”

Şairin ortaokul günlerine denk gelen 12 Eylül kâbusu, konuyla ilgili dizelerde kendini çok açık belli ediyor. Suçsuz yere hapse atılan, işkenceden geçirilen, suç uydurulup hayatı karartılan insanları sanki o günün öfkeli heyecanıyla yazıyor. O günlerde babasının uğradığı soruşturmaları ve ardından alınan ‘hicret’ kararını da ironik bir üslupla dile getiriyor:

“tak tak tak

Kapının ardında sanki bir tank

Öldüresiye dövüyor ahşabın kurt yeniği kanatlarını

On jandarma bir başçavuş muhtar ve meraklılar

Sabahın gerdanlığına dizilmiş kurukafa gibi her biri

Ne yaptım dedi babam ne ettim ki geldiniz

Herkes ölebilir. Çevremizdeki insanlar ölebilir, akrabalarımız ölebilir. Turgut Özal, Süleyman Demirel ölebilir. Ama babamıza veya annemize ölümü yakıştıramayız. Kendimiz bile ölebiliriz ama onlara asla…

Yıllarca hastalıkların pençesinde boğuşan babasını anlatırken, “Hiçbir ihtilal güzel değil her babanın ölümü ihtilal oysa” diyen şairin, babasının “ölümle konuşması”nı yadırgadığını anlıyoruz. Öyle ki, bu korkudan kurtulabilmek için yan yollara saptığını, şiirini de peşinden sürüklediğini görüyoruz:

Ordulu olan şair, anne ve babası eşliğinde memleketi bize anlatırken, çok önemli bir şey de yapıyor; doğduğu topraklara hasretini, hatırlayabildiği kelimeler, mecazlar ve hadiselerle sunuyor. İşte bazı dizeler:

“Hiçbir kitap yazmıyordu/ yer sofrasına bağdaş kurarak oturmanın keyfini”

“Akşamlar yedi numara gaz lambasıyla hüzün damıtır”

“Yorgun akşam saatlerinde/ annemin yoksul bakır tavası kaygana taşırdı çinko tepsiye”

Elçibey, Dudayev, Arafat ve Şeyh Yasin de bu kronolojik şiir nehrinin özneleri arasında yer alıyor. Sadece Türkiye değil, zalimlerce acı çektirilen bütün coğrafyalara açıyor pergelini. O yüzden bu şiirlerin her biri birer belge aynı zamanda:

“Dün Dudayev’i gönderdik bindallı ilahi korosuyla

Elçibey’i Aliya’yı Arafat’ı Şeyh Yasin’i

Sıra sende baba o ölümsüzlük tacıyla çıkarken”

Özcan Ünlü, her ne kadar “kırdım saati baba bak tavanda oynayan/ bir cennet tebessümü düşünme ülke iyi/ her şey yerli yerince annem kızım ve kiraz/ bu yıl sana adanmış bahçenin tüm renkleri/ sular bilek payında mektuplar yola çıkmış (…) yırttım tüm tahlilleri rahat ol köfte serbest” dese de “Fakat ölüm işte alıştırır bizi kendine” teslimiyetiyle bitiriyor. Ölüm karşısındaki bu teslimiyet onu başka bir olgunluğa ve hatta gerçekliğe götürüyor; babasızlığın getirdiği yalnızlığa

Sözün özü: Özcan Ünlü’nün şiirinde ‘olgunluk dönemi’ne tekabül eden “Otuzüç Mesel”, sadece bir şiir kitabı olarak okunmamalı. Kitap, ana omurgaya eklemlenmiş yer yer gerçeküstücü detaylarla göz kamaştırıcı –daha doğrusu kalp acıtıcı- bir okuma vaat ediyor.

Latest posts by Sıddık Ertaş (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.