"Enter"a basıp içeriğe geçin

Pazarlamacı Hayri Bey

Şehir hatları vapuruna yetişmek için adımlarını sıklaştırdı Hayri Bey. Saatine baktı. On iki dakikadan fazla vakti olduğunu görünce rahatladı. Bu şehrin hızlı temposuna ayak uydurmak, artık her geçen gün onu daha fazla yıpratmaya başlamıştı. Her sabah aynı koşturmaca içinde,Çengelköy’den kalkan vapura yetişmek ile başlıyordu günlük telaş. Lodosun olmadığı günlerde, açık havada süren boğaz yolculuğu Sirkeci iskelesinde son bulur, sonra Büyük Postane arkasından kestirme sokakları geçerek Gurun Han’ın loş koridorlarında “ya nasip” diye açılan dükkana kadar devam eder, akşamları da aynı serüven bu kez ters yönde yeniden yaşanırdı.

 

Aç martıların çocuk ağlamasına benzer çığlıklarına dayanamayıp, elindeki simit parçaları ile onları besleyen İstanbullular hiç eksik olmazdı bu yolculuklarda. Bu yüzden yol boyunca arsız haykırışlar ve türlü cambazlıklarla suya düşen parçaları kapmak için aniden dalış yapan, ya da usta bir hamle ile nasibini havada kapan martılar da bir parçasıydı bu yolculuğun. Vapurun arkasında uçarak bir Avrupa bir Asya sahilleri arasında mekik dokurlardı bir lokma ekmek için. Hayri beyin günlük hayatı da martılar gibi, bir lokma ekmek için çalışmak çabalamaktan ibaretti. Aynı vapurları paylaştığı diğer bütün İstanbullularda farklı değildi. “ Benzeriz biz birbirimize” diye düşünürken, bıyık altından yüzüne yayılan bir tebessüm ile büfeye yanaştı ve günlük gazetesini aldı.

 

İskelenin turnikelerini geçerken vapurun hareket etmesine daha birkaç dakika vardı.Sakin adımlarla giriş katın salonunu geçip arka kapıdan çıktı. Geminin kıç babalarından birine yaslanıp, uskurların makine dairesinden kalın şaftlarla taşıdığı mekanik gücü deniz suyuna aktarması ve onu bir şelalenin metrelerce yüksekten düşen gücüne nispet kabartıp coşturarak, beyaz köpükler arasından yüzlerce tonluk vapuru itme becerisini bir kez daha hayranlıkla izledi. Çocukluk yıllarından beri şehir hatları vapurlarında seyahat etmek için tercih ettiği en gözde mekân burasıydı. Her ne kadar son yıllarda âşık gençler tarafından gözlerden ırak diye sıklıkla işgale uğrasa da, bu durum şişeli serkeşler kadar rahatsız edici olmuyordu. Böyle zamanlarda dar bir eksen kenarına dizilmiş basamakları çıkıp üst katın kanepelerine oturmayı tercih ederdi Hayri Bey. Yine öyle yaptı.

 

Martıların haylaz çığlıkları arasında gazete manşetlerine göz atıp çayını yudumlamak için arkasına yaslandı. Manşet haberleri, on beş Temmuz darbe teşebbüsü ve bunun dünya medyasındaki yansımaları ile ilgiliydi. O geceyi ve ertesinde yaşadıklarını gururlanarak gözünün önüne getirdi. Keyifle gazeteyi katlayıp dizine koyarken ufka dalan gözlerin derinliklerinde endişe, dudaklarına yayılan tebessümde de mağrur olduğu kadar tedirgin bir gerginlik okunuyordu. Her şey bitmiş sayılmazdı. Hem altmış, hem de seksen darbelerini görmüş, on iki Mart sürecinde gencecik üç yurtseverin idamına şahit olmuştu. Bu yüzden Faşist kalkışmaların tabiatında pes etmek olmadığını gayet iyi biliyordu. Gerginlik ve endişenin sebebi buydu. Ama o gün… Tarihin şahit olmadığı bir halk ayaklanması yaşanmış ve darbeciler kendi öfkelerinde boğulmuştu. O gece Zeynep Kâmil’den köprüye akan insanlar arasında olmayı tamamen tesadüf, yağan mermilerden kurtulmayı ise şanssızlık sayıyordu. İlk gençlik yıllarından bu yana özgürlük marşları okurken coplanıp, uğruna hücrelere atıldığı halkı yanında kanını da canını da vermeye hazırdı oysa… ” Ya nasip ” diye hayıflandı bunları hatırlayınca.

 

 

Yirmi dakika sonra ineceği Sirkeci iskelesinden, her günkü kös adımlarıyla Sultan hamam yokuşunu tırmanmak, onun için günlük tekdüze hayatın başlaması anlamına geliyordu. On yıllardır süren bu yeknesak düzen içinde Hayri Bey, birilerine göre saygın bir esnaf olarak görülse de, artık o kendini bir tür esaret içinde naçar hissediyordu. Bu yüzden, babadan kalma kumaş dükkânının kepenklerini açarken, duvarlarına sinmiş küf kokusu içinde, müebbet hücresine giren bir mahkûmun mecburiyetini duyardı herzaman.
Biraz da hareket ivmesinin şiddetlendirdiği rüzgâr, arka direkte dalgalanan ay yıldızlı bayrağı delice savuruyordu. “ Değerli ablalarım ağabeylerim. Bir alana… Fabrikamızın hediye verdiği iki adet ile… Gördüğünüz bu mini robot… ‘patates soyucu’ şu üç parça bıçağıyla birlikte sadece üç lira” diye herkesin dikkatini çekmeyi başaran satıcı, çoktan bütün yolcuların ilgisini toplamıştı. Dinlemez gibi görünenler bile göz ucuyla birbirinden ilginç ve ucuz bu malların tanıtımını izler, en umulmadık zamanda müşteri olurdu. Yolcuları tarafından kanıksanmış vapur satıcıları, sıra dışı yetenekleri ile birkaç dakika içinde her nasılsa malını satar, paraları toplar, iskeleye yanaşmadan bir sonraki sefere hazırlanmak için tezgâhı toplamayı becerirlerdi.
Büyük bir takdir ve hayranlık içinde, onu derin düşüncelerinden sıyırıp hayatın içine çeken satıcının gündeminden, çalan cep telefonu ile çıktı. Arayan eski komşusu Ayhan’dı.

 

” Alo… Hayri abi. Nasılsın? ” iyi ve sıhhatte olduğunu duyar duymaz. ” Vaktini çok almayayım… Müsait olursan bugün seni ziyarete geleceğim. Saat iki gibi uygun olur mu?”
” Tabii ki Ayhan cığım. Buyrun bekleriz.” diye o her zamanki nazik üslubuyla cevapladı. Telefonu kapatırken vapur da iskeleye yanaşıyordu. ” İşte yeni bir gün başlıyor” diye düşünerek aşağı inen kalabalığın arasına karıştı.
Kös adımlarla ulaştığı dükkânı açtı ve yönetim masasına oturup bilgisayarındaki e-postaları inceledi bir süre. Yıllar boyunca iş yerini kendisi açmayı bir baba nasihati olarak titizlikle uyguluyordu. Her günün alışkanlığı ile ezberlenmiş, günün ilk siparişi olan sabah kahvesini getiren han ocakçısı, fincanı ve bir bardak suyu sessizce masaya bırakıp çıktı. Birer ikişer içeri giren tezgahtarların verdikleri selamı alırken gözleri ve aklı o güne ait senetler ve bunu karşılaması beklenen potansiyel tahsilat olasılıkları ile meşguldü. Derin bir “off” çekerek arkasına yaslandı. Artık işler eskisi gibi değildi. Göz gezdirdiği Raflardaki kumaş toplarından bazısı baba mirasıydı, ama o günden bu yana henüz kendini yenileyen olmamıştı. Hoş satılan malı yerine koymak ta ayrı bir meseleydi ya…neyse. Buna rağmen ticari hareket en azından valor dengesi için iyi bir fırsat verirdi. Ama nerdee?
İçindeki kabaran endişe ve karamsarlık duygularını da iyi saklaması, tezgahtarlar dahil hiç kimseye belli etmemesi gerekiyordu. Ticaretin birinci kuralı olarak babası ona bunu defalarca anlatıp iyice belletmişti. Zaten lisans eğitimi aldığı hocaları da temel iktisat derslerinde benzer ticari faktörlerin üzerinde yetirince durmuştu. Yani hem alaylı hem de mektepli eğitimini çoktan tamamlamıştı.
Birkaç müşteri dükkana girip çıktı. Artık Anadolu müşterileri pek gelmiyordu zaten. Satıcı plasiyerler nasıl olsa her yeni malın kartelâsını ayaklarına kadar götürüyor, biraz daha fazla prim kapmak için akla hayale gelmeyen ödeme paketleri sunuyorlardı. Artık ekmek aslanın ağzında, hatta bazılarına göre boğazındaydı ve onu oradan çekip çıkartmak gerekiyordu. Bu yüzden, kendisinin de babasına dükkânı bırakıp, kartelâyı çantasına koyup müşteri ziyaretleri yaptığı günler olmamış mıydı? Eskiden olduğu gibi nazlanarak satış devri çoktan bitmiş, artık tahsilatı mümkün, sağlam ticaret dönemi başlamıştı. Bütün dikkatine rağmen yine de, arıza çıkmıyor değildi, en iyi esnaf bile en küçük tökezlemede, ilk iş olarak toptancı senetlerini askıya alıp, savsaklardı. Bankadan kredi çekmek yerine, toptancı esnafın sermayesini dibine kadar kullanmayı; bırakın yüzsüzlük saymayı, adeta ‘ oyunu kuralına göre oynamak’ absürd dayatmasına bir hak gibi görür olmuşlardı. Yüksek raf maliyeti ile iyice cüce kalan, hatta bazıları sanal duruma düşen kara mı yansın, tahsilâtı mümkün kılmak için yeniden yapılandırılan alacaklar ve sermayeyi kurtarmak telaşesi içinde boncuk terler döktüğüne mi yansın… İyice bunalmıştı ki; onu bu derin düşüncelerinden açılan kapıdan içeri ” selamun aleykum” diye giren Ayhan kurtardı.
Onu görünce, sabahleyin vapurda vermiş olduğu randevuyu hatırladı ve elinde olmayan bir refleks ile gözleri duvardaki saate kaydı. Saat, on üç elli beşi gösteriyordu.
” Vay Hayri abicim…ne zamandır seni böyle derin görmemiştim. Nasılsın?…bir halini hatırını sorayım…”sonra bana hayırsız deme” diye bir uğrayıp görüşmek istedim.
” Estağfurullah Ayhan cığım… O nasıl söz? Gel otur şöyle…ne içersin?”
” Bir sade kahveni içerim ağabey ” derken Hilmi beyin tezgahtarına elinin iki parmağıyla işaret ederken “kahveler sade” siparişini beklemeden çantasından bir broşürü çıkartıp sessizce masaya koydu. Sonra da, hiç oralı değilmiş gibi:
” Eee…işler nasıl Hayri abi? Seni çok yorgun görüyorum bu aralar vapurda” diye sorarken oldukça neşeliydi.
” Valla ne olsun…bildiğin gibi işte” diye bir esnaf cevabı veren Hayri Bey ‘in gözü masadaki broşüre takılmıştı. ” Senden n’aber…pek keyifli görünüyorsun maşallah… Hayırdır?” Sorusunu göz işmarı ile elini üstünde kapattığı broşürü kast ederek, merak ettiği şey için sorduğu anlaşılıyordu.
” Haa o mu?”…derken eline aldığı broşürü, diğer eliyle de kollarını iki yana açıp ” çalış çabala… Nereye kadar be abi… birazda yaşamak lazım… değil mi ama?
” Tabi… Çok haklısın” derken Hayri Bey ‘in hatıraları, Ayhan’ın iki yakasını bir araya getirip kirayı denkleştiremediği, ondan borç alarak idare ettiği günlerini gözünün önüne getirdi. Bıyık altından bir tebessüm ile “eee… sen çaresini bulmuş gibisin !”
” Çok şükür be abi… Menajer oldum. ”
” Ne menajeri…sporla ilgilendiğini bilmiyordum?”
” Yok be abi. Benim iki yıldır temsilciliğini yürüttüğüm bir firma var. Hani sana içme suyu ile ilgili bilgi vermiş, damacanadan kurtulmanızı önermiştim de yenge görmediği için istememişti ya… Waterbox, Sukutusu yani, işte o firmada her hafta kişisel gelişim toplantıları yapıyorlar. Orada aldığım eğitimleri azımsıyordum ama hani bir adama kırk defa ” deli ” desen artık o bunu kanıksarmış ya… işte öyle. Beni de menajer yaptılar. Daha doğrusu hem özendirerek, hem de nasıl oluyor, bunu öğreterek, bana kariyer yaptırdılar.
” Sineğin kanadından yağ çıkardılar yani… eee, hayırlısı olsun bakalım.” Böyle derken arkasına doğru yaslanıp koltuğuna gömülmüştü Hayri Bey. Dudaklarından okunan tebessümde babacan bir takdir ifadesi vardı. Ama bu takdirin Ayhan için mi, yoksa onu yetiştiren firma yöneticileri için mi olduğu belli değildi.

 

 

O sırada kahveleri getirten garson içeri girdi. Üç tarafından dairesel tepsiyi askılarla kucaklayıp konik bileşkesinden bir halka ile taşıyıcısına güvenli servis imkânı veren ‘çaycı askısı ‘ içindeki kahve fincanları, birer bardak su ve bir küçük lokum kâsesi ile masaya bırakılırken garson… ” hain bunlar hain” diye kendi kendine söyleniyordu. Anlaşılan her saat başı televizyonların haber kanallarından yayınlanan, darbe teşebbüsüne dair yeni haberlerden duydukları tepesini attırmıştı.

” Hayrola Zeynel Abidin yine kim kızdırdı seni?”diye soran Hayri Bey, artık dinlemekten usandığı han ve eşraf şikâyetlerinden birine daha şahit olacağı zannıyla, biraz da yüzünde beliren bıkkınlık ifadesi ve ona uygun ses tonuyla sormuştu. Yani nezaketsizlik olmasın diye. Ama garsonun derdi de kızgınlığı da bu düşündükleri ile hiç mi hiç alakalı değildi.

” Ya bu Fetocu teröristler var ya… Çoluk çocuk demeden sınav sorularını çalıp milletin hakkını yiyen, namusu üzerine yemin ettirip eline silah verdiğimiz, sonra da o silahı bize sıkan ib …ler.

” Eee ne olmuş. Millet on beş temmuzda duruma el koydu ya…artık hesap verecekler.”

” Verecekler vermesine de. Adamlar bizim yetime yoksula verdiğimiz sadakaları bile Amerika’ya göndermiş…bayan Clinton’un seçim kampanyası için bağışta bulunmuş be abi… Asacaksın bu hainleri. Başka yolu yok. Ulan ben…kusura kalma abi misafirin de vardı ya. Neyse..”

” Dur, sakin ol biraz. Şu asma kesme işini de bir daha ağzına alma. Yakışıyor mu hiç sana? İdam cezasının kalkmış olması da çok isabetli olmuş… Yoksa bu hengamede nice geri dönülmez hatalar yapılır, asla telafisi olmazdı. ”

 

 

Çaycı nasihatini almış ” işlerim var” diye çıkarken, bu kez Ayhan onun bıraktığı yerden, aynı tonda: ” Sallandır bir ikisini, millet bir ‘oh’ desin be abi. Var mı öyle tankları halkın üzerine sürmek, uçaklarla bombardıman yaptırıp, helikopterle milleti taramak?”

 

” Ya çocuklar bi sakin… Bak Ömer Halis Demir hain generalin kafasına sıktı …ona bir şey diyor muyum? Ama artık yargı süreci var.”
” Asmayalım da besleyelim mi yani? Hayri abi sana saygım sonsuz, bilirsin; ama bu halk devrimi be ağabey…yapma yaa! Bak… Biz o gece Sabiha Gökçen ‘e çıkmıştık altı tankı esir aldık… bize ateş ediyorlardı abi… kaç kişi şehit oldu, kolu kopan da vardı… kaç kişi düştü yanımızda? Bize kısmet olmadı şehitlik… Nasibimiz yokmuş.” Böyle derken yüzündeki o ifade, gerçekten büyük bir mahrumiyetin hüznünü yansıtıyordu.
Hayri Bey bu ruh halini iyi tanıyordu. O gece misafir olduğu, yine bir kumaş tüccarı olan baba dostunun Zeynep Kâmil’deki evlerinden, şimdiki adı on beş temmuz şehitler köprüsüne doğru katıldıkları yürüyüş geldi aklına. Karacaahmet cem evinden çıkan gençlerin de, ‘ ya Allah Bismillah Allahu Ekber’ diye bağıran kadın erkek kalabalıkların da elleriyle tankları durdurmaya çalıştığı, bambaşka bir atmosfer herkese sirayet etmişti. Hiç kimsenin yüzünde ne bir korku, ne de en ufak bir tereddüt yoktu. Şehit olanlara gıpta ile bakıp ” ya nasip” dediğini hatırlayınca, dudaklarına yayılan buruk bir tebessüm ile başını kaldırıp Ayhan’ın gözlerine baktı. Onun da, anlattıklarının heyecanı ile gözlerinin yaşarmış olduğunu gördü.
” Hayri abi” derken yutkundu Ayhan, gözlerinin yaşardığının farkına varmıştı ve kendine hakim olmak için zorlandığı belli oluyordu. ” O gece… Etrafını sardığımız bir tank komutanı ‘ ben hain değilim ‘ diye kendi kafasına sıktı… kandırmışlar çocuklarımızı hainler”. Yaşarmış gözlerini elinin tersiyle silip. “Neyse…bırakalım gerisini devlet halletsin…dediğin gibi artık iş mahkemelere kaldı. Ben seninle başka bir şey konuşmak istiyorum aslında.”
” Haklısın. Biz millet olarak üzerimize düşeni yaptık. Gerisi yargı ve siyasete kalmış… Sen ne diyordun?”
” Abi bak bir sürü gerginlik yaşandı. Biraz ortam değiştirsek, şöyle Akdeniz sahillerinde beş yıldızlı bir otele gidip denize girsek, akşam tavla atsak diyorum…”
” İyi, güzel diyorsun da, nerede o günler ?” Bunları söylerken, aslında uzun zamandır hayal ettiği, gençliğinde sıkça kaçamak yaptığı Bodrum akşamları geldi aklına
.” Ya abi bak… Bu Waterbox var ya…geçen dönem bizi Rixos’a götürdü. Muhteşem bir tesis…elimizi cebimize attırmadılar. Gel bu dönem birlikte gidelim ha…ne dersin? ”
” Valla kulağa hoş geliyor ama…nasıl olacak bu iş?”
” Bak abi… sen zaten birazını gördün. Tam olarak tanıtım yapabilseydim, çoktan kullanmış, dostlarına da tavsiye etmiştin. Şimdiii… Firma bir opsiyon açtı. Eylül ayında on sipariş sayısı sağlayan her yeni MT, üç Ekim Antalya Belekte bizimle olabilecek. Yani haftada iki, bilemedin üç sipariş. Senin akrabaların, dostların, esnaf arkadaşlarına küçük bir duyuru yapman yeterli. Zaten sen olmasan, o değerli insanların böyle önemli bir konudan haberdar olması ve çaresizlik içinde damacanalara mahkûm bir hayat sürmesi kimbilir daha ne kadar sürecek? Yani hem dua edecekler, hem sen en az üç bin lira para kazanacaksın, hem de yengeye, kim bilir ne zamandır beklediği bir ‘ikinci bahar’ yaşatacaksın… Ne dersin? ”
Hayri Bey hemen cevap vermedi. Aklına, babasını dükkânda bırakıp çıktığı müşteri ziyaretleri, orada yeni gelen malların tanıtımı için yaptığı türlü pazarlama taktikleri geldi. ” Bilmem yapabilir miyim?”dedi. Bu sözler sanki ağzından kendiliğinden dökülmüştü. Böyle söylediğine kendisi de inanamamıştı. Demek ki, zihninin derinliklerinde olası bir kabul vardı ve bu soru, onun bunu fark etmiş olmasını sağlamıştı. Ayhan’a doğru şöyle kaçamak bir bakış ile onu yeniden inceledi. Doğrusu ” menajer oldum” derken hiçte abartmış değil, gerçekten ” insanların ilgisini çeken tarafından teklif yapmayı iyi öğrenmiş ” diye içten içe onu takdir etti.
” Peki ama…ben senin gibi tanıtım yapamam ki!”diye yuvarlak bir mazeret ile kendine son bir kaçış hamlesi için fırsat bulmaya çalıştı. Ama nafile… Ayhan vücut dili ile aktarılan mesajı iyi okumuştu.
” Sen tanıtım yapmayacaksın be abi…ben yapacağım tabii ki. Sadece randevu almak senin işin. Yani nereye, kime gideceğimize sen karar vereceksin. Ha… Yarın öbür gün benim anlattıklarımdan tatmin olmazsan, o zaman da ek açıklamaları sen yaparsın. Bunu bir tür sosyal sorumluluk projesi gibi de kabul edebilirsin.”
” Tamam o zaman. Bak benim kayın biraderim çok titiz bir adam mesela… dur önce onu arayayım.” Böyle derken cep telefonunu çıkartıp rehberi kurcalamaya başlamıştı bile.
O günden sonra Hayri Bey her akşam başka bir dostunun, akrabasının ziyaretine gidiyor, çoğu kez ne kadar özlendiğine dair sitemler ile karşılaşıyordu. Doğrusu onu seven çevresini bu kadar ihmal ettiğini birisi söylese, inanmazdı. Sosyalleşmek ona da ailesine de çok iyi gelmiş, bu arada sohbet açıldıkça tanıtım ve sipariş sözleşmeleri de birbiri peşi sıra hayli yekûn tutmuştu.
ilk günler, Ayhan söz verdiği gibi her davet ettiği tanıtıma demo makinesi ile gelmişti. Ama ‘çekirdekten pazarlamacı’ tabiri vardır ya… bu meslek formatının tozunu yutmuş biri olarak, her farklı profilde farklı yaklaşımlar gerektiğini Ayhan ‘a anlatıp yol göstermeye başlayınca, o da ” her yiğidin yoğurt yemesi başkadır Hayri abi” diyerek bir daha da tanıtım yapmaya gelmedi.
Hayri beyin altıncı siparişi ” tamamen kendi yeteneğini keşfetmesi mucizesiydi” desem inanın hiç abartmış sayılmam. Eski müşterisini ziyarete gelen bir komşusunun hem annesine, hem yazlığına, hem de kendi ikametine sipariş almıştı. Onların diyaloğunu, müşterileri ile ilgilenirken uzaktan izleyen, esas ziyaretine gidilmiş dükkan sahibi de bu etki ile ” bir makine de bize gönder bari ” diye tanıtım randevusu vermişti.

 
O hafta katıldığı büro toplantısında ‘ hafta şampiyonu ‘ ilan edilip boynuna madalya takıldığı zaman, davet edildiği sahnede duygularını ifade edecek kelime bulamadı Hayri Bey. Onun yerine mikrofonu eline alan eşi ” sizlere teşekkür ediyorum, en çokta kendi ördüğümüz kozamız içinde kendimizi tüketmekten bizi kurtarıp topluma fayda sağlayacak bir düzleme çektiğiniz, bizi potansiyelimiz ile tanıştırdığınız için” demişti. Artık kendilerini bu büyük ailenin bir üyesi olarak hissediyor ve ‘başarmak’ kavramının insana haz veren tadına varıyorlardı.

 
Ülke ve millet olarak uçurumun kenarındayken iki yüz kırk bir şehit ve binlerce gazi vererek kurtulmuş olmak kadar, hiç birşeyden haberleri olmayan masum erlerin cumhuriyet savcıları tarafından serbest bırakılmaları da herkesin yüreğine su serpmiş, derin bir nefes almasını sağlamıştı. Şimdi, ay kapanışını on altı sipariş ile kapatmış olan Hayri Bey ve eşi için yeni bir gündem vardı. Antalya Belekte gerçekleşecek olan üç Ekim Waterbox mitingi… kimbilir belki de yeni bir kariyer ve yepyeni bir gelecek onları bekliyordu.

 

Latest posts by Cengiz Karaefe (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.