"Enter"a basıp içeriğe geçin

Pırıl Pırıl Üşüyorum

Yolda yürürken, otobüs durağında beklerken, bir bankta otururken, caddede, çarşıda, kalabalıkta, tenhada… Gördüğüm insanların bütün suskunluğu, eşyalara dil oluyor. Ellerime yağan, sonra ellerimden yağan yağmurun dudağı, yerden bana seslenince pırıl pırıl üşüyorum. Suskunlar, yalnızlık acısını, yağmur sanıyorlar. Kendi içime doğru yürüdüğümde dışarıda bıraktığım toprak canım, ağzı kuruyan hasretin yüzü gibi gezip dolaşıyor. Sessizliğin yük olduğu yerlere geri dönemem artık, dilim dilim harfler cümleler içindeyim, bir güzel konuşmanın kıyısındayım, geriye dönmek istemiyorum.
Şimdi burada kalemi bir anda kâğıdın üstüne bırakıp bir sigara yakıyorum, kalem beni peşinden çağırırcasına düşüyor masanın üstünden. Gidip almak istiyorum ama içeriye giren rüzgâr da gel beni dinle diyor. Sonra bir de bakıyorum dışarıda düşen yapraklar, az önce yazdığım hikâyenin devamıymış gibi dilime eklenip duruyor. Sanki avuçlarımda kalem varmış gibi, dışarıdaki görüntüye sözcükler dizmeye devam ediyorum. Elimdeki sigara bitince gidip masanın başına penceredekileri kâğıda çekiyorum.
Ne zaman bir yerde otursam, çok uzakta görünen herhangi bir kapı, açılır açılmaz benimle konuşuyor, pencere benimle konuşuyor. Köşede duran ağaç, yürür gibi ıslık çalıyor. Kalbinin yollarına yeni tomurcuklar ekleyerek gülümsüyor, ellerini uzatıyor ve ben oturduğum yerden gözlerine baktığımda yeni açmış yaprakları, içimin rüzgârlarıyla konuşuyor. Daha da uzağa gitmek için, onun içindeki fırtınayı büyütüp büyütüp geri dönüyorum sesinin üstüne basarak. Adımlarımı hoyrat bir at gibi ileriye her atışımda konuşan kayalar bulundukları yerden ses veriyor sesime karşı, yüzümün dağ başlarına gelene kadar.
Derken kar yağıyor; ölüm çırılçıplak gezmekten utanmıyor. Ben nereye gitsem kendi ölümümden bir parça götürüyorum, insanlı bir ölüm değil bu. Sınırını aşmış bir kötülüğün, elektrik tellerinde asılı ruhu gibi görünmeden dolaşıyor o karanlık sokaklarda. Şimdi sırtını duvara dayamış bir afişin sesini dinliyorum. Sesimi bırakacak bir yer bulamıyorum. Taşların git gide bir kalbe dönüştüğü yerdeyim. Dilimi ısırıyorum. Konuşmaktan gelen bir yağmurların avuçlarıma doluşunun sanki ağlayan bir bebeğin sesini alıp yıkamak gibi bir şey olduğunu anlıyorum. Ve Yaprakların uykusu gelince düştüğünü.
Sevgili yerine kış geldi. İçim titriyor, kumaş parçalarının uzakça kesilmiş haline benzeyen yapraklar, düşüyorken ruhuma dönüp dolaşıyorum kendi şehrimde, köprülerim daha yapılmadan yıkılıyor. Girdiğim en öndeki suskun evin ağzında, ağzımı açamazken, yüzüme bir ses çarpıyor. Ağaçların üşüyen kuşları göğsüme üşüşüyor. Kış lafı habire sana getiriyor. Yüzünü saklayan sözcükler, gene konuşmuyor. Nereye gitsem, bir elimde yüzünün sıcaklığı var. Onu hiçbir yere bırakmıyorum. Elimde tuttuğum sürece, üşümeyeceğim.
Gezdiğimiz yerlerin hayali, sokaklarda yolumu kesiyor. Siyah- beyaz bir filmin içinde, köşe başına oturmuşum, neler geçiyor içimden, bilmiyorsun. Belki de bir tren, belki görünmez kuşlar. Ya da şehrin herhangi bir yokuşunda, deniz bile görünmezken yarama gemiler batıyor işte. Güneşi de tutup gittiğin yere mi götürdün? Ya peki kuşlar nerede, onları da bavuluna mı doldurdun? Sobanın aç karnına birkaç odun veriyorum. Yanıyor. Ben buz tutan anıların yanında erimeye başlar başlamaz, sen akıp geçiyorsun. Başımı kanepenin dizlerine yatırıp, bu uzun soğuk geceyi dışarıda unutup yazı içimde yaşatmaya başlayınca, pencereye vuran rüzgâr uğultusu, senin sesini yansılayıp beni çağırıyor. Uyku halindeyim, düşler birbirini itip düşürüyorlar. Bir boşluk bulamayınca görünmeyen şekiller, koluma çarpıyor, saçıma dolanıyor. Yerimden kalmak isterken, bir başka düşe düşüyorum. Yine kalkamıyorum. Henüz gitmiş değil kış, elim ayağım yokluğunla, sonra bir acı bulup onunla oyalanıyor dediğim vakit, bir ışık çarpıyor yüzüme. Pencereden sızmaya başlayan o ışık, ya gerçekten sensin ya da kar hâlâ yağmaya devam ediyor.
Ben içime kurduğum evin penceresinden insanlara bakıyorum da insanlar konuşmuyor. Şehrin yüzüne doğru giderken bir kalabalık, susup kalmışım içimin balkonlarında. Bu durum beni giderek bulutlu bir göğün yanaklarında toplanan sulara benzetiyor. Adını bilmediğim eksik bir gülüşün yokluğu yüzümde bir süre gezince, adımı bile unutuyorum, biliyor musun?

Latest posts by Ahmet Akın (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.